Author Archive: soygur

Dünyada başka bir dünya: Hindistan (25/07/2015)…

 

ÖNCE ALMATI’DA İKİ GÜN:

En heyecan duyduğumuz seyahatimiz başlıyor. Delhi’ye giderken iki gün de Almatı’yı gezelim demiştik. Almatı aktarmalı olarak Air Astana’dan biletimizi almıştık. İki gün sonunda Almatı’da kaldığımız muhteşem otelin sahibi Ayten’in ‘çok az kaldınız ama, daha çok kalmalıydınız’ sitemleri ile yola çıktık. Çok az kaldınız dediği yerde iki gün biz sıkıntıdan patladık. Şehir gayet sakin. Bir tane ünlü parkları ve o parkın içinde sıradan bir katedral var. Halk pazarı ve Arbat. Başka bir şey yok. İsimlerine bakıp da kimse matah bir şey sanmasın. İlk günün yarısını uyuyarak geçirdiğimiz halde buraları gezmek sadece birkaç saatimizi aldı. Caddeler geniş ve yemyeşil. Etrafta şık kafeler var. Nüfus çok yoğun değil. Trafik gayet rahat. Ama sıkıcı bir yer. İkinci günümüzde yine Ayten teyzemizin önerisi ile dağa gittik. Adını şu an hatırlamıyorum. Mideo’ydu galiba. Belki gideriz dediğimizde ‘siz yanlış yapıyorsunuz, çoggüzel’ diye övdüğü yere iki otobüs değiştirerek gittik. Gittiğimiz yerde bir kış sporları olimpiyatları için yapılmış bir tesis var. Başka da bir şey yok. İnsanlar büyük bir mutlulukla önünde deli gibi fotoğraf çektiriyor. Acaba biz mi bir şeyleri kaçırıyoruz. Yok yok anlamadık biz bu işi.

 

Ayten Teyzemizin dediğine göre orada yöresel Kazak çadırları varmış. Onu  arıyoruz. Kimse bilmiyor. Zar zor bulduk, ıssız yollardan geçerek. Tepesine tenteler gerilmiş 3-5 çadır. Onlardan sadece biri açık. Onda da banket yani ziyafet varmış. Fotoğraf çekmek için girdik gezdik, güzel. Orada kımız çok güzelmiş. Sorduk, yok. Zaten Kazakistan’a geldik geleli kımız arıyoruz, hiçbir yerde yok, ne bir kafe ne bir markette. Geri döndük. Elma ağaçları var etrafta Almatı’ya adını veren. Onlardan kopardık, küçücük içi de kırmızı olan yabani elmalar… O bölgeden teleferik var yukarıya çıkan. Belki ilginç bir şey vardır diye ona da bindik çıktık yukarıya. Hem de bayağı çıktık. İndiğimiz yer kayak merkezi. Yine etraf kalabalık. Millet yemek falan yiyor. Hava soğuk. 15-20 dakika gezinip, yapacak bir şey olmadığına karar verip geri indik. Tekrar otobüsle şehre indik. Yemek yiyip yine dün gezindiğimiz yerlerde dolandık. Otelin yakınındaki bir kafede kahve keyfi yaptık ve bavullarımız hazırlayıp uyuduk.

  1. GÜN  25.07.2015 CUMARTESİ – DELHİ

Sabah Almatı’dan yola çıkıp Delhi ‘ye vardık. Saat 10.30-11.00 civarı. İndra Gandhi Havaalanı çok temiz ve düzgün.. Giriş işlemlerimizi hallettik. Aldık bavullarımızı çıktık. Zafer Bey bizi karşılamaya gelecek. Çıktık bakıyoruz, yok. Eyvah eyvah… Ne yapcaz şimdi. Bir de dışarı çıkalım dedik. Çıktık, orası da kalabalık. Etrafa bakınıyoruz, yok. Paniklemeye başlarken yan taraftan evet diye bir ses geldi. Bizi orada bekliyormuş neyse ki. Hemen bir taksiye atladık. Hava feci bunaltıcı. Sıcak ve nemli. Hindistan’la ilgili ilk bilgilerimizi de almaya başladık. Mesela dükkanların kapılarına, arabaların plakalarına asılan limon ve biberler görmüştük. Meğer bunlar nazarlıkmış. Ekşi ve acıyı düşünüp suratını buruşturuyorsun, bu arada arabanın güzelliğini unutuyorsun. Bu arada bunların asıldığı arabaları düşününce iyice bir gülme geliyor :) kırık dökük saçma sapan arabalar ama nazarlıkları eksik değil. Trafiğin korkunçluğu yavaş yavaş artmaya başladı. 15 gün boyunca maruz kalacağımız trafik gürültüsü, korna sesleri de giderek artıyor. Heyecan dorukta🙂 Zafer Bey, Yeni Delhi ile Eski Delhi’yi hemen ayırt edeceksiniz dedi. Evet Eski Delhi’ye doğru insan kalabalığı da artıyor, sokakta yaşayan aileler de kaldırımların üzerinde boy göstermeye başladı. Evet doğru hemen fark ediliyor. Eski Delhi tam bir keşmekeş. Kalabalık, trafik, inekler, rikşalar… Of of offff… Otele vardık. PaharGanj bölgesinde Cottage Yes Please oteli. Bizi lobide bayağı bir beklettiler. Oda temizleniyormuş efendim. Diğerleri tam karşıdaki kafede. Gültenler’le buluştuk sonunda…

Sonunda odamıza ulaştık. Otelin çok iyi olduğunu söyleyemeyiz ama Almatı’dakinden sonra yine de iyi. Hemen banyoya baktık, banyo küveti yok. Direk duş, yanında bir kova ve maşrapa. Gideceğimiz birçok yerde aslında bu manzara ile karşılaşacağız. Çantalarımızı odaya bırakıp, hemen biz de kafeye indik. Gruptaki diğer kişilerle tanıştık. Fikret bey ve eşi Dilek Hanım. İlhan Bey ve rikşa arkadaşımız Halil Bey. Kafede bir şeyler atıştırdık. Peynirli tost söyledik. Peynirli diye belirtmezsek burada tostlar ballı geliyor. Bir özelliği daha var burada yediğim tostların bir tarafı çift ekmekli. Meyve salatası yedik. Bir de Zafer Bey bir limonata önerdi. Minik limonlardan yapılan bir meyve suyu. Sweet lemon. İçtik beğendik. Yoğurt söyledi bir de Zafer Bey. Hem tostlarımızı yedik, hem de etrafımıza bakındık. Karşıda bir büfe var. Yanımızda da bir bakkal. Bakkalın önünde plastik kapalı poşet gibi paketlerin içinde sütler. Bir sürü alan var. Paketlerin etrafında bir sürü sinek. Ara ara dilenciler gelip geçiyor önümüzden.

Para hesabına geldi sıra. Herkes belli bir miktar parayı Zafer Bey’e verdi, ortak kasa için. Zafer Bey de İlhan Bey’le döviz bürosuna gidip parayı bozdurdu, bize de harçlıklarımızı verdi.🙂 Hint paraları da bir komik. Para destelerini zımba ile birleştiriyorlar. Zımbalar çözülene kadar bayağı bir uğraşıldı. O kadar çok para var ki ortada, garsonlar gözlerini alamıyor masadan. Tüm paralar zımbalana zımbalana bihal olduğu için delik olmayan paralar koleksiyonerler tarafından bayağı bir ilgi odağıymış.

Bugünkü turumuz Eski Delhi ile başlıyor. Yürüyerek başlıyoruz. Ara sokaklardan geçtik ana caddeye çıkarken. Bazıları korkunç kokuyordu. Şallarımız burnumuzda geçtik, gözümüzü de yoldan ayırmadan. Malum, etrafta üzerine basılabilecek her şey olabilir :) İlk olarak metro durağına. Metroya bindik. Metroda kadınlar için ayrı vagon var. İster ona bin, ister karma olana, pozitif ayrımcılar yani. Karma vagonlar kalabalık. Kadınlarınki daha rahat genelde. Metroya hem girerken hem çıkarken kart basıyorsun. Çok gıcık. Kuyruk uzayıp gidiyor. Çıktık caddeye. Of of off offff. Anlatılmaz yaşanır. Neyi, nasıl anlatmalı bilemiyorum. Kalabalık bir felaket, gürültü bir felaket, trafik bir felaket, sıcak bir felaket… Geziyoruz ama sersem gibiyiz. Korna sesinden cinnet geçirmek üzereyiz. Fotoğraf falan çekmek mümkün değil. Sih tapınağı görüyoruz. Sonra başka bir tapınak daha. Bir dükkanda pan yapan adamı izledik bir süre. Pan, Hintlilerin çiğneyip çiğneyip kırmızı kırmızı tükürdükleri bir şey. Adam yaprağa bir şeyler sürüp sürüp hazırladı. Bugün gördüğümüz ilginçliklerden biri de kulak temizleyicilerdi. Oturmuşlar sokak kenarına, adamların kulaklarını temizliyorlar. Bir de davet ediyorlar. İçecek satan bir yerden soğuk birşeyler alıp biraz kendimize geldik. Sonra da Kırmızı Kale’ye gittik. Oraya girmek de bir problem. Kadın ve erkek girişi farklı. Erkekler rahatça geçti. Kadınlarda tek tek çantalara baktıklarından kuyruk uzamış ve inanılmaz bir itiş kakış var. Sıraya kaynama konusunda da oldukça başarılılar. Onlar için o kadar sıradan ve normal bir şey ki. Sıra beklemek garip ve şaşırtıcı bu millet için. İtiş kakış ve bağırış içinde kuyruktayız. Önümde bebekli bir kadın. Bebeğin gözlerine sürme çekilmiş. İlk kez gördüğüm için ilginç geldi. Ama sonra anladım ki burası için çok normal ve sıradan bir durum bu. Sonunda ittire kaktıra kaleye girdik. Oh bee. Burada o deli kalabalık yok çok şükür. Kalenin girişinde satıcıların olduğu koridor gibi bir yerden geçtik. Her şey oldukça ucuz. Zafer Bey başladı ’almıyor musunuz bu çantalardan, kadınlar bayılıyor bunlara ‘ diye. Ama beni çeken şeyler değil. Sonra kalenin iç bölümüne geçtik. Etrafta sincaplar geziyor. Zaten burada yollarda kedi köpek yok. Sincap var, maymun var. Tabi ilk gün heyecanı. Sincaplar da ilginç geldi. Ağaç gölgesinde biraz soluklandık, dinlendik. Hava fırın gibi. İnanılmaz terliyoruz. Nem olayı feci. Kalenin içinde gezindik. Rengarenk giyinmiş Hintli kızlarla fotoğraf çektirdik. Birçok yerde karşımıza çıkan durum da şu oldu. Bizimle fotoğraf çektirmeye bayılıyorlar. Genellikle erkekler veya izin istemeye çekinenler uzaktan çaktırmadan grubu fona yerleştirip kendi fotoğraflarını birilerine çektirmeye çalışıyor. Kimisi de izin isteyip direkt fotoğraf çektiriyor. Neyse biz de rengarenk giyimli Hintli kadınlarla fotoğraf çektirmiş oluyoruz böylece. Şanslıyız ki Varanasi’deki birkaç huysuz tip hariç fotoğraf çekimi konusunda arıza çıkaran olmadı. Çok rahat bir şekilde kimin istersek fotoğrafını çektik.

Kale gezintimiz sonunda geldiğimiz yerden geri döndük. Bu arada ilk alışverişimizi de yaptık. Rengarenk kumaşlardan yapılmış bir Hint çantası. Kaleden çıktık. Zafer Bey, yemek için fikrimizi sordu bize. Ya çok ünlü bir ‘masala dosa’ yapan bir yere gideceğiz veya Moğol restoranına. Moğol restoranında et yiyebilecekmişiz ve bu 15 gün için yiyebileceğimiz son et olabilirmiş. Çoğunluk oyunu Moğol restoranından yana kullandı. Zafer Bey’in dediğine göre görünüşü hayal kırıklığına uğratabilirmiş bizi. Salaş bir yermiş. Neyse tamam dedik. Bisiklet rikşalara bindik ve o korkunç trafiğin bir parçası haline geldik. Yolda koyun keçi arası garip bir hayvan gördük ortalıkta. Gideceğimiz yer Müslüman mahallesinde, Cuma Mescidi’nin yakınında. Ortalık yine kalabalık ve korkunç bir keşmekeş halinde. Bir çeşme kenarında kucağında minik bebeği tutarken bir taraftan da 5-6 yaşlarındaki kızını yıkayan bir kadın gördük. Cuma Mescidi’nin de fotoğraflarını çektik bol bol. Sonunda rikşalardan indik. Ara sokaklara daldık. Restoranın olduğu yere geldik. Türkiye’de dahi girmeyi bin kere düşüneceğimiz bir yer. Girdik daracık girişten. Direkt üst kata çıktık. Asma kat şeklinde. Toplam 4-5 masa anca var. İki masaya bölündük oturduk. Diğer masalar da dolu. Buranın özel eti ne ise Zafer Bey onu sipariş etti. Bekliyoruz. Yan masadakiler elleri ile dalmış pilavlarını afiyetle yemekteler. Görüntü süper iştah açıcı. Sürahilerde su geldi. Ama uyarıları dikkate alacağız. Açıktan su içmek yok. Bu kurala ilk gün hemen hemen herkes uydu ama günler ilerledikçe biz hariç herkes kuralı bozdu. Bunun böyle olacağını zaten Zafer Bey de söylemişti. Bizim bozmayacağımızı değil tabi.. :) Melamin tabaklarımız geldi. Temiz görünüyor ama içine sinmiyor insanın. Islak mendille sildik tek tek tabakları. Sonra ortaya etler geldi. Çatal falan yok, elle yenecek mecburen… Ekmekler de geldi, hem de tandırda yeni pişmiş, süper. Etlere gelince, acı ama oldukça lezzetli. Herkes hemfikir bu konuda. Arkadan sütlacımsı bir tatlı yedik. Yemeklerimizi bitirip kalktık. Aşağı indik. Dükkanın karşısında restoranın ekmeklerini yapıp tandırda pişirenler var. Onları izledik birkaç dakika. Sonra da sokakta biraz yürüdük. Sokakta bir sürü restoran var, gerçi bunlara dış görünüş itibarıyla restoran demek de zor, Uras’ın deyimiyle ‘yemekçi’ demek daha uygun galiba J. Bazılarının önlerinde birbirinin ardına dizilerek oturup bekleşen fukara insanlar. Burada böyle bir adet varmış. Restoran sahibine para veriyorsun. O da verdiğin paraya göre kapıda bekleyen aç insanları sıradan alıp yemek veriyor. Bir kişi için 25-30 Rupi yetiyor. Yani 1 TL gibi komik bir para. Biz gezinirken bekleyen insanlar azdı. Onları görmek çok acı verici. Hindistan’daki açlık ve sefalet gerçekten inanılır gibi değil. O insanların gözünde açlığı görüyorsun. Tek derdi karnını doyurmak.

Cuma Mescidi’nin oraya çıktık tekrar. Rikşalara bindik yeniden. Kelle koltukta gidiyoruz Halil Bey, Hamit ve ben. Arada minik çığlıklarım duyulmuyor değil.  Artık akşam olmak üzere. Dans gösterisine gideceğiz. Trafik yoğun her zamanki gibi. Bu seferki rikşacımız ise herhalde Delhi’nin en kötü rikşa sürücüsü, ya da başka bir bakış açısından belki en iyi J. 3-4 kez ciddi kaza tehlikesi geçirdik. Allahım Hindistan sokaklarında telef olmak istemiyorum. Ne işim var benim burada. Euro Disney’deki roller coster’lar halt etmiş. Gerçeğini burada yaşıyorsun. Adrenalin seviyemiz tavanda. Yolda o trafiğin arasında bir de üzerinde bir adamla fil gördük caddede ilerleyen. Ama burası Hindistan. Her şey normal burada. Gittik gittik gittik, diğer rikşalarla aramız iyice açıldı. Veeee final. Kaybolduk. Adam gideceği yeri bilmiyor. Dil bilmiyor. Biz zaten 3 şaşkın ördek modundayız. Henüz birçok şeyi kanıksayamamış durumdayız. Durduk bir kenarda. Henüz Hamit’te Hint hattı yok. Benim yurt dışı kullanımımda sıkıntı var. Halil Bey’in hattında da bir problem var. Her şey dört dörtlük. Adam diğer rikşacı arkadaşlarını aradı. Döndü başka bir yerlerden falan gitti. Bu arada hava feci yağmaya başladı. Neyse sonunda vardık gösteri salonuna. Rikşa ile bina arasında 5 metrelik yolda sırılsıklam olduk. Gösteri yeni başlamış. Islak ıslak izlemeye başladık. Gösteri güzel. İzleyenler üst kasttan insanlar. Yani bizim tüm gün burun buruna geldiğimiz sokaklardaki tiplerden değil. Hint sosyetesini de gördük böylece. Gösteri bir süre sonra sıkmaya başladı. Çıktık sonunda. Neyse ki yağmur dinmiş. Epeyce yürüdükten sonra yanlış hatırlamıyorsam taksiyle otelimize vardık. Üstümüzü değiştik. Çıkan şeyleri ertesi gün giymek mümkün değil. Sanki çamur terlemişiz.  Çok yorgunuz çok. Hemen uyuduk.

Gece bir ara uyandım. Nerde olduğumuzu düşündüm. Delhi’nin karmaşası pisliğini hatırladım. Saate baktım ve ohh neyse sabaha daha çok var diye sevindim. O karmaşayı tekrar yaşamak istemediğimi düşündüm ve ilk kez bir yere geldiğim için ufak çapta bir pişmanlık duydum. Peki fikrim aynen kaldı mı. Kesinlikle hayır. Tekrar olsa yine giderim. Hindistan gerçekten büyülü bir yer. O karmaşada inanılmaz bir çekicilik var.

  1. GÜN 26.07.2015 PAZAR – DELHİ

Sabah dokuza doğru kalktık. Otelin karşısındaki kafeye gittik tekrar. Ben tost, Hamit de gözleme yedi. Telefonlar için Hint hatları halledildi. Herkes birbirinin telefonunu aldı kaybolma riskine karşın. Bakalım bizi bugün neler bekliyor.

Tekrar yakındaki metro durağına yürüdük. Bu kez biz kadınlar tarafındayız. Ama erkekler tarafında bizimkileri görebiliyoruz. Bugün Yeni Delhi’yi gezeceğiz. Parlamentonun olduğu bölgeye geldik. Etraf oldukça boş ve sakin. Her yer yemyeşil ve bakımlı. Etrafta sincaplar geziniyor. Parlamentonun oradan İndia Gate’e doğru yürüdük. Uzuuun ve bomboş bir yolun sonundaki kapının yanına kadar gitmedik. Yaklaşıp fotoğraf çektik, dinlendik. Minik göl kenarında oynayan çocukları gördük. Ha bir de kriket oynayanları. İlk günkü sert Hindistan girişinden sonra bugün muhteşem geldi diyebilirim. Hatta bence bugünkü programı dün yapmalıydık ve yumuşak bir geçiş olmalıydı Hindistan’ın gerçek yüzü ile karşılaşmaya.

Tekrar metroya bindik. Gideceğimiz yer Hare Krişna tapınağı. Her Pazar olan bir törenleri varmış. Öğlen başlıyor. Ona yetiştik neyse ki. Tapınağın girişinde ayakkabılarımızı çıkardık. Galoş giydik. Ama bu sıcakta galoşlar da dayanılacak gibi değil. Biraz sonra onları da çıkarıp attık. Girdik tapınağa. Müzik, dans, eğlence gırla🙂 Bunlar dans ederek tapınıyorlar. Rahipler, halk herkes tempoya uygun Hare Krişna şarkısını söyleyip dans ediyor. Ellerini kaldırıp Hare Krişna diye bağırıyor. Rahipler bir şeyler yapıp su serpiyorlar insanların üzerine. Herkes sıcakkanlı ve oldukça güler yüzlü. Bol bol fotoğraf çekiyoruz ama kimse bir şey demiyor. Hatta bizle de fotoğraf çekiyorlar. Tek kural var. Tanrı heykelleri ile yüzün aynı fotoğrafta olmayacak. Bazı insanlar kapaklanıp yere, tapınma durumundalar. Tapınak geniş bir alana yayılmış kocaman bir alan. Dans edilen bölümden çıkıp mini alışveriş bölümüne geçip ilk Hint örtümü aldım. Ama nasıl bir boya kullandılarsa kokusu hala çıkmış değil. Sonrasında da pastane gibi bir yere girdik. Öğleni bu şekilde geçiştireceğiz. Neyse ki grupta yemek seçimi ya da süresi konusunda uyum gayet iyi. Kahvaltıdan kalkıp 3 saat sonra öğlen yemeğine oturup vakit kaybetmiyoruz. Pastanede helva gibi tatlılar var. Farklı birkaç çeşit alıp onları yedik. Tekrar Krişna. Bu sefer bir saatlik interaktif sıkıcı bir gösteri. Krişna felsefesini anlatıyor ama beni gerçekten baydı.

Krişna tapınağından çıkınca ayakkabılarımıza kavuştuk. Tabi bir süreliğine. Rikşaya bindik yine her zamanki üçlü. Şimdi gideceğimiz yer Vahabi dinine ait olan Lotus Tapınağı. Yine ufak bir kaybolma durumunu yaşadık. Ama yine de bindiğimiz rikşanın sürücüsü dünkü gibi manyak değil. İndik tapınağın orada Zafer Bey ortada yok. Biraz bekledik falan. Aradık. Demez mi niye orada bekliyorsunuz, kuyruk çok uzun arkadayız diye, nereden bileceksek. Eh artık Hamit dellenmeye başladı. Hakikaten inanılmaz bir kuyruk var tapınağa girmek için. Yavaş yavaş bizimkilerin arasına karıştık, çaktırmadan. Bir süre bekledik. Tapınak yine büyük bir alanda. Bu din Müslümanlıkta yanlış gördükleri şeyleri çıkarmaları sonunda ortaya çıkmış. Tüm dünyaya yayılmışlar. Belirli bir tapınak şekilleri yok. Her ülkenin kültürüne uygun bir mimaride farklı tapınaklar inşa ediyorlarmış. Türkiye’de de öncüleri Edirne’de yaşamış zamanında. Şu anda da Kayseri’de yaşıyormuş çoğu. Edirne’de bir tapınak yapmak istemişler. Küba’da cami yapma fikrini ortaya atan bizim ileri demokrasici geçinen asabi şahsiyet izin vermemiş. Tapınağa girmeden önce dini tanıtan fotoğrafların olduğu bir bölümü gezdik. Her dile çevrilmiş olarak dini kitapları var. Bize de Türkçelerini verdiler. Sonra da tapınağa ilerledik. Yine ayakkabılarımızı çıkardık. Yerler beyaz mermer. Tapınağın içi boş. Sandalyeler var. En öne geçtik oturduk. Sessiz durmak önemli. Biraz sesin yükselince uyarıyorlar hemen genç görevliler. Bayağı uzun bir süre bekledik. Bir dua, bir ilahi okuma şeklinde devam eden 15-20 dakikalık bir gösteri oldu. Değdi mi beklediğimize, bence değmedi. Bu da sıkıcıydı. Ama yine de farklı inanışlara ait bir şeyler keşfetmek güzel.

Tapınak çıkışında hava neme doymuş halde, yağmur başladı başlayacak. Rikşaya bindik İstikamet kumaşçı. Hava yağmura doğru gidiyor, o sebeple kapalı bir yere gidiyoruz. Çok katlı turistik bir mağaza. Kumaşlar, sariler, kurtalar, gömlekler, şallar, şalvarlar. Ama fiyatlar çok da uygun değil. Gruptan birçok kişi alışverişe başladı. Biz bir şey almadık. Sadece bakıcıyız. Orada bayağı zaman geçirdik. En iyi bölüm yine şalların olduğu bölümdü. Sari satan bir dükkana gelmişiz sari sardırmadan olur mu. Gözüme kestirdiğim pembe bir sariyi sardırdım. Ve tabi ki fotoğraf faslı. Hintli kadınların önünde de saygıyla eğiliyorum artık.  O kıyafetin içinde nasıl oluyor da günlük yaşamlarının tüm işlerini yapabiliyorlar, gerçekten takdire değer bir durum bu.

Çıkınca yine önce rikşaya, sonra da metroya bindik. Gideceğimiz yer ünlü bir bir masala dosacı. Zafer Bey’in dediğine göre  buranın hem fiyatları çok uygun, hem de yemekleri çok lezzetli imiş. Ama sıra bekleyebilirmişiz. Evet gittik ki kapıda bir sürü bekleyen var. Biz de bir süre kuyruk bekledik. Kapıda yaseminlerden yapılmış kolye satan bir adam var. Fikret Bey, üçümüze de aldı kolyelerden. Kokusu muhteşem. Ertesi gün bile şallarımızda kokusunu hissediyorduk. Girdik restorana yirmi dakika bekleme sonunda. Evet burası çok hoş. Yemekler de güzel. Küçücük kaselerde acılı ama bir o kadar da lezzetli mercimek çorba. Kuruyemişli, tereyağlı ve biberli dosalar. Yanlarında değişik soslar. İçecek olarak da harika nar suyu. Tur sonunda Delhi’ye geldiğimizde yine buraya gelebiliriz diye düşündük. Yemeklerin arkasından kahve geldi. Kahve sunumu farklı. Cezveden fincana fincandan cezveye sürekli boşaltıp durdu. Zafer Bey’de bizimle kafa bulup bunun maymunların yiyip sonra çıkardığı ve o dışkıdan ayıklanan ünlü ve çok pahalı kahve olduğuna inandırmaya çalıştı. Yemek sonrasında herkes çok keyifli. Metro ile tekrar otelimize döndük.

Otelimiz metro durağına beş dakika mesafede. Odaya çıkmadan önce karşıdaki kafede çay içtik. Tabi su bardaklarında. Sonra da odalarımıza çıkıp eşyaları toparladık. Malum yarın 4.30’da kalkacağız.

  1. GÜN 27.07.2015 PAZARTESİ – AGRA

Sabahın kör karanlığına uyandık. Saat 4.30. Bugün ilk tren yolculuğumuzu yapacağız. Hava daha aydınlanmadan saat beşte otelden ayrıldık. Taksilerle tren istasyonuna. Tren istasyonunun girişinde ve içeride bir sürü evsiz uzanmış yatıyor. Bunların içinde çoluklu çocuklu aileler de var. Peronda bekliyoruz. Hava aydınlanıyor. Rayların üzerinde fareler cirit atıyor. Sonunda trenimiz biraz gecikme ile geldi. Bindik. Birinci Mevki, oldukça iyi. Zaten yolculuğumuzun en lüks treni buymuş. Keyfini çıkarmak lazım. Yaklaşık iki saat yolculuk bizi bekliyor. Tren altıda hareket etti. Delhi’nin varoşlarının içinden geçiyoruz. İnsanların yaşadıkları yerlere inanamıyor insan. Öyle bir yerde mi yaşamak daha iyi, sokakta mı seçmek zor doğrusu. Ev kabul ettikleri barakalarda, çadırlarda tuvalet olmadığından bu işlerini nedense tren raylarında hallediyorlar. Sabah saatleri olduğu için de  çok sayıda Hintli rayların arasına serpilmiş, geçen trenleri seyrede seyrede tuvalet keyfi yapıyor. Evet her yaş, her cins insan gördük raylarda. Kanıksandığı için çekinme ya da utanma duygusu oluşmuyor demek ki. Fotoğraf yakalamaya çalışıyoruz ama tren çok hızlı. Yapacak bir şey yok. Yol zevkliydi. Hiç sıkılmadık. Etrafı seyrettik bol bol. Malum dünyanın en ilginç ülkesindeyiz. Yol boyunca ikramlar hiç durmadı. Önce bisküvi ve çay. Ardından isteğe bağlı omlet, gözleme, tereyağı ekmek, meyve suyu ve muz. Servisin bolluğu  artık Dilek Hanımı kızdırmaya başladı. Bu kadar fakirliğin içinde niye bu kadar ikram var diye. İkram sonunda yine nöbet şekeri ve yeşil anason gibi bir şey. Hintlilerde adet bu. Her yemek sonrasında bunu mutlaka önünüze koyuyorlar.

Agra’da trenden indik. Burası küçük bir şehir, Tac Mahal olmasa kimse uğramaz muhtemelen. Karşımıza tekerlekli sandalyede bir genç çıktı. Fil hastası. Ayaklar o kadar büyük ki anlatamam. Bakamıyor insan. Fotoğrafını çekenler oldu gruptan ama ben bakamadım bile.

İstasyonun önünden bir minibüse bindik. Gideceğimiz yer malum. Merakla beklediğimiz Tac Mahal. Yol on dakika sürüyor. Eşyaları minibüste bıraktık. Sadece minik bir çanta var yanımızda. Cep telefonu ve para içeren. Giriş bölümünde yine kadınlar ve erkekler ayrılıyor. Kadın tarafı her zamanki gibi felaket. Yine burada da adet değişmemiş. Öne kaynak yapmaya çalışan çok. Ama artık izin yok. Bağırmaya başladık. Bakıyorlar öyle bön bön. Büyük mücadele sonunda girdik. Bu arada Tac Mahal’e giriş Hintliler’e 20 Rupi, turistlere 750 Rupi. Kazığını sevdiğim Hindistan.

Evet sonunda hayallere kavuşma. Daha ilkokul sıralarında iken kitaplarda resimlerini gördüğümüz, Türkçe derslerinde hikayelerini dinlediğimiz Tac Mahal karşımızda bembeyaz duruyor. Ne denir bilmem ki. Her açıdan ayrı güzel. Fotoğraf fotoğraf fotoğraf. Çekmelere doyamadık valla. Bu arada Zafer ,Bey’in gediklisi profesyonel bir fotoğrafçı da fotoğraflarımızı çekti bu güzel yapı önünde. İçine de girdik Tac Mahal’in. Oraya ayaklar çıplak giriyorsun. Tabi istersen de galoşla. Zaten girişte galoş ve bir şişe su veriyorlar. Ama artık galoş giymenin bu sıcakta saçma bir şey olduğunu yaşayarak öğrendik. İçerisi dışarısı kadar görkemli değil. Sessiz bir yer.

Tac Mahal’de yeterince oyalandıktan sonra dışarı çıkıp oradaki bir souvenir shop’a girdik. İçerisi kalabalık. Kendimize ve Seda’ya snow ball alacağız. Neyse ki bulduk. Bunlardan az var. Genelde dışarıda plastikten uydurukları satılıyor. Bulmuşken aldık hemen. 2 tanesi 1200 Rupi.

Çıkınca bir baktık fotoğrafçımız elinde albümlerle gelmiş. Herkesin fotoğraflar harika.

Tekrar minibüse bindik. Şehirden geçiyoruz. Sefillik diz boyu. Ortalıkta inekler ve domuzlar Delhi’ye göre çok daha fazla. Sanırım ilk başta çok pis bulduğumuz Delhi’yi sonunda mumla arayacağız. Ekber’in türbesine gidiyoruz. Burası da ayrı güzel. Dış kapısı çok süslü, ama içi oldukça sade. Burada ilginç bir şey var. Türbenin iç kısmında çapraz kolonlara gidip konuştuğunda diğer taraftakinin sesini çok net duyuyorsun. Sanki telefonda konuşur gibi. Normal şartlarda duyamayacağın veya zor duyacağın yerdeki birinin sesi oldukça net duvardan geliyor. Çok ilginç.

Ekber’in türbesini de ziyaret ettikten sonra tekrar yola çıktık. Şimdi gideceğimiz yer ise Şah Cihan’ın son zamanlarını geçirip Tac Mahal’i seyrettiği Agra Fort. Kale oldukça güzel. Buradan Tac Mahal ayrı bir güzel görünüyor. Nehir kenarında uzak bir yerde duman yükseliyor, ölü yakıyorlarmış. Etrafta yine rengarenk giyimli, süslü püslü, şıkır şıkır Hintli kadınlar. Tabii yine fotoğraf fasılları. Kaleyi de gezdikten sonra tekrar yola çıktık. Agra’da görülecek başka bir şey yok. Costa Cafe diye bir kahveciye girdik. Artık dinlenme zamanı. Burada tren saatini bekleyeceğiz. Hamit’in telefon hattının interneti ile ilgili bir sorunu var. Zafer Bey’e söyledi ama onunda birkaç ilgisiz cevabı Hamit’i çileden çıkardı. Tavır aldı bizimki resmen. Tekrar sormamak için direniyor. Dışarı çıkıp telefoncu aramaya başladı. Bu arada kafede bir Türk üniversite öğrencisi ile karşılaştık. Tek başına Hindistan’ı geziyor. Özellikle köylerini. Onlardan Hint yemeklerini yapmayı öğreniyormuş. Bayıldım çocuğa. İnşallah bizim minik de büyüyünce iyi bir gezgin olur.

Akşamüzeri tren istasyonuna döndük. Trenimiz 17.30’da. Bindik gidiyoruz. Akşam yemeği trende. Önce tatlı, börek, kraker ve çay geldi. Ardından acılı mercimek, çorba, bamya, patates, haşlanmış tuzsuz yağsız pirinç (pilav demeye dilim varmıyor bir türlü) Yolu beş saat sürecek sanıyorduk ama üç buçuk saat sonra yani dokuzda Jaipur’dayız neyse. Artık Rajastan eyaletindeyiz. Yolda yine bol miktarda varoşlar, el sallayanlar,  tuvalet ihtiyacını karşılayanlar, utangaç olup elinde su şişesi ile trenin geçmesini bekleyen kadınlar…

Jaipur istasyonu yine fena. Yerde salkım saçak insanlar, tepelerde maymunlar…İstasyondan çıkıp taksi ile otele geçtik. Arya Niwas Hotel. Bu otel Delhi’dekine göre daha iyi görünüyor. Bahçesi çok güzel. Evet oda da kesinlikle daha iyi. Ama havlular malum. Yine renkleri atmış, grileşmiş hepsi. Hindistan’da gezdiğimiz süre boyunca bembeyaz bir havluya rastlayamadık bir türlü. Neyse ki  çarşafım, havlum yanımda.

Otele varınca oğluşumuzla konuştuk. Akvaryuma gitmişler bugün. Korkmuş bizim küçük balık büyük balıklardan.

  1. GÜN 28.07.2015 SALI – JAİPUR

Sabah yine dokuzda kalktık. Hazırlanıp kahvaltıya indik. Diğerleri gelmiş bile. Sandalyeler çimenlik alana çekilmiş. Ben yine tost yedim. Hamit de meyve salatası. Hava bugün kapalı ve esintili. Azıcık serin bile denebilir. Saat on’a kadar otelde keyif yaptık. 10:00’da minibüslere bindik. Amber Kalesi’ne gideceğiz. Burası Jaipur, yani pembe şehir. Rajastan eyaletinin başkenti.  Kaleye giderken şehrin içinden geçtik. Eski şehir bölgesine kapılardan geçiyorsun. Burası kesinlikle Agra’ya göre daha düzgün bir şehir.

Amber Kalesi’ne belli bir saatte varmış olmamız lazım. Çünkü filler sadece günde bir kez yukarı çıkıyormuş. Yetişmemiz lazım. Neyse yetiştik. Hamit nazlandı. Binmek istemiyor. Biz en sonunda Hakan’la birlikte bindik. İki kişi 1100 Rupi. Gülten ve Hamit de yolda bizim fotoğraflarımızı çekti. Yol kıvrımlı ve yokuş. Sallana sallana çıktık. İnsan biraz tırsmıyor değil. Yolda satıcılar ellerindeki örtüleri satmaya çalışıyor. Filin üzerinden nasıl alacaksak. Bu arada manzara çok güzel. Bol bol fotoğraf çekiyoruz. Sonunda kaleye vardık. Burada rajaların yaşadığı yerler var. Kale oldukça etkileyici. Hamam bölümü, Divan-ı Ahm, Divan-ı Has derken her yanını gezdik. Turistik mevsim olmadığı için rahat geziyoruz. Orada sarayın önündeki merdivenlerde fotoğraf çektirdik. Normalde çektirmek zor oluyormuş kalabalıktan. Tabi yine ortalıkta süslü püslü gezinen Hintli kadınlarla da fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik. Hamamda da sıcak su havuzu ve salıncak varmış. Salıncak sever bir memleketmiş bu anlaşılan. Kalenin içinde gezindikten sonra yağmur başlayacak gibi oldu. Biz de oradaki kafeye girdik ve kahve içtik. Servis yine oldukça yavaş. Kahve molasından sonra yavaş yavaş inişe geçtik. Souvenir shopta biraz oyalandık. Burası pahalı. Bir de daha çok kitap ve cd gibi şeyler var. İniş yolunda da yine bir sürü satıcı. Yapışıp duruyorlar bir şeyler satmak için. Onlu filllerimizi aldık 150 Rupiye. İniş yolunda Rajastanlı kadınları gördük kırmızı üzeri boncuk işlemeli sarileri ile. Yüzleri örtülü bunların. Hepsi tam fotoğraflık. Bir de araya başka tipler  girmese. Neyse kadınlar önümüzde ilerliyorlar. İlerideki çimenliğe yayıldı bizim kırmızılı hatunlar. Bir güzel hepsi çişlerini yapıp kalkıp gittiler. İnanılır gibi değil. Bu nasıl bir rahatlıktır yahu. Minibüsün bizi beklediği yerde çeşitli satıcılar var. Bir takım yiyecekler satıyorlar kuruyemiş gibi. Ne olduklarını çok anlamadık ama fotoğraflarını çektik her birinin. Hemen gülümsüyorlar fotoğraf makinesini görünce.

İndikten sonra tekrar minibüse bindik. Şimdiki istikamet daha yukarıdaki Tiger Fort. Bu kaleler üç tane imiş. Üçüncünün adını hatırlamıyorum, Nahargarth olabilir mi? :) Tiger Fort’un orada inince közlenmiş mısır aldık 20 Rupiye ama pek lezzetli değildi. Burası daha yüksekte olduğundan şehir manzarası çok güzel. Ama içinin Amber Kalesi kadar güzel olduğunu söyleyemem. Amber Fort kesinlikle daha etkileyici. Gezinti sonrası artık yemek vakti. Esinti arttı. Yağmur bastıracak gibi. Orada bir restoran var ama kapalı yeri yok. Yağmur başladı. Restoran sahibi bizi küçük depolarına soktu. Birer de bira. Yağmur bayağı bastırdı. Biz depoda 15-20 dakika geçirdik. Restoran sahibi bize Rajastan şapkalarından hediye etti. Kırmızı, erkeklerin taktığı şapkalardan. Yağmur dinince çıktık dışarıya. Ama masalar, sandalyeler  ıslak. Biraz dolanıp kurumasını bekledik. Bu arada Zafer Bey yemek siparişini verdi. Tabldot yemek. Hint yemeklerinden azar azar içeren bir tepsi. (Galiba buna tali deniyordu. Yoksa atıyor muyum) Lavaşa benzeyen ‘nan’, kocaman bamyalar, yağsız tuzsuz pilav, yoğurt, çorba ve çok yağlı bir tavuk. Yani çok beğenmedik yemeği ama karnımız doydu işte.

Tekrar minibüslerimize bindik. Kalelerin olduğu tepeden inerken güzel bir manzara bize eşlik etti. Hatta bir gölün kenarından geçtik. Gölün ortasında da bir yapı vardı. Gölün kenarında fotoğraf çekimi için durduk. Etrafta seyyar satıcılar var. Göl kenarında aileler yürüyüş yapıyor. Bir seyyar satıcıda Hint işi boncuklu ayakkabılar, terlikler vardı. Gülten aldı onlardan. Biraz daha oyalanıp yola çıktık tekrar.

Şimdi gideceğimiz yer maymunlar tapınağı. Bir yere geldik ama geldiğimiz yer evlere şenlik bir pislik içinde. Etrafta domuzlar, inekler, köpekler ve maymunlar. Yukarı doğru uzanan bir yol var. Çıkmaya başladık. Bu arada Zafer Bey herbirimize bir paket fıstık verdi. Aman dikkat, elimizden kapabilirlermiş. Yukarı doğru çıkarken etrafta maymunlar boy göstermeye başladı. Fıstık dağıta dağıta yavaş yavaş çıkıyoruz. Anne ve bebekler müthiş. Hele emziren anne görüntüsünü unutamıyorum. Ben elimden yedirmeye biraz korktum açıkçası. Bir de bir grup maymun gördük, birini yatırmışlar, diğerleri onun bitlerini ayıklıyor gibi, çok komiklerdi. Yolda bir adam maymunlara yiyecek getirmiş, onları veriyor. Minik minik patlıcanlar. Biz de aldık elimize, ama maymunlar patlıcan yemekten çok da hoşnut değiller. Korka korka bir patlıcan da ben verdim bir maymuna. Bu arada Hakan fıstık paketini bırakıp bir tane fıstık vermeye kalkınca maymun paketi kapıp gitti. Biraz tepe noktaya çıktığımızda arabadan indiğimiz yer ve yanındaki mahalle tabak gibi önümüzde. Mahallenin içine doğru koşturan bir maymun sürüsü gördük. Allahım ne acayip bir şey yaaa. Bizim mahallelerde kedi köpek gezinir. Bunlarınkinde maymun.

Yavaş yavaş yolda ilerliyoruz. Turuncu giysili din adamlarını, saduları falan gördük yolda. Bir minik tapınakta da müzik yapıyorlardı din adamları. Onlarında fotoğraflarını çektikten sonra ilerlemeye devam ettik. Ağaçlık bir yoldayız artık. Bir tepeye doğru çıkıyoruz. Ama etraf çok etkileyici. Sonra tepeye vardık ve müthiş bir manzara ile karşılaştık. Ormanın içinde eski dökük ama muhteşem görüntüsü ile maymun tapınağı karşımızda. Merdivenlerden inmeye başladık. Tapınağın içinde havuzlar var. Kadınlar yıkanıyor havuzda. Yıkanan tiplere bakınca burada daha çok alt kasttan insanların ibadet ettiği anlaşılıyor. Aşağıya indik. Aşağıdan da görüntü muhteşem. Burası gerçekten çok etkileyici bir yer. Biz ortalıkta dolanırken kırmızı tişörtlü, güler yüzlü bir adam geldi. Bu adam bu tapınakta maymunlarla kalıyormuş ve National Geographic belgesellerinde falan tanıtılmış. Maymunlar da pek severmiş kendisini. Ona rastladığımız için gerçekten şanslıyız. Çünkü adam yanımızda olunca maymunların üzerimize tırmanma turları başladı. Maymunlara yağlı bir hamur kızartması veriyoruz. Bayılıyorlar nedense çiğ patlıcanın üzerine! Tabi kırmızı tişörtlü adam yanımızda. Ona güvenerek hamur uğruna üzerimize tırmanıp duruyorlar. Önce cesaret edemedim. Hakan, Gülten denedi. Sonra Hamit de denedi. Eh buraya bir kere geliyoruz. Deneyelim bari. Tırmandılar bana da. Çok acayip bir şey. Bir tanesi tacize bile kalkıştı şerefsiz. J

Maymun tapınağı turumuzun sonuna geldik efendim. Çıkışta yaşlı bir turunculu bir din adamı. Bizimle fotoğraf çektirmek istiyor. Çektirdik. Zafer Bey söz verdi ona bir sonraki turda fotoğrafları getireceğine. Çıkışta maymun tanrının heykelinin olduğu bir küçük tapınak ve önünde de genç bir din adamı var. Bu da oldukça güler yüzlü. Rahip, Hakan ve gruptan birkaç kişiyi kutsayıp alınlarına turuncu boyadan sürdü. Yani üçüncü gözleri açıldı artık. Burada bir de bir grup rahip adayı çocuk kriket oynuyorlardı. Saçları da bir değişikti onların.

Tekrar yola çıktık. Hava karardı kararacak. Yolda Choky Dany köy eğlencelerine gidilsin mi diye oylama yapılıyor. Birçok şeye itiraz eden Dilek Hanım buna da itiraz ediyor ve gitmek istemiyor, ama karar gidilmesi yönünde. Yolda bir benzincide durduk. Sıkışan çok. Ama iğğğrenç kokuyor. Ben tuvaletin olduğu koridora bile giremedim, midem kalktı. Sonra saçma bir tişörtçüde durduk. Adını hatırlamıyorum. Tişörtleri çok güzelmiş efendim. Girdik baktık. Hindistan’a özgü bir şeyler içeren tişörtler az. Diğer tişörtler de Kadıköy’de rahatlıkla bulacağınız eğlenceli baskıları olan tişörtlerden. Fiyatları da hiç uygun değil. Yan tarafında  avm  gibi bir yer vardı. Oraya daldık biz tuvalet için. Evet benzincinin kıyasla burası oldukça temiz. Çıkışta yine gidilsin mi gidilmesin mi muhabbeti yapıldı. Anladığımız kadarı ile Zafer Bey de gitmek istemiyor çok. İlhan Bey ise arkadaşının tavsiyesi üzerine mutlaka gitmek istiyor ki arkadaşı da aslında gruptan sayılır, en az bizim kadar sözü geçiyor aramızda. Özgür Bey daha önce Zafer Bey’le tura gelmiş ve çok etkilenmiş, hatta bu tura da katılmak istemiş ama olmamış… Neyse tekrar oylama yapılıyor. Karar gidilmesi yönünde gibi. Sonunda raconu Gülten kesiyor. ‘Küçük bir grubuz. Buraya ömrümüzde bir kez gelmişiz ve bir kişi bile bir yere gidilmesini istiyorsa bence gidilmeli’ diyor ve çok mantıklı. Çok doğru. Burası Jaipur’a 30 km kadar uzaklıkta bir yer. Hava artık iyice karardı. Sonunda vardık. Kocaman bir alan. Hint kültürünü tanıtan çeşit çeşit bölümler içeriyor. Bir bölümde sihirbaz, bir bölümde falcı, başka bir yerde kloş eteklerini döndüre döndüre dans eden kızlar, masör ve bir bölümde de kınacı. Önce çok sıra vardı yaptıramadık. Sonra bir baktık boşalmış, hemen gidip yaptırdık Gülten’le. Sonra da kuruması için elimizi kolumuzu çok oynatmadan dolanmaya başladık. Biz kınacıdayken Hamitler de başka bir bölüme girmişler. Batik baskıyı gösteriyorlarmış. Hamit’in tabi ilk söylediği şey ‘Ayçin burayı görmesin.’ Sonra tarihini anlatan bölümlere girdik. Asker şapkaları ile fotoğraf çektirdik.  Gelenekleri anlatan bölümler de var. Mesela sati geleneğini gösteren bir bölüm bile vardı. Bu bölümü de bitirdikten sonra evlerin olduğu bölüme geldik. Her eyaletin evini gösteren bir bölüm. Burası bana ilginç geldi. Tabi Hindistan kocaman bir coğrafya. Evler de birbirinden oldukça farklı.

Buranın bir de beş yıldızlı oteli varmış. Gezi bitimi dokuzu buldu. Karnımız acıktı sanki. Orada bir restorana girdik. Önce adamlar biraz nazlandı geç oldu diye. Başka bir yere yönlendirmek istediler. Neyse sonunda kabullendiler. Restoran çok şık ve güzel. Kurulduk masaya. Bugün oldukça yoğun ve yorucuydu. Yemek siparişlerini verdik. Karışık et tandır (balık, tavuk ve et), tavuk but. Nefis tereyağlı nan’lar ve baharatlı patates. Yemekler gerçekten harikaydı. Hele Fikret Bey’in keyfine diyecek yok. Bir daha oylama yapalım, tekrar gelelim deyip duruyor.

Otele dönüşümüz 11.30’u buldu. Burada pek öyle yerlerde yatıp uyuyan salkım saçak insan görüntülerine rastlamadık.

  1. GÜN 29.07.2015 ÇARŞAMBA – JAIPUR

Yine saat dokuzda kahvaltı için bahçede hazırdık. Herkes bir masada yayılmış. Tost ve meyve salatalı kahvaltımızı söyledik. Sabah ve akşam saatlerinde açık olan hediyelik eşya dükkanına girdik. Güzel şeyler var. İki tane anahtarlık aldım. Bir de çanta kestirdim gözüme. Dükkanda bayağı oyalandık. Tostumuz gelince bahçeye geçtik. Hava yine kapalı. Düne göre daha az boğucu. Otelin hemen dışında gümüşçü vardı. Ona da bir göz attık. Hindistan’da bir adet var. Dükkan sahibi ya da çalışanlar ayakkabılarını kapı önünde çıkararak dükkana giriyorlar. Neyse ki müşteriler ayakkabı ile girebiliyor. Bu gümüşçüde de durum buydu.

Saat on’da motor-rikşalarla hareket ettik. İlk durağımız Jantar Mantar. Burası ilginç bir yer. Yapıldığı dönemi hatırlamıyorum ama o dönemde astrolojiye çok önem veriliyormuş ve acayip astrolojik saatler, güneş saatleri yapmışlar. Hatta güneş saati 2 saniye farkla doğru ölçüyor. Çıkarken hafiften yağmur başladı. Oradan çıkıp Pink Palace’a geçtik. Bu arada yeni raja’nın 12 yaşında olduğunu öğrendik.

Pembe Sarayın içinde silah müzesi, kıyafet müzesi, bahçesi, dünyanın en büyük gümüş kaplarının olduğu bölümleri gezdik. İlginç kıyafetli askerleri gördük kapılarda.  Grubumuzdaki erkekler fal meraklısı çıktı. Orada fal baktırdılar İlhan Bey ve Halil Bey. Tabi iş falla kalmıyor. Yok bu piramit iyi gelecek, yok şu taş iyi gelecek diye onları da sattılar bir güzel. Ben fal faslından sıkılınca oradaki dükkanları gezdim biraz. Bir de gömlek aldım mavili beyazlı filli.

Sarayın her köşesini gezdikten sonra çıkmak üzereyken yine yağmur başladı. Orada yeni açılan bir kafeye girdik. Öyle muhteşem bir yer değil, sıradan. Oturduk masalara. Siparişlerimizi verdik. Bir mercimek çorbası yani dal, bir de domates çorbası. Bayağı bekledik. Türkiye’de olsa çorba en çabuk gelecek şeydir. Burada öyle değil, her şey yeni ve taze yapılıyor. Bir de maalesef hepsi aynı anda yapılmıyor. Bekleme sonunda mercimek yerine iki domates çorbası geldi. Neyse güzeldi. Halil Bey’in istediği kuskusun olmadığı ise 1 saatin sonunda kendisine bildirildi. Şaka gibi. Biz kafedeyken bayağı yağmur yağdı. Biz de dışarıyı seyrettik. Pembe Saray’ın olduğu cadde boydan boya turistik şeyler satan dükkanların bol olarak bulunduğu hareketli ve güzel bir cadde. Dükkanlarda rengarenk sariler, dupattalar, çantalar, boncuklu, işli terlikler ,bilezikler, gömlekler, şalvarlar… Yok yok yani. Kafeden çıkınca yolda ilerliyoruz. Satıcılar oldukça yapışkan. Ağzından çıkan kelimeleri takip ediyorlar ve sari vb bir kelime duydukları anda aç kurt gibi atlıyorlar. Yolda kafeye giderken kaynayan, üzerinden sanki iksir yapılıyormuş gibi beyaz dumanlar çıkan bir kazanı karıştıran bir adam görüp ne yaptığını merak etmiştik. Tekrar onun önünden geçiyoruz. Evet olayın ikinci aşamasında ne yaptığını acı bir şekilde gördük. Meğer Hindistan’a geldiğimizden beri ara ara yediğimiz helva gibi olan küçük tatlılardan yapıyormuş. Kaynattığı karışımı kalıplara dökmüş. Donan kalıplardan helvayı nasıl çıkarıyor dersiniz. Tabi ki kalıbı kaldırıma pata küte vurarak. Bunu gördükten sonra Hindistan’da helvaya elveda dedim. Tabi bunun yanında kim bilir neler yedik ama, görmemek en azından düşünmeyi de engelliyor. Yolda yine bir sürü seyyar  satıcı var. Dişçi dahil. Ne ararsan artık. Tabi ne satıyorlarsa hiç fark etmez genelde tezgah üzerinde ayaklar çıplak oturuyorlar sevgili Hintli vatandaşlar. Hijyen tavan yapmış durumda yani. Caddede biraz ilerleyip değerli taşlar satan bir dükkana gittik. Ama biz bununla ilgilenmiyoruz. Fikret Beyler girdiler taşçıya. Biz de Hava Mahal’in yerini öğrendik. Gittik oraya. Karşıdan fotoğraf çekiyorduk. Oradaki yapışkan satıcılar yukarıdaki bir noktadan daha iyi fotoğraf çekileceğini söyleyip bizi oraya götürdüler. Gerçekten binanın ikinci katında balkon gibi bir yere çıktık ve güzel fotoğraflar çektik. Eh orayı bize boşa göstermedi tabi ki. Girdik dükkana. Gümüş takılar ve paşmina falan gibi şeyler satan bir dükkan. Halhal istiyordum. Onu aldık. Gümüş diye aldık ama değilmiş. Çok ucuzdu zaten gümüş için, ne yapalım artık. Sonra caddede gezinmeye başladık. Öğleden sonramız tamamen bize ait. Sırf rengarenk bilezikler satan dükkanlar var. Onlardan birine girdik. Tanesi 5 Rupi. Daha pahalı olan 15 Rupi. Ben birşeyler seçtim aldım. Sonra Gülten seçmeye başladı. Hamit başladı kıpır kıpır olmaya ve söylenmeye. Sonuçta minik bir kavga yaşandı aramızda ve Hamit çekti gitti. Gülten, Hakan ve ben günü birlikte gezerek geçirdik. Bir sokağa daldık oradan çıkınca. Girdiğimiz yer daracık sokaklar ve tamamı kumaşçılardan oluşuyor. Burası turistik bir yer değil, tamamen yerli halkın alışveriş yaptığı bir yer. Kumaşçılara kadınlar da ayakkabılarını çıkararak giriyor, oraya oturuluyor  ve rengarenk kumaşlar önlerine sunuluyor. Hakan bol bol fotoğraf çekti. Henüz görmedim o fotoğrafları ve çok merak ediyorum. Biz de bir kumaşçıya geçtik. Rajastan’a özgü kırmızı boncuklu sarilerden alacağız ama o kadar büyük kumaşı ne yapacağız. En sonunda Gültenle ortak almaya karar verdik. Paylaşacağız bir şekilde. Kumaşın her tarafı da aynı değil. Baş bölümüne ve etek kısmına gelen yerler işli ve süslü, diğer yerler sade. Burada pazarlık da yok. Zaten satıcı da şaşırdı herhalde nerden düştü bu turistler buraya diye. Burası gerçekten ilginç ve güzel bir yerdi. Kumaşçıdan çıktıktan sonra tekrar caddeye çıktık. Dükkanlara bakına bakına gezindik. Gömlekler aldık. Caddenin sonuna kadar ilerledik. Eski şehir bölümünün çıkışındaki kapıya kadar geldik. Hava yine yağacak gibi. Hamit’i arıyoruz bu arada, cevap vermiyor. En sonunda bir motor-rikşaya bindik ve otele döndük.

Otele girmeden önce yanındaki gümüşçüye girip kolye uçları aldık. Adam bize nerden geldiniz, nereye gidiyorsunuz gibi sorular sordu. Amritsar’a gideceğimizi duyunca yemek tavsiyesinde bulundu. Mutlaka yememiz lazımmış. Ah bir de adını hatırlasam. Söylediği şeylerden biri çapatiydi. Çapati, sacda pişmiş ekmekleri. Nan, tandırda pişeni. Zaten her şekilde Hint ekmeklerini sevdik biz. Tereyağlı olanlar ayrı güzel. Minik lavaşlar şeklinde.

Otele gelip, önce çay söyledik. Bu arada Hamit geldi. O da kendi gezinip ara sokaklara dalmış. Neyse keyfi yerinde. Bahçede çaylarımızı içtik, dinlendik. Bu arada otelin hediyelik eşya satıcısı dükkanı tekrar açtı ve ben aklımdaki çantayı aldım. Sonrasında yemek bölümüne geçtik. Burada bir şeyler atıştıracağız. Ne yesek diye düşünüp, menüye bakınıp durduk. Domatesli makarna ve sebzeli köftede karar kıldık. Tabi yine oldukça geç şekilde yemeklerimiz geldi. Fena değil. Sabah odalarımızı boşaltıp, tek bir oda tutmuştuk, bavullar ve başka ihtiyaçlar için. Odaya gidip son aldığımız şeyleri bavullarımıza tıkıştırdık ve çıktık. Yine bir rikşa yolculuğu sonrasında tren istasyonuna vardık.

Bu bizim en uzun tren yolculuğumuz. Ve geceyi de trende geçireceğiz. Tabi heyecanlıyız. Hint trenlerinde bir gece. İstasyon yine kalabalık. Yine raylarda bol bol ve boy boy fareler. Etrafta da tuhaf tipler üstüne üstlük. Saçma sapan şekilde  yanımıza yaklaşıp para isteyen, kolunu, ayağını  bize uzatan, terliğini bize doğru fırlatan abuk tipler. Ha bir de fermuar tamircisi. Bunu da gördük tam oldu. Tren gecikti. Neyse sonunda binebildik. Trende yatak düzenini anlatmak biraz zor olacak. Bir tarafta karşılıklı iki ranza. Diğer tarafta da tek ranza. Neyse bir şekilde herkes yerleşti. Herkes heyecanlı. Bir süre tüm grup oturup muhabbet ettik. Bu bölümden kesitler kamera kayıtlarımızda da bulunmakta :) Uykumuz  gelince herkes yatağına çekildi. Burada temiz çarşaf ve pike veriyorlar ama tabi ki temkinliyiz. Otelde bile çarşafa yastığa güvenmezken, trendekinde mi yatıcam. Kendi çarşafımızı pikemizi serdik. Yattık, uyuduk. Ara ara istasyonlarda durdukça gürültüler geliyor ama bana her yer otel odası. J

  1. GÜN 30.07.2015 PERŞEMBE – AMRİTSAR

Sabah birtakım seslerle uyandık. Bir istasyondayız ve görevliler bir şeyler söylüyor. Zafer Bey tren değiştiriyoruz dedi. Sonra yanlışlık olduğu anlaşıldı. Tren falan değiştirmiyoruz. Artık ne yapalım kalktık. Koltukları düzelttik. Kahvaltı sevisi yapıldı. Acılı gözleme, sütlü çay, patates köfte. Ben bisküvilerle yetindim. Rötarlar var ve sıkıcı olmaya başladı. Bir istasyonda durup kalıyoruz. Zafer Bey bize Hindistan’la ilgili bir takım belgeseller, görüntüler falan izletti ama zaman geçmiyor bir türlü. Neyse sonunda saat 13:00 gibi Amritsar’a vardık. Trenden indik. Kırmızı sarıklı hamallar kimi kollarında, kimi kafalarında bizim bavulları taşıdılar. İstasyondan çıkınca minibüsle otele vardık.

Otel şehrin tam merkezinde. Altın tapınağa yakın City Park Hotel. Şansımıza bu sefer yeni pırıl pırıl bir otel çıktı. Herkes çok yorgun. Odalara çekilip dörde kadar dinleneceğiz. Zafer Bey isteyenleri şimdiden Altın Tapınak’a götürebileceğini söyledi ama şu an beni hiç cezbetmiyor. Banyomuzu yapıp tren pisliğini attık üzerimizden. Sonrasında da miniğimizle konuşup biraz uyuduk.

Saat dörtte lobide buluştuk. İki taksi ile sınır törenlerine gideceğiz. Amritsar Hindistan-Pakistan sınırında bir şehir. Sihlerin şehri. Sih dini Müslümanlıkla Hinduizmin karışımı bir din. Erkeklerin çoğu iri yarı ve tabi hepsi türbanlı. Hele ergen sih erkekler çok komik. Kafalarındaki türbanda tam alnın üstünde top gibi duran bir kumaş yığını duruyor. Çözemedim ne olduğunu. Bazı erkeklerin de sanki dişleri ağrıyormuş gibi çenelerinden kafalarına bez bağladıklarını gördük. Meğer hiç kesmedikleri sakallarını şekle sokmak içinmiş. Tabi dinin gerekleri bu kadar değil. Çelik bilezik takmak, tarak, bıçak taşımak gibi başka adetler de var. Tabi hepsinin bir anlamı var ama şu an hatırlamıyorum.

Not: Ekşi Sözlük’ten bu konuda bir alıntı yapıyorum:

Sihler yanlarında ya da üzerlerinde 5 k taşırlar: kaccha ya da diğer adıyla kachera; kadın ve erkeklerin giydiği baksır tadında, beli iple bağlanan iç çamaşırı. cinsel isteklerini kontrol etmeleri ya da onun esiri olmamaları gerektiğini simgeler. kesh: kesilmeyen kıllar ya da saç. yaratıcının kıllarla vücudu süslediğine inanıyorlar. her sabah ve akşam taranan saçlarının kırıklarını aldırmaları da yasak. kanga: türbanın içinde, kafanın tam üstüne yerleştirilmiş, genelde tahtadan yapılmış küçük bir tarak. kara: genelde sağ bileğe takılan, çelik bilezik. bu da elleriyle yaptıkları her hangi bir şeyin guru’nun dedikleri doğrultusunda güzellik, doğruluktan yana olması gerektiğini hatırlatır ve bunu temsil eder. kırpan: küçük bir hançer. kendini savunmak ya da savunmasız bir mağdura yardım etmek için taşınır. pahul’den ( sihler’in vaftiz törenleri) sonra kadın ya da erkek bu 5 k’yı taşımak zorundadırlar ve tütün içmeleri, acı çekerek ölmüş hayvan eti yemeleri de yasak…

Takside öne kuruldum. Trafik yine aynı, artık anlatmama gerek yok sanırım. Sınır törenlerine gitmek için yaklaşık bir saat yol aldık. Tabi yol eğlenceliydi. Hindistan’da olup eğlenmemek mümkün mü!

Törenlerin yapıldığı alana geldik. Eşyalar arabada bırakıldı. Hakan çantasını aldı yanına ama ilk kontrolde takıldı. Sokmadılar içeri. Dönüp arabaları bulup çantayı bırakmak zorunda kaldı. Girmek için turistlere pasaport soruyorlar. 4-5 yerde kontrolden geçtik. Tabi kadınlar ayrı yerden ve yine keşmekeş. Burası da ilginç ve oldukça turist çeken bir yer. Aynı zamanda Hindistan’ın her yerinden insanın da akın ettiği bir yer. Sınır törenleri bir tek burada yapılıyor ve her gün yağmur çamur, fırtına demeden yapıyorlar. Törenler Hindistan’la, sorunlu komşusu Pakistan arasındaki gövde gösterisine dayanıyor.

Tören alanına girdik. Turistlere ayrılmış bir bölüm var. Orada Zafer Bey’in tecrübelerini dikkate alarak olabilecek en iyi yere oturduk. Tören alanının etrafında tribünler var. Tıklım tıklım dolu. Coşkulu Hint halkı her yeri doldurmuş. Ellerinde bayraklar, bangır bangır çalan hareketli marşlara, Hint şarkılarına eşlik ediyorlar. Etrafta uzun boylu Hintli askerler var. Haki renk üniformaları, kafalarında da horoz ibiği gibi kırmızı bir şey.  Çok komik. Kırmızı yelpaze de diyebiliriz. Tabi ki tören öncesi ve sonrası fotoğraf çektirmekten geri kalmadık. Pakistan askerlerine ne demeli. Onlar da lacivert yelpazeli askerler :) Bir tarafta Pakistan’a açılan kapı var, ve kapının üstünde liderlerinin resmi. Diğer tarafta da Gandhi’nin resminin olduğu kapı. Pakistan tarafı da biraz görünüyor. Orası daha renksiz, kadın ve erkek bölümleri ayrı ayrı ama yine kalabalık. Çalan şeyler daha ağır, hatta Kur’andan sureler okunuyor.

Sonunda tören vakti geldi. Bangır bangır marşlar kesildi. Bateri başındaki kadın asker işe koyuldu. Önce halk arasından çıkan kızlar sıraya geçti. Hint bayrağını alarak kapıya koşuyorlar ve geri dönüyorlar. Turist kızlar da arada koştu. Bu beş-on dakika kadar sürdü. Kuyruk uzayınca kestiler artık. Yine hareketli Hint şarkıları çalmaya başladı. Kadınlar döküldü ortalığa, başladılar dans etmeye. Biz de Zafer Bey’in gazıyla Gülten’le birlikte kendimizi attık ortalığa. Kadınlar bize öğretmeye çalışıyorlar danslarını, aralarına alıyorlar, çok sempatikler. Hatta en son hatırladığım bir kadının kucağında havada dönüyordum. J

Dans faslı da bittikten sonra sıra geldi askerlerin gövde gösterisine. Askerler bateri eşliğinde kocaman adımlar atarak ve koşarak açık olan kapıya gidiyorlar ve kollarını kaldırıp bağırarak güç gösterisi yapıyorlar, karşı taraftaki askerlere meydan okuyorlar. Sırayla bu iş devam ediyor. Kadın askerler, erkek askerler… En sonunda yavaş yavaş kapı kapanıp, bayraklar göndere çekiliyor. Gösteri gerçekten çok ilginç ve eğlenceli geldi bana. Askerlerin iki tarafta da birbirlerine komik hareketlerle gövde gösterisi yapması anlatılmaz izlenir bir şey. Tören bitimi herkes askerlerle fotoğraf çektirip geri dönüşe geçti.

Biz de ağır ağır taksilerimize geri döndük. Burası Pakistan’a yakın olunca o ünlü süslü püslü kamyonları da daha sık görmeye başladık. Hintliler de süslüyor ama Pakistan kadar olamıyorlarmış.

Artık hava kararmak üzere. Yemeği ne zaman yemeliyiz konusu konuşuldu. Çünkü Altın Tapınak gezisi var daha. Neyse sonunda karar verildi. Şehre dönülüp Chrystal Restorantta yemek yendi. Oldukça güzeldi. Buraya özgü bir tatlı su balığı olan Amritsar Balığı yedik. Yanında da Hint birası. 21.30 gibi yemekten kalktık. Saat 22:00’de Altın Tapınakta törenler başlayacak. Yetiştik. Tapınak etrafı ışıl ışıl ve bembeyaz. Girişte ayakkabılarımızı çıkardık ve emanete teslim ettik. Suların içinden geçerek  tapınağa girdik. Her taraf beyaz mermer veeeeee büyük havuzun ortasında Altın Tapınak. Anlatacak kelime bulamıyorum. Görüntü enfes, muhteşem, nefes kesici. İnanılmaz güzel. Çarpıyor insanı fena halde. Haa bu arada herkesin kafasında turuncu bandanalar. Kadın erkek başlar kapalı olmalı ama öyle saç görünmemecesine falan değil. Tapınak kalabalık. Her sabah kutsal kitapları bir binadan törenle tapınağa getiriliyor. Yine her akşam törenle kitap yerine konuluyor. Zafer beyin deyimi ile kitabı uyutmaya götürüyorlar. J

Tapınağa uzanan bir yol var. Onun kenarında durup bekledik. Önce yeri silmeye başladılar. Bu biraz temizlik takıntılı bir din. Düşünün ki o kocaa alanda çıplak ayak geziyoruz ama her taraf pırıl pırıl. Sonra bir taht geldi. Başladılar tahtı süslemeye. Turuncu çiçeklerle süslediler, süslediler. Yerlerden alıp çiçeklerin yapraklarını yiyenler var. Tam belgesel içindeyiz. Taht ilahilerle tapınağa sokuldu. Beş-on dakika sonra Kitapla birlikte çıktı. Biz her birimiz bir tarafta çekim ve fotoğrafla uğraşıyoruz. Zafer bey hangi zamanda nereye gideceğimizi söylüyor. Biz izleyeceğiz derken biraz geciktik. Neyse kitap ilahilerle çıktı, odasına kondu. Sonra saat 11’de tapınak temizliği başladı. İnanılmaz bir şey. Her şeyi tek tek söküp siliyorlar, kadınlar altından güğümleri silip duruyor. Gece iki’de sütle yıkıyorlarmış tapınağın içini. Sigara çok fena bir şeymiş bu din için. Biz temizliği de biraz izleyip tapınaktan çıktık. Tapınağın içinde ve dışında bir sürü insan var yerlerde yatan… Bu tapınakta yirmi dört saat gönüllüler tarafından ücretsiz yemek veriliyor. Hatta belli bir kapasitede yatacak yerleri bile varmış. Ücretsiz konaklama. Burası acayip bir yer. Hindistan’da en etkilendiğim yerler arasında ilk üçe girdi bile.

Yürüyerek otelimize döndük.

  1. GÜN 31.07.2015 CUMA – AMRİTSAR

Sabah dokuz’da kalkıp otelde kahvaltımızı ettik. Menümüzde omlet ve tost var. Kahvaltı sonrası gezimiz başladı. Otelin bulunduğu sokakta ilginç eski birkaç binayı fotoğrafladık. Sonrasında ana caddeye çıktık. Yürüyerek önce Jallianvalla bağlarına gittik. Burası İngilizler’in Sihleri katlettikleri yer. Tek bir giriş noktası var. Ve o zamanlar içinde Pazar yeri varmış. İngiliz askerler, direkt sivil halka ateş açarak bir sürü insanın ölümüne neden olmuş. İnsanlar kaçacak yer bulamamış. Bazıları kendini orada olan bir kuyuya atmış. Duvarlardaki kurşun izleri onarılmadan öylece bırakılmış… Bir de minik bir müze bölümü var fotoğrafların olduğu. Burayı da gezdik. İngilizler o dönemde bazı sokaklardan Hintlilerin yürüyerek geçmelerini yasaklamış. Ancak yerde sürünerek geçebilirlermiş. O sokakların haritası da orada asılıydı. Çıkışta rengarenk türbanları ile Sih erkek topluluğu ile fotoğraflar çekildi. Sonrasında rikşalara binerek ölü yakılan yere gittik. Hindistan’ın birçok yerinde kadınların ölü yakılan yere gelmesi yasak. Malum kendilerini kocalarının arkasından ateşe atma riski var, çünkü kocası ölen kadının hayatı tam cehennem, her şey yasak ona… Ama burada böyle bir kısıtlama yok. Ölü yakılan yere doğru ilerlerken etrafta seyyar satıcılar vardı. Zencefil falan satıyorlardı. Tabi tezgahın üzerine çıkıp oturmuş vaziyette.

Ölü yakılan yere geldik. Yan yana belli aralıklarla beton bloklar sıralanmış. Birkaç tanesinde ateş yanıyor. Fotoğrafladık. Birinde yanan kafatası çok netti. İnsan bir garip oluyor tabi. Burada anlatıldığı kadar kolay değil. Sonra tam çıkmak üzereyken bir cenaze geldi. Önde ağlaşan kadınlar. Arkalarında erkekler. Donduk kaldık. İzlemeye başladık töreni. Tabi cenazeye saygımız var. Kimse fotoğraf makinesini çıkarmadı ortaya. Cenaze yakılacak olduğu beton bloğun üzerine kondu. Erkekler cenazenin etrafında, kadınlar daha uzakta. Bizim gruptan da erkekler olayı daha yakından izledi. Cenazenin yüzü açıldı. Yağ döküldü. Sonra tekrar etrafına yağ döküldü. Üzerine sandal ağacı kondu ve ateşe verildi. Kadınlar bağrışarak ağlıyorlar. Çok değişikti böyle bir töreni izlemek.

Çıkışta tekrar rikşalara binerek tapınak bölgesine geldik. Tapınağın etrafında Sihlere ait eşyalar ve hediyelikler satan bir pasaja girdik. Sonunda Hamit’e tişört almayı başarabildik. Hiçbir şeyi kalmamıştı artık. Sihlere ait türbanlar, boy boy çelik bilezikler, hatta kafası türbanlı sih bebekler satan dükkanlar. Burada alışveriş faslı biraz fazlaca uzadı. O arada Fikret Bey de kafasına bir türban sardırdı.🙂

Sonrasında yeniden Altın Tapınağa geçtik. Girişteki geniş avluda önce ayakkabılar teslim ediliyor. Sonra suların içinden geçerek tapınağın olduğu bölüme geçiliyor. Yine güzel Altın Tapınak ama geceki kadar vurmuyor insanı. İçerisi çok kalabalık. Büyük havuzun kenarında yıkanan Sihler var. Hatta bazıları minik bebekleri yıkıyorlar burada. Bir nevi arınma gibi herhalde. Bu arada geceki bandanalar yine kafamızda. Burada kafa açık gezemiyorsun. Minicik bebeklerde bile bandanalar var. Tombik kollarında da çelik bilezikler. Tapınakta sürekli ilahi okunuyor. Başlıyoruz dolanmaya. Her açıdan fotoğraf çekmeyi atlamıyoruz tabi. Tipler gerçekten çok ilginç. Yemek verilen bölüme geldi sıra. Burada her gün yirmi dört saat 50.000 kişiye ücretsiz yemek veriliyor. Bu işlerde de gönüllü olan Sihler çalışıyor kadın erkek. Her şey inanılmaz düzenli. Hiç kargaşa yok.

 

Önce yemek dağıtılan büyük salonun önünde sıraya girdik. Her birimize tabldot ve birer tas verdiler. İçeri girmeyi bekliyoruz. İçeridekiler kalkıp yer boşaldıkça sıradan alıyorlar.. Sıramız gelince görevliler içeri girmemizi işaret etti. Girdik. Masa falan mı var sanıyorsunuz. Tabi ki yok.🙂 Yerde yeniyor yemek ama öyle herhangi bir yere çökmek yok, sıralar halinde yere serilmiş ince uzun kilim benzeri örtüler var. Onlara oturarak yan yana sıralandık. Tabldotlarımız ve taslarımız önümüzde bekliyoruz. Taslarımıza su kondu. Biz hariç herkes içti. Hala direniyoruz, açık su içmeyeceğiz. Birisi ekmek dağıtıyor. Ekmek istemek için iki elin açılması gerekiyor. Sonra biri gelip mercimek yemeği dağıttı. Başka biri de helva. Sonra da pilav. İsteyenlere istediği kadar yemek veriliyor. Hadi yedin git değil yani. Hamit yemeği yedi. Ben nane molla yiyemedim tabi, ekmekle yetindim. Ekmekleri gayet güzel. Helva da güzelmiş, herkesin ortak fikri. Yemekleri yiyemesem de o havayı solumak, gerçek Hindistan’ı yaşamak müthişti. Yemeklerimizi yiyip salondan çıktık. Bizden sonra yine insanlar salona alındı. Yemek çıkışı bir bebek bulduk sevimli mi sevimli. Annesinin kucağında tatlı tatlı etrafa bakıyor. Biraz onu sevdikten sonra yolumuza devam ettik. Mutfak bölümüne geçtik. Burada kadınların bir kısmı hamur açıyor. Bir kısmı da kadınlı erkekli sac üzerinde ekmekleri pişiriyor. Gülten ve Dilek Hanım da hamurun başına geçip açtılar. Buradan sonra soğanların patateslerin soyulduğu bölümü gördük. Onlarca insan arı gibi çalışıyor. İnanılır gibi değil. Tam bir belgeselin içindeyiz. Çıkıp tapınağı gezmeye devam ettik. Su dağıtılan bölüm var. Burada da arı gibi çalışıyorlar. Kadınların bir kısmı taslarla su dağıtıyor. Kirlenen taslar, kum içinde başka bir kadın grubu tarafından temizleniyor. Evet kül gibi kum gibi bir şeye daldırıp ovarak temizliyorlar tasları. Oradan çıkıp gece kitabın getirildiği tapınağın üst bölümüne geçtik. Orada bir yerde önünde koca kitabı okuyan rahipler var. Birinin karşısına geçtik. Ben kitaba ters oturdum diye bana kızdı. Hemen düzelttim pozisyonumu. Biraz okudu, sonra kalktık. Altta müzik yapan bir grup var. Biraz onları izledik. Hava da inanılmaz sıcak bu arada. O bölümden çıkarken yine helva dağıtıyorlar. Tabi istemek için iki elini açıyorsun yine. Ben yemedim. Hamit yedi ama çok beğenmedi.

Tapınaktan çıkıp ayakkabılarımıza kavuştuk. Tüm gün yalın ayak dolaşmamıza rağmen ayaklarımız tertemiz. Tapınak pırıl pırıl çünkü. Oradan rikşalara bindik ve bir AVM’ye gittik. İki kontrol sonrasında girmeyi başardık. Burası bildiğin AVM. Medeniyete ulaştık. Önce oturup bir kahve içtik. Hamit dırlandı tabi. Gezmeden ne kahvesiymiş bu diye. Adam sürekli gezmeye programlı, oturup dinlenmek batıyor.😉

Dinlenme sonrası alışveriş faslına geçtik. Burada bildik tanıdık tüm markalar var. Ayrıca Hint kıyafetleri satan birkaç yer de var. O mağazalardan alışveriş yaptık daha çok.  Anneme ve Meltem’e birer elbise aldık. Ben de bir bluz ve iki elbise aldım. Hele son aldığım elbise Hamit’i biraz çileden çıkardı ama ne yapayım, almasam çatlardım valla. :) Fiyatlar gayet makul.

Bu akşam otelde yemek yiyeceğiz. Herkesin Türkiye’den getirdiği yiyecek bir şeyler var. Onlar ortaya dökülecek. AVM’de marketten bir şeyler alındı. Rikşalarla otele döndük. Banyo sonrası dinlenip lobiye indik. Mezeler ve rakı çıktı ortaya. Yemekler söylendi. Mutfak bölümü cam bölme ile bizden ayrılmış durumda. Her şeyi görüyoruz. Eh ortamda rakı olunca herkesin keyfi yerinde. Güzel bir akşam oldu doğrusu.

  1. GÜN 01.08.2015 CUMARTESİ – HARİDVAR – RİŞHİKESH

Sabah 5.30’da kalktık. Altıda otelden çıktık.  Taksi ile tren istasyonuna gittik. Tabi ki istasyon yine kalabalık. Peronlarda konaklayan aileler sabah uykusunda. Trenimiz maalesef rötarlı. 7’de kalkması gereken tren 7.30’da kalktı. Bu bindiğimiz tren en dandik tren. Ekspres falan da değil. Hintli halkla fazla iç içeyiz. Yine şanslıyız en iyi bölümde yolculuk ediyoruz. Trenin diğer bölümlerinde durum facia. Tren perona girer girmez bir itiş kakışla insanlar doluşuyor yer bulabilmek için. Trene biner binmez dün marketten alınan peynir ekmek ve nutella piyasaya çıktı. Kahvaltımızı yaptık. İlk bindiğimizde tren kısmen boştu. Biz de masaların olduğu yerlere geçiverdik. Sonraki istasyonda oturduğumuz yerlerin sahipleri gelince kendi yerimize geçtik. İstasyonlarda hep aynı kargaşa hep aynı kalabalık. Her istasyonda bir sürü satıcı trene doluşuyor.  Sık sık dolaşan ve “çay garam” diye bağıran satıcı da hiç eksik olmuyor. “Çay garam” sıcak çay demek bu arada. Hintli bir teyze ise yanındaki müzik çalardan yüksek sesle, iç bayıcı incelikteki bir sese sahip sanatçının söylediği Hint şarkılarını dinliyor.  Bir de ortalıkta sürekli vahşi gibi çığlık atan bir çocuk var. Hintlilerle bu kadar iç içe olmak biraz baydı artık bu yolculukta. Tren saat 15:00’i geçiyordu ki Haridvar’a varabildi. İstasyon ekstra tıklım tıklım. Her yerde oturan Hintliler var. Ortalık tam bir renk cümbüşü. Sokaklar da kalabalık. İstasyondan çıkıp oradaki bir taksi durağına bavullarımızı bıraktık. Rikşa ile Ganj kıyısına geldik. Bir festival varmış, “Bam bam bolena” festivali. Adını yanlış yazmış olabilirim. Ortalıkta turuncular giyinmiş bir sürü genç erkek. Kiminin boynunda matara gibi şeyler asılı. Kiminde ise kocaman turuncu süslü püslü tahtırevan gibi askılar. Yani benzetmem doğru oldu mu bilemedim ama başka bir şey gelmiyor aklıma. Ortalık çok kalabalık. Sokak aralarından ilerlemeye başladık. Ortalık çamur. Hava da kapalı zaten. Ama tabi sıcaktan bahsetmeye gerek bile yok di mi? Sokaklarda marihuana çeken sadular var. Bu tiplerden çok fazla görmemiştik ortalıkta. Hindistan giderek ilginçleşiyor bizim için. Bir tapınağın içinden bir sadu çıktı ortalığa. Aman Allahım tip felaket. Kemikleri sayılıyor zayıflıktan. Dişler ve saçları anlatamayacağım bile. Ama her şeye rağmen çok güler yüzlü ve sempatik. Fotoğraf çektirdik her birimiz. Para alınca gıkları çıkmıyor valla. Sokaklarda ilerleyip Ganj kıyısına geldik. Renk sarı- kahve. Nehir kenarında da bol bol festivalci tipler var. Yağmur başladı bu arada. Biz de oradaki bir kafeye girdik. Türkiye’de olsa kapısından geçmeyeceğimiz bir yer aslında. :) Ne yemeli burada diye bakındık bayağı bir. En sonunda patates kızartmasında karar kıldık. Kafenin kapısında da komik bir tip oturuyor. Kafenin ciniymiş. Onunla da fotoğraf çektirdik. Karşımızda köprü var. Festivalciler bir o yana bir bu yana dolanıp duruyorlar. Beklerken çıkıp fotoğraf çektik. Yemeklerin gelmesi bir Hindistan klasiği olarak oldukça geç oldu. Yemek faslından sonra tekrar geri yürüdük. Ortalık fena kalabalık. Belli bir yerden tekrar rikşa ile bavulların durduğu yere gitmemiz lazım. Ama hiçbir rikşacı almıyor. Biri kabul etti. Tek bir şartla. Hepimiz tek rikşaya binersek, deli mi ne! Rikşa beş, bilemedin altı kişilik. Biz dokuz kişi tek rikşaya bindik. Tabi herkes üst üste ama gülmekten katılacağız. Sonunda ezile ezile taksi durağının oraya geldik. Durağın yanındaki dükkandan bidi aldık. Bidi minik Hint sigarası. Tek yaprak sarılmış ve iple bağlanmış. Değişik… Taksiye bindik ve Rİşikeş’e doğru yola çıktık. Normal yol kapalı. Yalvar yakar adam dağ yolundan götürdü. Ama şoför yine bir çılgın. Bu festivale rastlamamız iyi mi oldu kötü mü tartışılır durumda.. Sonunda otele vardık. Otelimiz Divine Resort. Hemen Ganj manzarası önünde terasta fotoğraf çektirdik. Odamıza çıktık. Ganj manzaralı, kocaman pencereli bir oda. Pencere önünde oturup keyif yapmak için minderler var. Biraz odada dinlenip manzaranın keyfini çıkardık. Rişikeş Ganj’ın doğduğu yere çok yakın. Hİmalayalar’ın eteklerinde muhteşem bir yer. Ben pencereleri açmaya korkuyorum, maymunlar girebilirmiş. Burada da maymunlar her yerde. Dinlenme ardından yemeğe indik. Bu bölgede yemek tamamen vejeteryan. Yumurta bile yok. Yemekte adını hatırlamadığım bir şeyler yedik, fena değildi.

Bu arada festivalin amacını öğrendik. Hikayesini aklımda kaldığınca yazacağım. Efsaneye göre bir gün dünyadaki tüm sular zehirlenmiş. İnsanlar içmek için bile temiz su bulamıyormuş. Bunun üzerine tanrı Şiva’ya gidip yalvarmışlar. Şiva da tüm suyu içine çekmiş bu yüzden rengi maviye dönmüş. Suyu vücudunda temizleyerek geri vermiş insanlara. Ancak bu zehirli sulardan kendi de etkilenmiş. En çok da üreme organı. Burası fena kızmış. Şiva’nın bu organının adı lingham ve çok da kutsal. Burada her şey lingham. :) Her yerde karşınıza çıkıyor. İşte geldik festivalin amacına. Hindular her sene Ganj’ın sularından alıp boyunlarındaki mataralarda taşıyıp Şiva’nın linghamını soğutmaya geliyorlarmış. Kilometrelerce yürüyerek çok uzun yollardan geliyormuş tüm bu insanlar. Baktığınızda etrafta su taşıyanlar genelde 15-20 yaş arası genç erkekler. Suyu linghamın üzerine dökerek soğutuyorlarmış onu. Su taşırken de sürekli bom bom, bom bom diye bağırıyorlar.

Yemek yedikten sonra kısa bir Rişikeş turu attık, ancak her yer kapkaranlık ve kapalı. Geri dönüp odalarımıza çekildik.

  1. GÜN 02.08.2015 PAZAR – RİSHİKESH

Sabah güzel manzaralı odamızda uyanıp biraz cam önü keyfi yaptık. Ben camı açmaya biraz tırstım ama Hamit pek takmadı maymun tehlikesini. :) Terasta, orda – burda her yerde maymunlar var. Bizdeki kedi köpek gibi, burada da maymun ve sincap. Gördüğümüz tek kedi Varanasi’deki otelin terasındakiydi. Kahvaltımızı da otelin manzaralı büyük salonunda yaptık. Daha sabah olmasına rağmen uzaktaki köprünün üstünden geçen turunculu insanlar karınca sürüsü gibi görünüyor. O kadar insan bi o tarafa bi bu tarafa ne diye dolanır ki. Dök suyunu git evine. Kahvaltı sonrası tura başladık. Hava kapalı. Ama tabi ki de sıcak.

Önce otelin yanındaki tapınağa gittik ve Şiva’nın linghamının hikayesini dinledik. Lİngham’la fotoğraf da eksik kalmadı tabi ki. Sonra yavaş yavaş aşağıya inmeye başladık. Dar ve yokuşlu, sadece yayların geçtiği bir yolda sağlı sollu dükkanlar var. Gümüş ve çeşitli taşlar satan dükkanlar. Onlara uğraya uğraya merdivenli bölümden aşağıya indik. Orada Zafer Bey’in bayılacaksınız dediği birkaç dükkan vardı. Oralara baktık. O kadar da bayılmadık. Fiyatları çok uygun değildi bence. Onların yanındaki başka bir dükkanda daha güzel şeyler bulduk. Nepal işi tişörtler vardı, onlardan aldık. Bu arada Hamit de başka yerlere daldı. Gömlek bakıyor. Toplanma vakti geldi. Hamit ortada yok. Ben biraz panikledim. Zafer Bey onu aramaya gitti. Bu arada diğerleri de köprünün yanındaki kafeye yerleşti ve zencefilli çay içti. Neyse Hamit bulundu. Biz de sonunda onlara katıldık. Bu arada yağmur yağmaya başladı. Kendi başına gezerken bir de kendini kutsatmış bizimki. Alnında bir turuncu boya geziyor. Kafenin kapısındaki satıcıdan bir de bileklik aldı. Hamit’te bir takım değişimler var, hımmmm… :) Kafenin yanındaki duvarda çok güzel bir grafiti vardı. Gülten’le onun fotoğraflarını çektik. Sonra kafeden çıkıp köprüden geçtik. Köprü kalabalık. Karşı tarafta minicik meydanımsı bir yer var. Biraz daha kalabalık. Orada da incik boncuk satan satıcılar var. Seda’ya Şiva’nın gözyaşları kolyesinden aldık. Sonra yolda ilerlemeye başladık.

Rişikeş şahane bir yer. Festival dolayısıyla yollar kalabalık. Yemyeşil yolda yürümek, Ganj Nehri ve Himalaya’lar muhteşem. Yolda ilerlerken gördüğümüz şemsiyesinin altında çömelmiş tuvaletini yapan sadu amca çok komikti. Sonra Ganj’ın kenarına indik. Kumsalda ilerledik. Ganj’a ayaklarımız soktuk. Buz gibi. Tabi ki bol bol bol fotoğraf. Tam biz Ganj’ın keyfini sürerken sadunun biri yarı çıplak, popo falan meydanda Ganj’a yıkanmaya geldi. Zafer Bey’le konuştular, tokalaştılar  falan. Sonra tabi onunla da fotoğraflar çekildi. Ardından adam Ganj’a girip başladı yıkanmaya. Başka bir tip de kayaların üzerine uzanmış mışıl mışıl uyuyor. Zannedersin adam Hilton’da kalıyor.

Ganj kenarında oyalandıktan ve ayaklarımızda da olsa buz gibi soğuğunu hissettikten sonra tekrar dükkanların olduğu bölümlere geldik. Bugün oldukça büyük bir zaman alışverişle geçiyor. Girdiğimiz mağazalardan biri Nepal ürünü etekler, elbiseler, şalvarlar satıyor. Tabi bayıldım. Tam sevdiğim tarz şeyler. Bunları Türkiye’den almaya kalksak 10 katı fiyat öderiz. Bir sürü etek ve şalvarın yanında bir de sırt çantası aldık. Dükkandan çıkınca başka bir dükkana girdik. Burada da yelekler satılıyor. Keçeden yeleklerdi sanırım. Ama daha çok yaşlıların giyeceği tarzdan bir şeyler. Biz o arada başka dükkanlara baktık. Burada festival için gezinenlerin üzerine aldığı sarılı kırmızılı örtülerden aldım. Bir de yine burada yapılan, buraya özgü şallardan aldım. Zaten çoğunlukla çeşitli örtüler, takılar, şallar ve takılar satan dükkanlar var. Yeleklerin satıldığı dükkanda fazlaca oyalanıldı. Biraz sıkıldık açıkçası. Sonra ilerleyip daha da kalabalık ve dar olan bir bölüme geldik. Ortalık turunculu bir sürü insan dolu. Bir gümüşçüye girdik. Orada eşyalarımızı bırakabilecekmişiz. Ama alacak bir şey yok gibiydi. Orada biraz dinlendik. Om işaretinin olduğu bir kolye ucu istiyordum. Ama istediğim gibi bir şey yok. Başka bir gümüşçüde gördüm. Hindistan şartlarına göre pahalıymış gibi geldi, almadım. Eşyaları gümüşçüde bırakıp yolun sonuna kadar ilerledik.

Şimdi Beatles aşramına gideceğiz. Burayı çok merak ediyorum. İz TV’de Işıl Bayraktar’ın programlarında izleyip çok beğenmiştim . Aşramın olduğu tarafa doğru döndüğümüzde marihuana çeken sadularla karşılaştık. İlerledik. Aşramın olduğu araziye giriş yasak aslında. Orman Bakanlığı’na ait bir araziymiş burası. Ama tabi ki kapıdaki görevliye biraz para verince içeri girebiliyorsun çatır çatır. Yanlış hatırlamıyorsam kişi başı 100 Rupi verdik. İçerisi yemyeşil. Yol yosun tutmuş ve iyice kayganlaşmış. Yavaş yavaş yürüyoruz. Kocaman bir arazi. İçinde farklı özelliklerde bir sürü yapı var. Burası bir de fil bölgesiymiş. Fil çıkabilirmiş. Lİngham şeklinde meditasyon odaları var mesela. Bu yapılar hep Ganj’dan çıkarılan taşlarla yapılmış. Yine etrafı yemyeşil olan taş döşeli bir yolda bol bol fotoğraf çektik. Zafer Bey hepimizin fotoğraflarını çekti. Herkes yolda ilerleyip istediği bir hareketi yaptı. Gülten’in oradaki sadu ile yürüyüş fotoğrafı da tam bomba oldu. :) Adamın bakışını hiç unutmayacağım.

Taş yoldan ilerleyip Beatles’ın konser alanı olarak kullandığı kapalı bir yere geldik. Etrafta muhteşem grafitiler var. Bayıldım ben buraya. Yıkık dökük bakımsız ama çok etkileyici. Yine bol bol fotoğraf çektik. Sonra üç-dört katlı binaları gezdik. Binaların dizaynı marihuanayı çekip, uçtuğunu sanıp da kendini balkondan atanlara uygun olarak alttaki katlar çıkıntılı şekilde yapılmış. Sonra binaların tepesindeki lingham şeklindeki çıkıntıların olduğu bölüme geldik ve tabi ki oraya da tırmandık, onların ve oradan da manzaranın fotoğraflarını çektik. Bu arazi aşramın sahibininmiş. Adam Beatles’tan sonra parayı vurmuş zaten. Ama bir takım vergi borçları falan çıkmış ve bu koca tesisi bırakmış devlete. İsviçre’ye yerleşmiş. Gezi sonrası  yavaş yavaş dönüşe geçtik. Burası benim Hindistan’da kesinlikle en etkilendiğim yerler arasında ilk üçte.

Dönerken orman içinden farklı bir yoldan ilerledik. Burada bam bamcıların kamp yaptığı yer varmış. Tüm turunculular orada. Yemek pişiren, şarkılar söyleyen, yatan, ne ararsan var… Zafer Bey de bir iki bam bam diye bağırınca coştular iyice. Kameraya çektik. Sonra onlarda fotoğraf çekmek istediler. Birkaç tane çekildi ama baktık sonu yok. Ufak ufak kaçtık oradan.

Zaman öğleden sonrayı buldu. Geri döndük gümüşçüye. Herkes  aç ve yorgun. Teras şeklideki bir kafeye çıktık dinlenmek üzere. Ama turistik mevsim olmadığı için hiçbir şey yok. Çay bile. Çıktık ve başka bir yere gittik. Bu kez bir kahve mekanı bulduk. Orada oturup hem bir şeyler atıştırdık, hem de çay içip dinlendik. Dinlenme sonrasında ben om şekilli kolye ucunu, Hamit de Meltem’e beğendiği hal halı almak üzere ilk baktığımız gümüşçüye gittik. Sonra oradaki çarşıda biraz daha oyalandık. Kahvecinin kapısında 10 yaşlarında bir kız dilek mumları satıyordu. Kız Hindistan’da gördüğüm en güzel kız. Gözler yemyeşil. Kızın da bir sürü fotoğrafı çekildi tabi ki.

Kafeden çıkınca Aarti törenlerinin yapıldığı yerin arkasındaki aşramı gezdik. Dua eden insanları gördük. Aşramdan çıkıp hemen karşısındaki tören bölümüne geçtik. Girişte kocaman maymun Tanrının bir heykeli var. Zafer Bey onun hikayesini de anlattı. Ayakkabılarımızı teslim edip yalınayak Ganj kenarındaki basamaklara yerleştik. Tören başlayana kadar etrafa bakınıp durduk. Önceden burada nehrin içinde kocaman bir Şiva heykeli varmış ama sonra bir fırtınada sulara kapılıp gitmiş.

Nihayet tören başladı. Aşramın turuncular giymiş öğrencileri müzik yapmaya başladılar. Şarkılar söylediler. Herhalde onların ilahileri oluyor bu. Öğrencilerin çoğu beyaz tenli ve yakışıklı gençler. Hindistan’da bunları toplamak zor. Demek seçerek alıyorlar. Öğrencilerin sonrasında bir kadın şarkılar söyledi. Sonra da aşramın en tepesindeki kişi – ne denir bilemedim- rahip mi demeli guru mu neyse işte, o geldi. Elinde şamdan gibi bir şey. Ateş yanıyor. Onu elinde döndürerek dumanları ile etrafını sanırım kutsuyor. Bu arada herkes ayakta. Hintliler kendinden geçmiş durumda. Ganj’a dualar ediyorlar. Ateş elden ele dolaşmaya başladı. Sonra da tören bitti. Ardından  dilek dilemek için çiçekli mumlarımızı yakıp Ganj’a bıraktık. Sönmeden ilerlerse dileğimiz olacak. Bu olayı daha caf caflı ve görsel bir şölen halinde bekliyordum ama hayallerim suya düştü. Fazla film izlemişim galiba. Üç beş mumdan başka bir şey yoktu koskoca Ganj’da.

Tören sonrası ayakkabılarımıza kavuşup dışarı attık kendimizi. Artık herkes yorgun. Ortalık tabi yine kalabalık. Köprüden karşı kıyıya geçip tuktukların olduğu bölüme doğru yürüdük. Otele yürüyerek de gidilebilir ama hal kalmadı kimsede. Tuktuklara binip otele vardık. Her zamanki Hint yavaşlığı ile geç gelen yemeklerimizi yiyip odalarımıza çekildik.

  1. GÜN 03.08.2015 PAZARTESİ – VARANASİ

Sabah kalkıp bavullarımız topladık. Öğlene doğru yola çıkacağız. Bavullarımızı aşağıya indirdik. Burada geçireceğimiz son birkaç saat. Kahvaltı sonrası önce Ganj kenarına indik.  Hamit de fırladı organik Himalaya balı almaya. İki kavanoz aldı geldi. Sonra da biz Gültenle çıktık. Son saatleri de en uygun şekilde geçirmeliyiz. Gümüşçülerden halhal ıvır zıvır baka baka merdivenli bölümden aşağıya indik. Oradaki bir dükkana girdik ve yastık kılıfı gibi bir şeyler aldık. Gülten de sandalet falan baktı. Sonra çarşıda biraz daha oyalanıp dönüşe geçtik. O daracık yolda bambamcı sürüsüne yakalandık. Kalabalık bir güruh halinde bağırarak aşağıya iniyorlar. Zar zor yukarı çıkıp otele vardık. Taksi ile Dehradun Havaalanına gittik. 45 dakikalık yolculukla Delhi İndra Gandhi Havaalanına indik. Bavulları hava alanında emanete bıraktık. Sırt çantalarımızla diğer hava alanına geçtik. Orada 2-3 saat geçirdik. Hava alanı kalabalık. Biraz mağazaları gezindik, biraz oturduk bir şeyler atıştırdık. Sonra uçağımıza geçtik. 1,5 saatlik uçuşla Varanasi’ye geçtik.

Feci bir yağmur karşıladı bizi Varanasi’de. Taksi havaalanı içinde gideceğin yere göre ödeniyor. Makbuzla dışarı çıkıp taksini buluyorsun. Bindik taksiye. Geveze bir şoför var karşımızda. Yol dar ve ağaçlık. Şoför standart Hint şoförü. Kelle koltukta gidiyoruz yine. Şehir merkezine geldik. İnip otele yürüdük. Önce ana yoldayız. Yol tahta kazıklarla ikiye ayrılmış yayalar ve araçlar için. Ortalık feci kalabalık ve keşmekeş. Sonra bir yerlere saptık. Ara yollar daracık, labirent gibi. Kendimiz gelsek asla bulamayız. Açık hava tuvaletinin yanından geçtik, lafın gelişi falan değil, resmen o daracık ve sürekli tıklım tıkış yolun kenarına pisuvar benzeri bir şey yapmışlar, geçenlere arkasını dönüp ihtiyaç gideriyorlar. Bu arada gözümüzü yerden alamıyoruz. Mayınlar her yerde. Otele vardık. Hemen yemeğe geçtik. Domatesli ve peynirli makarna ve patatesimizi yedik. Ardından odalara yerleştik. Otel çok sevimli, otantik döşenmiş. Ama lobinin olduğu yerle odaların olduğu bölüm faklı sokaklarda. :) Odamızın duvarında sevimli fil tanrı Ganeş. Ertesi güne güç toplamak için hemen uykuya daldık.

  1. GÜN 04.08.2015 SALI – VARANASİ

Varanasi’de ilk günümüz. Sabah erken uyandık. Odamız oldukça otantik. Otelimiz Ganpati Guest House. Perdeleri de çok şirin. Duvarda filli aksesuarlar. Fil tanrı Ganesh’in resmi de duvarda. Kapı kolları muhteşem, kapıdaki kocaman kilide de ayrıca bayıldık. Hazırlanıp çıktık. Kapıdan çıkarken evinin önünde oturan yaşlı teyze bize selam verdi. Kaldığımız yerden farklı bir sokakta ve bir avluya bakan evlerin de olduğu bir mekandaki lobinin yanından merdivenle otelin restoran kısmına (!) ulaşılıyor. En son gelen biziz. Akşam yemek yediğimiz teras çok güneşli olduğundan herkes aşağı bölümde.

Bir klasik haline gelen cheese toast ve black tea söyledik, ha bir de meyve salatası. Tostun peynirli olduğunu belirtmezsek ballı tost, çayı da black tea diye belirtmezsek sütlü çay geliyor. Çay  su bardağında içinde de kocaman bir çorba kaşığı ile geldi. Tabi tostun gelmesi yine uzun sürdü.

Kahvaltı sonrası bugünkü maceramıza başlıyoruz. Ne yazık ki Ganj’ın suyu çok yüksek. Tekneler çalışmıyor. Ghatlar yok olmuş durumda. Dolayısıyla çok çok istediğim tekne turu ile Varanasi’yi Ganj üzerinden görme şansımız ortadan kalktı. Sadece bu da değil, ghatlar sular altında kalınca buradaki yürüyüş de suya düştü. Mecburen ara sokakları gezeceğiz. Yola çıktık. Varanasi çok eski bir şehir. Binalar ilginç. Sokaklar inanılmaz dar. Araç olarak sadece bisikletler ve motorlar gezebiliyor buralarda. Binalar ilginç dedik ama kafamızı kaldırıp bakmak ne mümkün. Ortalık çeşit çeşit hayvanların eserleriyle dolu. :) Yürüyüş güzergahında bir mayın gören hemen arkadakileri uyarıyor. Sokaklar labirent gibi karışık ve dar. Bu sıkışıklıkta bir de ortalıktaki inekleri görmek tam komedi. Akşamki taksicinin dediği gibi etrafta bir sürü kumaş, örtü, bilezik, ıvır zıvır satan dükkan var. Tabi bunun yanında minik bakkallar, lassi shoplar ( esrar vs. satılan ve içilen dükkanlardan en çok göze çarpanı Blue lassi shop), manavlar, pan yapıp satanlar, dosa yapıp satanlar var. Tabii bir de sokakların ayrılmaz birer parçası sadular. İlk kez burada bazı kişilerin fotoğraflarını çekmemize tepki gösterdiklerini gördük. Çok da önemsemedik. :) Mesela esrar satanı kameraya alıyorum diye amca çok kızdı. Ara sokaklarda mayınlara dikkatimizi yoğunlaştırmış şekilde ölü yakılan ghat’ın olduğu bölüme geldik. Ama tabi yükselen Ganj’dan dolayı ortalıkta ghat olmayınca bir şey göremedik. Yolda giden cenazeleri, arkalarından el arabalarına yüklenmiş giden odunları gördük. Cenazeler genellikle turuncu kırmızı bezlerle örtülmüş. Buraya gelene dek de tipin biri takıldı peşimize bir türlü rahat bırakmadı. Sürekli orada çalıştığını, bir şeyler göstereceğini söyleyip duruyor. Ölü yakılan ghat’a giden yolda bir dükkanda yine kısa bir alışveriş molası verildi ve tekrar yola çıkıldı. Hava yine feci sıcak. Buram buram terliyoruz. Ara sokaklarda gezinmeye devam.

Akşam Ganj’ı kutsama törenlerinin yapılacağı yere gittik. Zafer Bey oradakilerle konuştu ve bize en önden yer ayarladı. Normalde bu tören ghatlar’da ve oldukça kalabalık şekilde olmakta. Ama şu suların yüksek olması bunu da bozdu. Ne yapalım artık, yapacak bir şey yok.

Sonrasında merkez ghat’ın olduğu bölüme yürüdük. Burası oldukça kalabalık. Sularda yıkananlar, teknenin üstünde boş boş oturanlar, turunculu bambamcılar , bize bir şeyler satmaya çalışanlar, fal bakanlar… Etrafta da yine turunculu kırmızılı örtüler satan bir sürü dükkan. Burada da bir süre oyalandık. Bu arada sıcaktan Hamit’in pantolon komple sırılsıklam oldu. İlk kez böyle bir şey yaşıyoruz.

Buradan sonra pazar gibi bir yerin içinden geçtik. Çoluk çocuk yerlere serilmiş oturan insanlar var. Sonra daha geniş bir yola çıktık. Meydan gibi bir yerde çöp yığını ve oradan nasiplenmeye çalışan inekler. Hani inekler kutsal falan diyoruz da, tamam dokunmuyorlar, yemiyorlar da insan bi de yemek verir tanrısına, çöpte yemek arayan tanrı mı olur? Gerçi ne yapsınlar, kendi boğazlarına yetişseler ineklere gelir belki sıra! Yolun karşı tarafına geçtik. Zafer Bey’in bahsettiği yoğurtçuya geldik. Küçük kil kaplarda manda yoğurdu satılıyor. Kaplar tek kullanımlık. Boşalan hemen atılıyor. Hemen hemen herkes yoğurdun tadına bakıyor. Tabi ben hariç. Yoğurtlardan birine sinek düşmüş. Satıcıya gösterilince adam birkaç hamlede parmağını yoğurda sokarak sineği alıp arınmış (!) yoğurdu Fikret Bey’e uzatıyor. Fikret bey’in değiştir değiştir demesi satıcıyı fena halde şaşırtıyor. Ne var ki canım, sineği parmağını sokup çıkardı ya.

Yine daracık sokaklarda yürüyüş. Minik bir kafede mola verdik ve soğuk bir şeyler içip kendimize geldik. Tekrar yola koyulup ana caddenin olduğu yere çıktık. Şimdi ipek pazarına gidecekmişiz. Aslında çok isteyen de yok itiraz eden de. Bizi gelip alacaklarmış Adamın gelmesi biraz uzun sürdü. Biz de etrafta dolandık. Hamit bandana arıyor ama bir türlü aradığı gibi bir şey bulamadı. Ortalıkta yine çeşitli yiyecekler, turuncu şekerler satan seyyar satıcılar var. Yolun orta bölümünde sokakta yaşayanlar, dilenciler oturmuş durumda, yolu ayıran demire astıkları örtülerin altına girerek güneşten korunuyorlar. Bunlarla asla göz göze gelmemek lazım. Oradan, oturdukları yerden  işaretle para  istiyorlar.

Adam sonunda geldi. Bisiklet rikşalara binip yola çıktık. Yine vicdan azabı. Hele ki bu sefer yol hiç de rikşa ile gidilecek mesafede değilmiş. Yola koyulduk, Müslümanların yoğun olduğu mahallelere gidiyoruz. Yolda bir sürü öğrenci ve okul servisi görüyoruz. Bunlardan bazıları direkt motorikşa şeklinde. Trafik her yerdeki  gibi facia. Gürültü de tabi ki. Motorlara binmiş aileler, anne ile baba arasına sıkışmış minicik çocuklar… Bize oldukça uzun gelen yol sonrasında gideceğimiz yere vardık. Etrafımızı tabi ki para isteyen çocuklar sardı. Mahallede elektrik kesik. Olsaydı ipek dokunan tezgahları da görecektik. Direkt dükkana geçtik. Üst kata çıkıp, ayakkabıları çıkarıp etrafa dizildik. Başladılar bize ipek yatak örtülerini göstermeye…Jeneratör çalışıyordu, ama onun da enerjisi tükenmek üzere… Uzun uzun ne yapacaklarını düşündüler. Sonunda bizi üst kata almaya karar verdiler. Çıktık üst kata, yine dizildik. O kadar yavaşlar ki. Biz zaten sıkılmış durumdayız. Örtüleri açtıkça açıyorlar. Kimsenin niyeti yok almaya. Herkes serin bir yerde oturup dinleniyor olmanın dışında olayla ilgili sayılmaz. Sonunda kumaş gösterme bölümüne geçtik. O da oldukça uzun sürdü. Burada da  Fikret Bey ve eşi biraz ilgililer. Biz de can sıkıntısından onlara yardım ettik. Sonunda iş pazarlık noktasına geldi ve ortalık biraz gerildi. Sonunda anlaşmaya varıldı. En son bölüm ipek şal faslı. Onlara da bakıldı. Buna talep daha çok tabi ki. İpek olayı sona erdi nihayet. Dışarı çıktığımızda elektrikler gelmiş, tezgahların gürültüsü etraftan duyuluyor. Yine rikşalara binip karmaşık trafiğe daldık. Gürültü patırtı, korna sesi derken şehir merkezine vardık. Aarti töreni için altıya kadar vaktimiz var. Zafer Bey isterseniz gezin, akşam bir yerde buluşalım, isterseniz otelin terasında dinlenelim dedi. Normalde gezmeyi tercih ederim ama burası için güvenemedim açıkçası. Otele gidip dinlenmekten yana kullandık tercihimizi. Saat 4.30 gibi labirent sokaklardan geçip otele vardık. Terasa çıkıp soğuk bir şeyler içip, meyve salatası yedik. Bu arada Hindistan’da gördüğümüz tek kediyi de terasta gördük. Saat 6ya doğru yola çıktık ve törenlerin olduğu yere vardık. İlk gelen bizim grup. Zaten en önü de bize ayırmışlardı. Önümüzdeki alanda uzun hasırlar serili. Önlerindeki alçak sehpalarda da çeşitli objeler var. Tüy, kase ve alakasız birkaç nesne daha.Kaselerin içine pis bir plastik bidondan  su doldurdular. Muhtemelen Ganj suyu. Birden aklımıza Zafer Bey’in Ganj suyu da içireceğim size demesi geldi aklımıza. Yooook artık! Karşıda üç kişinin resmi ve Şiva’nın heykeli. Ayakkabılarımızı çıkardık. Sandalyelerimizin altına koyduk. Tören yeri merkez ghatın yanında. Oradan da sesler geliyor. Baktık ellerinde davullar 5-6 erkek dansediyor. Biraz izledik, tekrar oturduk. Yavaş yavaş dolmaya başladı sandalyeler. Tamamen turistler var ortalıkta. Sandalyeler dolunca önümüzdeki boşluklara yere oturmaya başladılar. Bu arada zaman varken Zafer Bey ve İlhan Bey yoğurtçuya gittiler manda kaymağı almaya.. Oldukça geç döndüler. Ghat’ta dansedenlere bakmışlar ve birkaç travestiye rastlamışlar. Sonraki günlerde fotoğraflar da çıkınca epeyce geyiği yapıldı bunun. :) Tören tam başlayacağı sırada kara bulutlar geldi ve rüzgar çıktı. Bu arada bir Hindu karı koca geldi. Bir takım dinsel ritüeller yapıp, töreni izlemeye başladılar. Yağmur  tehlikesi baş gösterince törende kullanılacak objelerin çoğu geri taşındı. Resimler ortadan kalktı. Tören Rişikeş’tekinden farklı. Burada 8-10 tane genç çıkıp şarkılar eşliğinde 4 tarafa dönerek bir takım hareketler , danslar yapıyorlar. Tören çeşitli objeleri kullanılarak aynı şekilde devam ediyor. Halk aşağıdan kayıkların üzerinden bu gösteriyi izlemeye çalışıyor. Yağmur da tabi aksilik olacak ya törenle birlikte tam başladı. Yağmurlukları geçirdik üzerimize ama fotoğraf veya kamera çekimi yapamıyoruz. Ara ara çıkarıp telefonu birkaç poz çektim. Yağmurluklara rağmen yine de ıslandık. Zafer Bey, Fikret Bey’leri otele götürdü.  Yağmur canımı sıktı önceleri ama sonradan o yağmur altında da töreni izlemenin keyifli olduğunu hissettim. Tören sonuna doğru yağmur durdu. Biz de törenin bitmesine 5 -10 dakika kala çıktık. Yolda Zafer Bey’le karşılaştık. O da bizi almaya geliyormuş. Karanlık sokaklarda yine kafamız yerde yürüyerek otele vardık. Herkes çok aç. Fikret beylerin gelmesini bekleyip yemek siparişini verdik. Menümüz yine domates çorbası ve makarna… Tabi yine geç bir şekilde yemeklerin masaya ulaşması ve yenmesi. Ardından yorgun bir şekilde odamıza geldik.

  1. GÜN 05.08.2015 ÇARŞAMBA – VARANASİ

Varanasi’de ikinci ve son günümüz…Sabah yine güneşli ve sıcak. Odamızın olduğu binadan çıktık. Karşımızda çocuklar. Fotoğraflarının çekilmesi için bağırışıyorlar. Çektik, gösterdik, çok mutlular. Hemen çikolata diye bağırışmaya başladılar. Eyvah eyvah. Yanımızda var mı. Baktım geçen günden 3 tane var. Vereceğim. Kızlardan biri gitti. İkisini verdim çocuklara. Kız yok ortada. Ben de elimdeki son şekeri babasının kucağındaki minik başka bir çocuğa verdim. Arkadan kaybolan kız kardeşi ile birlikte çıkmaz mı… Meğer çikolata veriyorlar diye kardeşini de çağırmış. Nasıl vicdan azabı içindeyim anlatamam. Çantamı karıştırınca ortaya çıkan sakızları da onlara verdim. Ama bi o kadar da üzüldüm.

Otelin diğer bölümüne geçip dünkü yerlerimizi aldık. Otelin konsepti çok hoş. Her yer rengarenk, masalar, koltuklar, duvarlar hep otantik resimlerle, objelerle süslenmiş. Tam benlik. Zaten çıkmadan bütün bunların, kapı kulpları ve kilitler dahil fotoğrafını çektik. Kahvaltı menümüz malum.” Cheese toast, fruit salad, black tea”. Birisi yanlışlıkla sadece “tost” dedi, ikiletmeden yapıştırdı garson ballı kızarmış ekmeği.  Uzun ve keyifli kahvaltı faslından sonra tekrar yola koyulduk.

Yine Varanasi’nin dar ve pis sokaklarındayız. Yine otelin yakınındaki tapınak yakınında polisler. Yıllar evvel Müslümanlarla Hindular arasında çıkan bir sorun yüzünden yıllardır orada polisler bekliyor. Tapınağın fotoğrafını çekmemize de müdahale ediyorlar. Yine bir Hindu tapınağına girmek için sıra bekleyen turunculu kadınlı erkekli grupları gördük. Hindistan’ın hiçbir yerinde fotoğraf çekmemize ses çıkarmazken burada bazı tipler tepki gösteriyor. Çok ilginç tipler var kalabalığın içinde ama çekemiyoruz… Dün geçtiğimiz bir çok sokaktan tekrar geçtik. Mesela Blue Lassi Shop’tanJ. Tibetliler’in yaptırdığı Tibet tapınağına gittik bugün. İçeride rahiplerin kimi yoga yapıyor, kimi Ganj’da yıkanıyor, kimi kutsal kitap okuyor. Tabi çiçek dizenleri de unutmamak lazım. Burada sürekli tanrıları için birşeyler yapıyorlar. Muhtaçlara yemek veriyorlar, çiçeklerle düzenleme yapıyorlar, burada da boş duranı tanrı sevmiyor demek ki…

Tapınakta biraz zaman geçirdikten sonra dün gittiğimiz dükkana gittik. Yine hediyelik şal, gömlek bişeyler aldık. Sonra da dükkanın karşısındaki otelin terasına çıkıp dinlendik. Hava yine fena sıcak. Oteldeki görevli bizi biralarla karşılayınca çok mutlu olduk. Terastan birkaç fotoğraf çekmeyi de unutmadık. Sonrasında çıkıp otelimize gittik. Çıkış işlemlerini yapıp çantalarımızı alacağız. Otelin bahçesinde kapı kulplarının fotoğraflarını çektim son olarak. Sonrasında çıktık. Yolda yine fotoğrafını çekmemiz için ısrar eden okullu çocuklarla karşılaştık. Meydana kadar yürüdükten sonra taksilere bindik. Gideceğimiz yer Sarnath. Budha’nın aydınlandığı yer. Yol her zamanki gibi karmaşa. Sarnath’da gezimize kocaman Budha heykeli ile başladık. Yine köz mısırla biraz midemizi bastırdık.  yarı dolaşıp, yarı çimlere yayılıp dinlenerek vakit geçirdik. Burada bir gruba rastladık. Hepsi beyazlar giymişler. Zafer Bey onların Sri Lankalı olduğunu söyledi. Yolda yine ıvır zıvır satanlar var sıkça. Bir şey sordunuz mu yandınız. Hamit değişik şekilli kilitleri sordu ve sorduğuna soracağına pişman oldu. Fikret Bey’e yapışan çocuk akşama kadar yakasını bırakmadı. Tabi yine para isteyen çocuklar da cabası. Birisi yanlışlıkla verirse hemen diğer dilencilere de gösteriyorlar o para veriyor diye…

Buradaki ikinci durağımız Jain tapınağı. Yine tabi ki ayakkabılar dışarı bırakılıyor. Ortalıkta rahipler yok. Birisi tapınağın içinde fotoğraf albümü ile dini tanıtıyor. Anlatan tip oldukça eğlenceli, hem anlatıyor hem kıkır kıkır gülüyor. Bu din de bir başka bir ilginçlik. Hiç bir canlıya zarar vermemek temel felsefeleri. Hatta bu sebeple ağızları kapalı (sinek böcek kaçmasın diye), ellerinde süpürgelerle yerleri süpürerek canlılara zarar vermeden yürüyorlar. Dini olarak rütbeleri arttıkça da üstündekileri çıkarıyorlar. En üst mertebe çıplaklık. Tabii ki et yemiyorlar. Hatta sebzelerin de bazılarını yemiyorlar. Mesela toprak altından çıkan patates, turp gibileri yetiştirip toplarken toprak altında yaşıyan canlılara zarar verilebileceği için bunlar yasak. Cinsel hayatları da ilginç. Üç ayda bir izin varJ. Aklımda kalanlar bunlar…

Buradan çıktıktan sonra Budha’nın aydınlandıktan sonra öğretilerini paylaştığı ağacı gördük. Tabi altında kocaman Budha heykeli. Buradan çıktıktan sonra artık karnımız iyice acıkmış durumda. Oradaki bir Tibet restoranına girdik. Etraf çok iç açıcı görünmüyor ama yapacak bir şey yok. Açlık daha fena bastırıyor. Tavuklu birşeyler söylüyoruz. Tabi ki gelmesi oldukça uzuuuuun sürüyor. Neyse buna da alıştık. Yemeğimizi yedik. Taksicileri buraya çağırdık. Ama anlatmak çok zor oldu. Zafer Bey’i bırakın restoran sahibi bile anlatamıyor restoranın yerini. Halbuki indiğimiz yerin üzerinde aynı caddede bir yer ve ortalık öyle çok kalabalık değil. Bulmamak için harbi salak olmak lazım. Neyse sonunda geldiler ve tekrar Varanasi’ye hava alanına gittik. Yolu artık anlatmıyorum, her zamanki gibi…

Hava alanında geçen vakitten sonra akşam 8.30’daki uçağımıza bindik ve 1,5 saatlik yol sonrası Delhi’ye vardık. İki taksiye bölündük. Gülten, ben, Dilek Hanım ve Fikret Bey otele, diğerleri de Varanasi’ye giderken diğer hava alanında emanete bıraktığımız bavulları almaya… Taksiciye gideceğimiz yeri söyledi Zafer Bey. Adam gayet biliyormuş gibi davrandı. Ancak yolda tekrar nereye gidecektik diye sormaz mı. İşin komik tarafı İngilizce çat pat konuşan tek benim. Tekrar söyledik. Otelin kartını verdik. Neyse Pahar Ganj  bölgesine geldik. Adam Natraj Yes Please yerine Natraj restorana götürdü bizi. Tekrar söyledik. Otelin yerini bir yerlere sordu falan sonunda buldu. Neyse ki odalarımız hazır. Hemen çıktık. Bu seferki oda Cottage Yes Please’e göre daha iyi, iç içe iki oda şeklinde ve Tac Mahal konsepti ile döşenmiş biraz da arabesk bir yer. Olsun, diğerine göre çok daha iyi. Hamit’in gelmesi 1 saati geçti. Bavulları emanete bıraktığımız iyi oldu, onlarla Varanasi’de sefil olurduk ama emanet parası da az buz tutmadı. Neyse artık yapacak bir şey yok. Hemen uyuduk. Çok yoğun bir program olmamasına rağmen sıcak ve nem insanı inanılmaz yoruyor.