Category Archives: Gezi

Ortadoğu’da kabus: Lübnan 5/2/2014

Yarı yıl tatilinin ikinci haftası. 5 Şubat 2014 saat 21.00 da Sabiha Gökçen’den Beyrut uçağımız kalkacak. İlk şoku internetten check-in yaptıracağımız zaman yaşadık. Çünkü uçak gece yarısı 1’e alınmış. Beyrut buradan 1,5 saat mesafede. Normal bir saatte varacakken, abuk bir saatte Beyrut’ta olacağız. İşin daha da garibi, Pegasus sisteminde mail adresimiz olmadığ için haber de vermemişler, eğer check-in’i alanda yapmaya karar versek toplamda 6-7 saat, üstelik gecenin bir yarısı, üstelik kuş uçmaz kervan geçmez Sabiha Gökçen’de (Lounge yoksunu ya İstanbul’un koca havaalanı!), üstelik 2 yaşındaki Uras’la kala kalacağız. Bu arada sistemde cep telefonu var ama sanırım masraf olmasın diye aramıyorlar, şikayet için aradığımızda “Değişiklikleri sadece mail yoluyla haber veriyoruz” diyorlar utanmadan, prensip meselesi demek ki! Ne yapalım artık, kaderimize razı olduk. Hazırlıklar tamam, gidilecek görülecek yerler hazır.  Uras’ın  ilk koltuklu uçak seyahati. Yolculuk öncesi onu da hazırlıyoruz, uçağa bineceğiz diye.  Artık  daha bilinçli. Akşam yola çıkma saati geldiğinde Şafak Abi bizi Kadıköy’e bıraktı. İyi ki de o bıraktı çünkü Kadıköy’de eylem varmış ve biz bilmiyorduk. Minibüse binseydik yanmıştık. Hava oldukça soğuk. Neyse ki durağa varır varmaz otobüs geldi ve biz Sabiha Gökçen’e hareket ettik. Yolda Uras uyudu biraz. Sonrasında klasik hava alanı olayları, kontroller, bavul verme ve parfüm sıkmaca…

Uçakta Türk çok az. Çoğu Lübnanlı. Uçak vaktinde kalktı. Uras çok meraklı ve heyecanlı. Bakınıp duruyor etrafa. Kalkıştan sonra da uyudu. Uçak Hariri Havaalanı’na indiğinde de uyandı. Havaalanında işemler inanılmaz şekilde kısa sürdü. 2’yi çeyrek geçe gibi uçak indi ve biz 3 te oteldeki yatağımızdaydı. Pasaport kontrolleri çok hızlıydı. Çıkar çıkmaz taksiciler etrafta belirdi zaten. İlki otelimizin bulunduğu Hamra bölgesine 30 Dolar derken, ikincisi 20 dolar dedi ve biz de pazarlık yapmadan kabul ettik. Havaalanı şehre yakın mesafede. Yaklaşık 15 dakika sonrasında Hamra’daydık. Şehre gelirken balkonlarından kocaman eskimiş perdeler sarkan apartmanları gördük. Taksici önce yanlış otele götürdü, sonrasında doğrusunu buldu. Cupp yatak…

6 Şubat 2014 Perşembe:

Sabah 9.30 gibi uyandık. Otelimiz Orient Prince. 4 yıldızlı ama oldukça vasat. Dolayısıyla kahvaltı da vasat. Ama harika kruvasanlar var. Ayrıca Uras’ın karnını doyurması bizim için en önemlisi…

Kahvaltı sonrası kendimizi dışarı atacağız. Hava biraz bulutlu ama güzel.  Resepsiyona indik, harita istedik, yok. Olmama sebebini açıklamaya çalıştı ama biz anlamadık. Nerden başlamalı? İlk olarak Korniş’i sorduk. Tarif etti. Otelimiz tam Hamra’nın ortasında bir sokak içinde. Otelden çıkan komik kıyafetli bir kadın bize yolu tarif ederek gideceği yere kadar eşlik etti. Hamra hareketli bir cadde. Mağazalar, kafeler falan…Cadde dar ve trafik de yoğun sayılır. Etrafta kamuflaj üniformalı askerleri görmeye başladık bile. Hatta kadın askerin elindeki boyunca tüfek bizi bayağı şaşırttı. Uras da yürümeyi tercih etti. Ama mağaza vitrinlerinin önündeki çıkıntılara mutlaka çıkmak istiyor, tabi gördüğü tüm merdivenlere de. Kaldırım kenarındaki park etmesinler diye yapılan babaları da davul davul diye çalmadan geçmiyor. Yani normalde 15 dakikada alınacak mesafeyi çok daha uzun sürede alıyoruz. Binaların çoğu eski ve bol bol kurşun izleri taşıyorlar. Ve Beyrut’la ilgili en çok aklımda kalan görüntü balkonlarından kocaman pis ve eski püskü sarkan perdeler oldu. Tüm eski apartmanlarda bunlar var. Kurşun deliklerinin ve perdelerin yoğun olduğu birkaç binanın fotoğraflarını çektik.

P1220469 P1220470 P1220481 P1220486 P1220496 P1220500 P1220503 P1220507

Sonunda sahile vardık. Karşımıza bir lunapark çıktı, önünde de dondurmacılar… Oradan sola doğru yürümeye başladık.Uras rekor peşinde. Hiç bu kadar yürümemişti. Yol kenarındaki minik duvarda yer alan bütün deliklere ayaklarını sokmadan geçmiyor. Yolda hem eski hem yeni binalar var. Ama tabi sahil kesimi olduğundan lüks sayılabilecek binalar çoğunlukta. Lüks dediysem de öyle bizim bakan çocuklarının villaları gelmesin aklınıza, Lübnan standartlarında lüks. 10 dakika kadar yürüdükten sonra Güvercin kayalıkları göründü. Bol fotoğraf çekmece… Uras artık son demlerinde, yorgunluktan bitmiş. Zorla arabasına bindirdik bağırış çağırış. 5 dakika sonra tamam, uykunun güven veren kollarında… Bir sürü satıcı yanımıza gelip “Boat trip, boat trip” diye soruyor. Halbuki ortalıkta bot falan da yok. Sahil kalabalık. İnsanlar bol bol fotoğraf çekiyor. Manzaraya karşı sahilde kafeler var. Biraz daha ileri yürüyüp geri döndük. Birisine Solidere diye sorduk. Çok uzak, taksiyle gitmelisiniz dedi. Neyse yönünü öğrenip başladık sahilde ters yönde yürümeye. Okuduğumuz yazılarda Beyrut’un küçük bir yer olduğu yazıyordu. Yürüdükçe anladık ki evet aslında taksiye binmeliymişiz. Neyse yolda giderken hafta içi olduğu halde spor yapan bir sürü insana rastladık. Bisikletle tümleşik seyyar arabada (nasıl bir tanımsa) ekmek satan satıcıları gördük. Ekmeklere çanta şekli verilmiş ve arabanın askı gibi olan yerlerine asılmış. En ilginç görüntülerden biri sahilde mayosunun üzerine bağladığı havluyla namaz kılan adam oldu. Hava ılık ama denize girilecek kadar değil. Ama amca marsık gibi kapkara. Anlaşılan tüm güneşli günleri sahilde ve bu muhteşem kıyafetle geçiriyor. İkinci ilginç görüntü ise caddenin diğer yanındaki tank ve önünde kocaman beyaz kablolu ev telefonu ile oturan asker oldu. Böylece Beyrut’taki ilk tankı da gördük. Yürüye yürüye şehir merkezi olduğu belli olan bir yerlere geldik. Yine delik deşik olmuş birkaç binanın fotoğrafını çektik. Ara ara yol sorduk ve tarif edilen yönlerde ilerledik. Bu arada Uras uyandı tabi.

P1220524 P1220525 P1220532 P1220542 P1220553 P1220555

Yürü yürü, lüks markaların ve butiklerin olduğu bir bölgeye geldik. Orada öylece geziniyoruz. Evet çok lüks ama biraz soğuk bir ortam. Boş boş etrafa bakınırken, savaştan 1 hafta önce açılıp, sonrasında savaşta oldukça hasar görmüş olan Holiday Inn otelini gördük. Savaş sonrasında da onarılmamış. Orayı gördükten sonra Hariri’nin heykelini gördük ve hemen arkasında STOP SOLİDERE yazan kocaman pankart asılı binayı. Sanırım Hariri buralara yakın bir yerlerde vurulmuş. Işıl Bayraktar’ın prgramında izlemiştik ama tam orası mı hatırlayamadım. STOP SOLİDERE hikayesi ise -gezi yazılarında okuduğum kadarıyla – tahminimden bambaşka… Solidere Hariri’nin yakınlarının şirketiymiş. Sanırım inşaat şirketi. Ve o şirketin yaptığı binaların çevreyi çirkinleştirdiğini, dokuyu bozduğunu düşünen protestocular bu koca pankartı asmışlar.

P1220563 P1220577 P1220586 P1220601 P1220612 P1220616 P1220618 P1220623 P1220636 P1220640 P1220663 P1220666 P1220672 P1220690 P1220691 P1220692 P1220705 P1220707 P1220711 P1220712

O bölgeden yukarı doğru döndüğümüzde meydana yaklaştığımızı anladık. Yürüyerek hem saat kulesinin hem de mavi kubbeli Muhammed El Emin Camii’nin göründüğü sokağa geldik. Meydana açılan bir sokak ama bariyerlerle kapatılmış ve etrafında birkaç asker. Fotoğraf için izin istedik ve çektik. Meydana giriş yasak mı acaba diye düşünürken birkaç kişinin ileriden meydana girdiğini gördük. O yöne doğru yöneldik. Meydana açılan tüm sokaklar bariyerlerle kapatılmış durumda. Bir sokaktakinden tek tük de olsa insanlar girebiliyor. İzin istedik, geçirdiler. Meydan sevimli bir yer ama can çekişiyor. Dükkanların çoğu kapalı. Kafeler kapalı. Açık olan birkaç küçük dükkan ve kafe var. Hiç Seda’nın anlattığı gibi değil. Ortada Rolex saatiyle saat kulesi. Bol bol fotoğraf çektik. Uras da artık inmek istiyor. İndirdik tabi, sıkılmıştır çocuk. Ama tabi anında özgürlüğünü ilan edip sağa sola koşturmaya başladı. Ben kamera ve fotoğraf çekimi yaparken Hamit Uras’ın peşinde koşturuyordu. Caminin olduğu tarafa yürüdük. Caminin yakınında bir de kilise var. Ha bir de cami yanında arkeolojik kalıntılar var. Oralarda da birkaç fotoğraf çekiminden sonra tekrar caddeye çıktık. Artık feci yorgunuz. Karnımız aç. Yemek yiyecek bir yer arıyoruz. Ama yok. Nerde bu Beyrut’un ünlü kebapları, kebapçıları, falafelcileri… Bir de gezdiğimiz yerlerde gördüğümüz kadarıyla ortalıkta hiç park yok, hatta etrafta oturulup dinlenilecek bir bank bile yok. Başladık tekrar yürümeye. Hamra’ya geri döneceğiz. O tarafa doğru giderken yolda kocaman kare bir bina gördük ve başkanlık sarayı gibi bir şey olduğunu tahmin ettik ve yanılmadığımızı öğrendik. Orada birkaç fotoğraf çekerken yoldan geçen arabalardan biri müdahale etti. Burada fotoğraf çekmek yasak diye… Eh ne yapalım tamam deyip yolumuza devam ettik. Kavşak gibi bir yerde yine eski ve savaştan zarar görmüş binalar gördük ve onları da fotoğrafladık. Hamra’ya doğru gidiyoruz. Yolda kocaman bir fastfood dükkanı gördük. Adı Barbar. Çok güzel görünüyor ama oturacak yer yok, paket servis sadece. Mutsuz mutsuz yürümeye devam ettik. Yolda yine birkaç terkedilmiş bina fotoğrafı almayı da unutmadık.

P1220713 P1220715 P1220719 P1220723 P1220724 P1220731 P1220734 P1220738 P1220739 P1220746

Otelin oraya yaklaştığımızda Kebabchi diye bir yere rastladık ve daldık. İçerisi dolu. Ne yesek diye menüyü hatmettik, sonunda Halep kebabı yemeye karar verdik. Ama fiyatı pahalı, o yüzden dürüm versiyonunu denedik. Yanında da Beyrut birası Almazza. Kebap gerçekten çok lezzetliydi. Feci yorulmuşuz. Otele dönüp dinlenmeye karar verdik. Zaten saat de 3’ü buldu. Otelin karşısındaki küçük bakkaldan bira aldık ve geçtik otele. Biz bitik durumdayız ama Uras cin gibi. Neyse Uras’la boğuşarak biraz ben biraz Hamit uyukladık. Biralarımızı içtik. Televizyonda olan tek Türk kanalı Show. Alternatifsiz izlemeye başladık. Ertesi gün için plan yapmalıyız. Byblos, Jeita, Harissa üçlüsünü yapabilirsek yarın yapalım diye düşünüyoruz. Hamit lobiye indi turlarla ilgili bilgi almak için. Birkaç tane tur firmasının kağıtlarını inceleyip lobideki görevliye aratmış. Ama saat daha 5 iken çoktan kapatmışlar. Turlar da sabah erken başladığından ertesi gün için planlar suya düştü sanırım.

P1220754 P1220765 P1220770 P1220773 P1220781 P1220789 P1220790 P1220791 P1220796 P1220797 P1220805 P1220808 P1220813 P1220817

Ne yapsak ne etsek diye başladık düşünmeye… Çıksak mı çıkmasak mı derken bir çıkıp hava alalım, Hamra’da gezinelim, falafelci bulursak yiyelim dedik. Çıktık, Uras anında uykuya daldı. Cadde kalabalık, cıvıl cıvıl… Yine sahil yönünde yürüdük. Hediyelik satan küçük bir dükkan görüp içine girdik ve fiyat sorduk. Çıktık. Ortalıkta falafelci falan da yok. Ama hediyelikçinin çapraz karşısında Cafe Hamra var. Güzel ve büyük bir kafe. Beyrutlular arasında da oldukça popüler sanırım. Açık olan bölüme geçtik. Eh Beyrut’a kadar gelip nargile içmeden dönmek olmaz. Nane ve limon karışımlı nargilemizi istedik. Yanında ne sipariş verdik peki??? Tabii ki beyaz kahveJ Aaa o da ne mi diyorsunuz? Biz de sevgili Işıl Bayraktar’dan öğrendik. Siparişi verdiğimizde garson onun bize uygun olmadığını söyledi. Nasıl yani diye diklendim ufaktan. Nasıl bir şey olduğunu tarif etti az buçuk. Biz de 2 tane yerine tadımlık bir tane sipariş verdik. Pişman mıyız? Tabi ki hayırJ Gelelim yazıyı okuyanlara beyaz kahveyi tarif etmeye… Burada Işıl’dan alıntı yapayım çünkü tarife tam uyuyor. Sıcak suya karıştırılmış alkolsüz kolonya gibiJ Evet evet aynen öyle… Bakmayın adının kahve olduğuna içinde kahve mahve yok. Bildiğin sıcak sulu kolonyaJ Nargilemiz, beyaz kahvemiz derken Uras da uyuyorken  bayağı keyif çattık… Nargile az buçuk başımı döndürdü. Kafeden çıktık ve Uras uyandı. Otele döndük ve yanımızda getirdiğimiz börek gibi ıvır zıvırlarla akşam yemeği olayını hallettik. Bir gece önce de uykumuzu alamadığımızdan erkenden uyuduk. Neyse Uras da arıza çıkarmadı.

P1220822 P1220823 P1220825 P1220828 P1220829 P1220832 P1220833 P1220834 P1220837 P1220838 P1220839 P1220842 P1220848 P1220856 P1220865 P1220868

7 Şubat 2014 Cuma

Bu sabah biraz daha erken uyandık. Hemen kahvaltıya çıktık. Bugün bize omlet de yaptılar. Kahvaltı çok zengin değil ama dediğim gibi kruvasanlar güzel. Uras kahvaltı sonrası salonda günlük koşturmasını yaptı. Arka masadaki ailenin kızına da laf atıp sarktı biraz. Odaya indikten sonra hazırlandık. Önce tur meselesini halledeceğiz. Sonra da tekrar şehir merkezine ineceğiz. Tur şirketi zaten otelin olduğu sokakta. Orada turu satın aldık ertesi gün için Byblos – Harissa – Jeita kişi başı 40 dolar. Orada Hamit uçak  için check- in’i de yaptı. Tüm bu süre içinde Uras resmen kudurdu. Kendini sürekli yere atıp yatıyor. Zor tuttuk sıpayı. Sonunda zarzor arabasına oturttuk ve yola çıktık. İlk olarak tekrar meydana gidip Seda’nın siparişi Al Rifai’den kuru baklava alacağız. Meydana inerken dün de gördüğümüz savaştan zarar görmüş binaların, güzel ama oldukça yıpranmış apartmanların olduğu sokağa saptık. İlginç gördüğümüz binaları çekmeye başladık. Lime lime perdelerle kapatılmış balkonlar, mermi izleri ile dolu apartmanlar çok ilginç. Sabah saatleri olduğundan ortalık tenha. Hava da oldukça iyi. Bu sokaktan mı dönsek ne yapsak derken bir üst sokaktan döndük. Sokakta bir duvarla karşılaştık. Duvara eski eşya olarak ne bulurlarsa asmışlar ve inanılmaz sevimli olmuş. Duvarın üstünde eski panjurlar, aynalar, lambalar vb. Hemen fotoğrafladık. Önce benim, sonra Hamit’in fotğoraflarını çektik . Karşısında oturan esnaf da çekin çekin diye gayet dostça bizi teşvik etti. Kameraya da çekin dediler hatta ve çektik tabi atlar mıyız. Sonra aşağı inmeye başladık. Birkaç yer daha çektik. Sonra bir camiye denk geldik. Kocaman bir cami. Onu da çektik ve olanlar oldu. Siyah montlu, siyah pantolonlu iki tip geldi yanımıza. Kamerayı çıkarmamızı istediler. Hamit çıkardı. Başladılar bakmaya. Hamit belki kaçabiliriz düşüncesiyle biraz ileride trafiğin olmadığı bir yerde duracağını söyledi ama bırakmıyorlar. Geldiler peşimizden. Başladılar tek tek fotoğrafları sildirmeye. Hamit delirdi. O arada orada duran askerlere seslendik durumu anlattık ama ne fayda. Onlar da adamlardan yana. Kadın askerle biraz konuştuk. Burada sürekli bombalar patladığından halkın çok korktuğunu, fotoğraf çekmek için izin kağıdı almamız gerektiğini söyledi. Ama biz turistiz ve bebekli bir aileyiz, böyle casusluk mu olur falan dedik ama dinletemedik. Adama kalsa tüm Beyrut fotoğraflarını sildirecek. Dün akşamki fotoğraflara gelince Hamit tamam artık falan dedi. Sustular. Başka kamera var mı dediler. Yok dedi Hamit. Neyse benim kamerayı görmemişler ve çok şükür ki üzerimizi aramaya kalkmadılar. Oradan uzaklaştık. Ama ben çok fenayım. Elimi çantama atıp kamerayı çıkarmak istemiyorum artık. Kollarım uyuşuyor fena halde.

P1220873 P1220912 P1220913 P1220914 P1220916 P1220921 P1220925 P1220926 P1220927 P1220930

Meydana geldik. Yine ortalık bomboş. Yine kapalı olan bir yerlerden nöbetçi askerlerin izniyle meydana girdik, yine dükkanlar kapalı. Ortalıkta şekerci falan yok. Kapanmış meğerse çoktan. Orada bir cami daha gördük. Tarihi bir yer. Meydandan çıktık yürüyoruz. Kendimizi Cimayze’de bulduk. Gece yaşamının kalbi burada atıyormuş. Ama gündüz bir halt yok. Dümdüz yürüdük. Bir başka popüler mekan Aşrafiye’ye gitmeye karar verdik. Birine sorduk, bilmiyor, çok komik. Herhalde telaffuzumuzdan dolayı anlamadı. Sonunda bir kadın anladı ve tarif etti. Sonra bir başka adama daha sorduk. Aşrafiye çok büyük bir yermiş. Aşrafiye’nin neresine diye sordu bize. Biz de bilmiyoruz ki  bir yer. Abdel Vahap Restoran’ın olduğu yer dedik biz de…Adam tarif etti, biz de o yöne doğru gittik, ama bayağı yorulduk. Uras da biraz uyudu yine. Ortalıkta ne bir park, ne bir bank dinlenmek için. Saat daha 11.30 gibi. Yemek için de erken sanki. Abdel Vahap’ın yerini keşfetmeden planı değiştirdik. Otele dönmeye, dönerken yolda Barbar’dan falafel almaya karar verdik. Akşam da önce Güvercin kayalıklarına gidip güneşin batışını seyredeceğiz, oradan da taksiyle Abdel Vahap’a…

P1220931 P1220936 P1220943 P1220959 P1220966 P1220969 P1220976 P1220980 P1220981 P1220984

Sabahki olay sonrasında Hamit tutturmuştu ben illa o duvarı çekicem diye…  Karnıma ağrılar giriyorL Tekrar  üst geçidin olduğu meydanın üst kısmındaki yere geldik. Hamit tabi inat, tutmak mümkün mü… Biz caminin oradan değil de biraz daha üstünden daldık tekrar mahalleye. Ortalıkta yeşil bayraklar, siyah bayraklar… Belli ki oralar Hizbullah’ın falan mekanı. Ve biz yine oralarda 2 yaşında çocukla geziyoruz. Hamit oradan mıydı buradan mıydı derken, yine benim itirazlarıma rağmen birkaç fotoğraf çekti. İtiraf ediyorum ben de aslında onu caminin oradan uzaklaştırmak için biraz yolu şaşırttım. Mahalle aralarında gezerken cuma zamanı olduğunu anladık. Camiler ve karşılarında tanklar ve askerler… Cesaretin son noktası. Bir bomba patlasa bok yoluna gideceğiz. Ama ben bu tehlikeyi  gezerken  açıkçası farketmedim. Sonradan düştü jeton, ne yaptık biz böyle diye… Hamit de bir caminin yakınında tüp kamyonunu görünce işkillenmiş. Sonrasında başka mahallelere daldık. Haa bu arada çok şükür ki duvarı bulamadık.

Gezdiğimiz , daha doğrusu Hamra’ya çıkmak için uğraştığımız yerlerden biri Sanayeh’di. Hamra diye bin kişiye yol sorduk. Sonunda doğru yolu bulduk. Barbar’dan falafellerimizi alıp, otele döndük. Uras dahil hepimiz falafeli çok sevdik. Sonrasında da biz uyuklamaya çalıştık, Uras boya yaptı, az buçuk kudurdu. Tabi uyutmadı.

Akşam üzeri olunca yine çıktık. Hamra’dan yürüdük. Sahile indik. Bu sefer de yolda Uras uyudu. İyi de oldu. Dünkü gibi gitmeye kalksaydık, gece yarısı varırdık Güvercin kayalıklarına. Akşam üstü de ayrı güzel gerçekten.. Bir sürü fotoğraf çektik. Bir ara bi baktık, Uras efendi kalkmış, battaniyeyi kaldırmış bize bakıyor.Çıkardık çocuğu, banka oturdu. Arka tarafta oyuncak satan bir seyyar satıcı vardı. Kaldırıma salmış gezinen tavşanı, şarkı söyleyip zıplayan topu. Uras görünce ‘Aaa, aaaa aaaa diye bize gösterdi. Sonrasında da başladı oyuncakları seyretmeye… Herkes manzaraya bakıyor, bizimki dönmüş arkasını oyuncaklara bakıyor. Güneş battı, gitme zamanı geldi. Uras başladı arızaya… Oyuncakları seyredecekmiş. Biraz bağrındı ama ne yapalım, geçtik karşıya, bir taksi durdu, fiyat sorduk, hatırlamıyorum ama galiba 10 Dolar dedi. Haa bu arada bugün ilk paramızı da bozdurdukJ Taksici anormal bir fiyat söylemeyince hiç pazarlık yapmadan bindik. Trafik sıkışık. Farklı bir yoldan gittik. Abdel Vahap aslında meydana çok uzak olmayan bir yerdeymiş. Ya yer yoksa diye biraz korkmuştuk ama erken saatte gidiyor olmak içimizi rahatlatıyordu. Sonunda geldik, kocaman ve şık bir mekan ve sadece birkaç masa dolu. İçeride köşede güzel bir masaya kurulduk. Ama ödeyeceğimiz fiyat konusunda biraz şüphelenmeye başladım. Neyse aldık menüyü bakıyoruz. Hiçbir şey anlamadık ki, Garsona sormaya çalıştık. Garson Türk olduğumuzu anlayınca başka bir menü getirdi. Yaşasın TürkçeJ İçli köfte, Lübnan usulü Humus, pirzola, kebap ve tabi ki arak söyledik, Uras ‘a da ayran. Onun öncesinde çiğ fıstık gibi bir şey geldi. Adını garsona sorduk ama şu an hatırlamıyorum. Humus mu muhteşem, içli köfte mi muhteşem. Arak mı muhteşem, etler mi muhteşem… Her şey süperdi. En sonda  da Lübnan usulü künefe söyledik. Künefe de süperdi. Bizimkine göre çok daha hafif, kadayıf yerine de sanki irmikten yapılmış gibiydi. Ama gerçekten çok güzeldi.

P12205721 P1220992 P1220994 P1220995 P1220999 P1230009

Restorandan çıktık, otele döneceğiz, Başladık yürümeye… Yine meydanın üst kısmına çıktık. Nereden geçebiliriz diye bakınırken, bir askere yol sorduk. Askerin de canı sıkılmış herhalde, başladı konuşmaya… Nerden geldiniz? Niye Lübnan’a geldiniz? Ama dostça sohbet.  Sabahkilerle ilgisi yok. Uras’ı sevdi, adını sordu. Türkiye’den geldiğimizi söyleyince Erdogan Erdogan dedi. Biz de yaaa evet Erdogan dedik manalı manalı… Sonunda tekrar yola koyulduk ve 15 dakika kadar yürüyüp otele vardık ve tek Türk kanalı Show’a mahkum kalarak uykuya daldık.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Sabah erkenden kalkıp, hemen kahvaltıya indik. Bir şeyler atıştırıp yola çıktık. Hemen otelin sokağındaki tur şirketine gittik. Saat 7.30. Bindik midibüse. Bekle bekle bekle… Neyse sonunda yola çıktık.  Bizden başka bir de Mısırlı 3 kişilik bir aile var. Önce sahildeki bir otele gittik ve İspanyol bir aileyi aldık. Tam fıkra gibiyiz. Çıktık yola. Rehberimiz olan kadın birkaç dil biliyor ama hepsi azar azar. Sahilden gidiyoruz. İlk önce Byblos’a gidiyoruz. Yol yarım saat kadar sürüyor. Hava gayet açık. Sabahın kör vakti Byblos’dayız. Küçük sevimli bir sahil kasabası. Rehberimiz süre verdi, görülecek yerleri tarif etti. İskeleye indik, küçük ve gayet sevimli. Sonra geri döndük, hediyelik şeyler satan küçük sevimli dükkanlar var, ama Hamra’daki yer kadar ucuz değil. Orada bir de Fosil müzesi var. Müze dediğimiz de minik bir dükkan. Bazılarını satıyorlar, bazılarını sergiliyorlar. Balık fosilleri Byblos dağlarından çıkıyormuş. Gezinip bir de minik fosil satın aldık. Hemin de sertifikalıJ Bu arada Uras tam formunda, durduğu yerde durmuyor. Arabasından indirdik ama yine de azgınlık son noktada… Byblos sokaklarında geziniyoruz. Sabahın körü olduğu için ünlü balıkçı Pepe’de de balık yiyemedik. Biraz hayal kırıklığı oldu. Topu topu 3 aileyiz ama insanlar bir türlü toplanamadılar. Rehber de kaybolacağız diye panik halinde genelde. Sonunda yine otobüsteyiz, Uras yola çıkar çıkmaz kafasını koydu ve uykuya daldı. İkinci durak Harissa. Teleferikler çalışmıyormuş. Mecburen otobüsle tırmandık. Çıktık tepeye. Otobüsten inince Uras uyandı tabi. Ama kucağımdan inmeyi reddetti ve Harissa’daki Meryem Ana heykeline kucağımda çıktı. Sonucunda da günlerce ayağımın altında uyuşma meydana geldi. Manzara güzel. Ama muhteşem olduğunu söyleyemem. İşte turistik aktivite olarak Harissa turunu da tamamladık. Tepesinde, altında fotoğraflarımızı çektik. Uras ortalıklarda koşturdu. Sonunda tekrar otobüse doluştuk. Sıra geldi gezeceğimiz son bölgeye,  Jeita Mağarası. Mağaraların olduğu yere giderken, yolda bir ara otobüs durdu. Rehber oradaki marketten birşeyler alacak sanırım. Hemen geliyorum dedi. Bir baktım ki az ileride Al Rifai. Beyrut’ta bulamadığımız kuruyemişçiyi Jeita yollarında bulduk. Hamit jet hızıyla fırladı. Önce markete kafasını uzatıp rehbere haber verip Al Rifai’ye daldı . 3 paket kuru baklavayı kapıp jet hızıyla otobüse geri döndü. Neyse böylece Seda’ya verdiğimiz sözü de tutmuş olduk.

P1230018 P1230019 P1230027 P1230028 P1230035 P1230037 P1230041 P1230043 P1230048 P1230049 P1230056 P1230068 P1230069 P1230080 P1230089 P1230092 P1230104 P1230105 P1230106

Geldik mağaralara.Biz biletler turun içinde sanıyordu ki hiç de öyle değilmiş. Arap kazığı yedik böylece. Çatır çatır paramızı ödedik giriş biletleri için. Belki de biz yanlış anladık bilemiyorum.  Burada yukarı çıkmak için kısa bir teleferik yolculuğu yaptık. Mağaralar 2 tane. Okuduğumuz yazılardan kış aylarında alttaki  mağaranın su yükselmesi sebebiyle gezilemediğini öğrenmiştik. Çünkü burası teknelerle geziliyor. Üstteki mağarayı gezdik. Oldukça uzun olan mağaranın sadece 500 m’si ziyarete açık. Fotoğraf kesinlikle yasak. Girerken kamera ve cep telefonlarını kilitli dolaplara bırakmamız gerekiyor. Yürüyerek mağarayı gezdik. Evet çok güzel bir mağara. Ama yine de önceden mağara ile ilgili okuduğum yazıların biraz abartılı olduğunu düşünmeden edemedim. Gümüşhane’de gezdiğimiz Karaca Mağarası hiç de buranın altında kalmaz. Turu tamamlayıp aşağı inmeyi planlamıştık. Biraz da etrafta oyalandık. Bir baktık. Minik bir tren geldi. Turistleri aşağıya taşıyor. Bindik biz de Uras tabi bayıldı bu duruma. Aaa bir de baktık ki tren bizi alttaki mağaraya getirmiş ve mağara ziyarete açık. Hemen kameraları bırakıp içeri girdik. Bu arada Hamit beni şaşırttı fotoğraf çekmek için inat etmemesiyle… Tekneye bindik ve 10 dakikalık kısa bir tur yaptık. Evet bu da güzel bir mağara… Tekneyle gezdiğimiz ikinci mağara bu. İlkini Küba’da gezmiştik. Sonrasında tekrar otobüsteyiz. Rehberimiz olan kadın beğenip beğenmediğimizi Türkiye’de de böyle mağaraların olup olmadığını sordu ve o da Neden Lübnan’a geldiniz diye sordu. Demek kendileri de çok şaşırıyorlar bu kadar turist gelmesineJ. Bizim akşam 5’e 6’ya kadar süreceğini sandığımız tur 2.30’da bitti. Otele yakın bir yerde indik.

P1230108 P1230113 P1230114 P1230118 P1230120 P1230123 P1230135 P1230137 P1230155 P1230156 P1230157 P1230167 P1230169 P1230170

Ve Hamit’in duvar aşkı depreşti. Tutturdu gidelim çekelim diye. Yok dedim dinletemedim, inat. O zaman ben Uras’la otele gideyim, sen git çek fotoğrafları, gelirken de yiyecek bir şeyler al dedim. Biz Uras’la otele döndük, ama aklım Hamit’te. Son anda başını derde sokmasından korkuyorum. Elim kolum uyuşuyor yine. Ne gerek varsa bu saçmalığa… Otelde vakit bir türlü geçmiyor. Sonunda saat 4’e doğru Hamit elinde falafel torbasıyla geldi, ama kamerasını ve telefonunu kaptırmış vaziyette… Önce inanmadım ve kafa buluyor sandım. Ama cidden yakalanmış. Tabi şok içindeyim. Olayı artık burada Hamit’in ağzından ayrıntıları ile dinliyoruz.

———————————-

Önceki gün gittiğimiz yolu hatırlayabildiğim kadarıyla takip ederek yine yukarıdan ulaştım duvarın olduğu yere… Çevredeki ilginç evlerin fotoğraflarını çektim. Daha ikinci fotoğrafta kart doldu. Zaten aslında gitmeden kartı değiştirmeyi düşünmüştüm ama unutmuştum. Kartı çıkarttım, bir şey dürttü sanırım ki diğer kartların da durduğu fotoğraf makinesi çantasının fermuarlı gözü yerine yan cebime koydum. Yeni kartı takıp onunla fotoğraf çekmeye devam ettim. Duvarın olduğu yere gelmiştim ve onun da fotoğraflarını çektim.Caminin olduğu yere inmezsem bir şey olmaz diye düşünüyordum ama bir anda önce bir sonra ikinci tip yapıştı ve kamerayı istediler… Çektiğim fotoğrafları siliyorum falan dedim ve zaten yeni olan karttaki tüm fotoğrafları gerçekten sildim ama dinlemeyip caminin oraya götürdüler beni. Hatta bir ara aşağı inmektense makineyi kapıp yukarı doğru koşsam mı diye düşündüm ama o kadarı yemedi artık.  Ben fotoğrafları sildiğimi falan anlatana kadar dün dalaştığımız adam da gelmesin mi…  Tabi tam şüpheli olduk bu sefer… Fotoğraf makinesi, cep telefonu, cüzdan hepsi bunlarda… Resmi geçit şeklinde sürekli başka birileri gelip sorular soruyor… Tehdit ediyorlar… Üstümü, ceplerimi arayacaklar diye ödüm kopuyor… Hem üç gündür çektiğimiz tüm fotoğraflar gidecek hem de yalanlarım tam tesçillenecek… Yanımdan da hiç ayrılmıyorlar ki… Neyse birisiyle konuşurken yan cebimdeki SD kartı önce arka cebime oradan da pantolon kemerinin altına sokuşturuyorum. Hemen arkasından da başka biri gelip ceplerimi sıkı sıkıya arıyor, kılpayı yırttık şimdilik…

İçlerinden bir tanesi biraz olsun ılımlı, bir şey olmaz falan diye yatıştırıyor, su getirtiyor… Ona “hiç değilse telefonu versinler” falan diyorum. Benim için çok önemli olduğunu söylüyorum. Bir iki gidip geliyor. Cüzdanı veriyorlar. Telefon ve kamerayı birisi alıp motosikletle uzaklaşıyor. Benimkine ısrar kıyamet yine, yine gidip geliyor. Fotoğraf ve diğer dosyaları kontrol edeceklerini söylüyor. Akşam gel, bir şey yoksa alırsın diyor. Birkaç kez üsteliyorum, verecek misiniz diye, merak etme diyor. Tamam deyip ayrılıyorum.

Akşam 9 diye konuşmuştuk, 8:30’da oradayım. Benimki beni görüp gülerek geliyor yanıma. Gel bir şey iç diyor. İstemem sağol diyorum. İlle yemek ye diye köşedeki lokanta-büfe görünümlü yeri gösteriyor, yine teşekkür ediyorum. Biz konuşurken bir araba yanaşıyor, kullanandan başka kimse yok, şöför diğer tarafta kalmış, uzanıp bizim taraftaki camı açıyor. Kamera ve cep telefonum ön yolcu koltuğunda… Uzanıp veriyor ve özür diliyor. Benim adam İngilizceye çeviriyor. Ben de ona “Ben özür dilerim, yaptığım saçmaydı” falan diyorum. O da arabadakine bunu çeviriyor. Gideceğim yere bırakmayı da teklif ediyor ama ona da teşekkür edip reddediyorum. Ve uçarak önce Barbar’a, sonra da falafel dürümleri ile otelimize varıyorum. :) 

———————————-

Akşam 9’da çağırmışlar veririz telefonu ve kamerayı diye… Hayatımızda geçen en zor 5 saat. Zaman inanılmaz yavaş geçiyor. Zaten o falafeli mi yedik, dayak mı yedik belli değil. Zaman biraz geçsin diye dışarı çıktık. Hamra’da dolandık. Küçük hediyelikçiden magnet ve snowball  aldık. Başka hiçbir şey istemiyor canımız. İkimiz de suskunuz. İkimizin de canı sıkkın. Otele döndük, ama saatler gerçekten geçmiyor. Boşver gitme dedim, dedim ama Hamit bu dinler mi?

Saat 8 oldu, Hamit çıktı. Kafamdan bir sürü şey geçiyor. Ya Hamit’i de götürürlerse, ya bişey olursa diye. Eh pilotların kaçırılması sadece birkaç ay önce olmuştu. Ne yaparız diye kafamda kara kara bulutlar geziniyor. Zaman daha da akmaz hale geliyor. Ne yapmalı bilmem ki. Saat kaç olunca telaşlanmalıyım. Ya dönmezse ne yapmalıyım??? Kafamda deli sorular, dilimde sürekli dualar…

Saat 20.40. Hamit döndü. Oooooooooohhhhhhhh…. Kamera ve telefonu kurtarmış. Karşılıklı özür dilemişler. Hatta yemek ısmarlamak istemişler. Nasıl bir rahatlama anlatamam.

Ama artık ülkeme dönmek istiyorum. Tüm bu yaşadıklarım ben de cidden çok kötü etkiler bıraktı. Bir an önce kurtulmak istiyorum bu aptal yerden. Sanki herkes Hizbullahtanmış ve sanki her an başımıza bir şey gelebilirmiş gibi geldi.

Sabah uçak erken saatte. Check in’leri yaptırmıştık. Sabah 4 te kalktık. Hamit’in akşamdan ayarladığı taksi geldi. Bu arada biz uyuduktan sonra Hamit taksinin yarım saat erken gelmesini söylemiş. İyi ki de öyle yapmış. Zifiri karanlıkta bindik taksiye ama adam ısrarla fiyatı söylemiyor, telsizle merkeze soruyor ve bekle deyip duruyor. Artık ikinci bir olayı kaldıracak durumda değilim. Neyse ki sonunda yanıt geliyor ve normal bir fiyat söylüyor.

Ve sıra geldi hava limanı çilesine. Beyrut yolcularına duyrulur. Yaptırdığınız check in’e güvenmeyin. Kaç tane kontrolden geçtiğimizi gerçekten hatırlamıyorum.Ve tabi ki o kadar yavaşlar ki. 10 dakika geç gitsek 2 saat önce orda olmamıza rağmen uçağı kaçırabilirdik. Pasaport kontrolü ayrı bir çile. Tabi ki bizim sıranın olduğu memur en gıcığı ve en yavaşı. Hamit durur mu? Delirdi yine. Bu arada Uras uykusuzluk durumundan huysuzluğun son noktasında. Omboya binelim diye deli gibi tutturdu. Uyumuyor da susmuyor da sürekli mızırtı halinde. Hamit’in telaşı yine işlerimizi biraz zora soktuJ Biz Urasla kendi sıramızda beklerken o başka sıraya girdi. Çıkış damgası bastırttı. Tam bizi yanına çağırdı, adam kabul etmedi. Hadi bakalım tekrar bizimle sıraya girdi. Bu arada önümüzdeki sıra yürüse de yürümeyen Amerikalı’ya kıl kaptı. Neyse geç kalma bahanesi ile Amerikalı’nın önüne geçtik. Damgaları bastırdık, ama tabi ki Hamit’inkinde zaten damga var ve hala sırada. Memur bu durumdan işkillenmez mi? Durdu, baktı, sordu, yerinden kalktı gitti sordu geldi, of , off,offff…Neyse sonunda geçtik. Uçağa çok az vakit var. Ama bu son anları değerlendirip Al Rifai’den ve onun yanındaki baklavacıdan kuru baklava ve arak almayı başardık. Tabi Soygür ailesinin kaderi olarak yine koşturarak uçağa binmeyi de. Ve sonunda uçak havalandı ve kurtulduk Beyrut’tan. Bir daha mı? Aslaaaaaaaaa…

YILAN YILINDA MAO’NUN ÜLKESİ: ÇİN

22/06/2013 Cumartesi (İstanbul → Beijing/Pekin)

Sekiz ay öncesinden satın aldığımız Çin turumuzun zamanı geldi nihayet… Tüm günümüz hazırlık detayları ile geçti. Dün gece Uras uyuduktan sonra bavullarımızı hazırlamıştık. Bugün de son rötuşları yaptık. Uçağımız gece 00:35’de. Akşam saat 9’a doğru evden çıktık, metrobüsle Yenibosna’ya oradan taksi ile Atatürk Havalimanı’na… Biraz gerginiz. Uras’la hiç bu kadar uzun uçak yolculuğu yapmadık ve taa Çin’e gidiyoruz. Bakalım bizi neler bekliyor.

P1180739 P1180704 P1180635 P1170213 P1150985

Havalimanı kalabalık, çok fazla Arap geziniyor ortalıkta beyaz entarileriyle. Chek-in yaptırıp Kappa Tur görevlisinden tur programı ve Çin’e giriş-çıkışta doldurup vermemiz gereken formları hem de doldurulmuş şekilde teslim aldık, aferin Kappa’ya… :) Bu arada Uras şimdiden bağımsızlığını ilan edip arabasını boş alanda sürmeye başlıyor. Önden görenler şaşkınlık hatta abartırsak dehşet ifadesi ile bakıyor çünkü arabayı arkadan iten bizim cüce hiç görünmüyor ve araba sanki kendi kendine gidiyor. Mecburen bizimkini kapıp arabasına oturtuyoruz, kıyamet kopuyor tabi…

Pasaport kuyruğuna giriyoruz ama bizimkinin sesi gittikçe daha da artıyor. Herkes kendince akıllar veriyor, kimisi siz öne geçin falan diyor ama demeyenlerin de önüne geçmemek için bekliyoruz. Neyse ikinci kontrole gelmeden uyuyor bizim küçük adam. Sonunda İş Bankası lounge’ındayız. Ben bir bardak Baileys içene kadar Hamit üç bardağı götürmüş… Bilmesem uçaktan korkuyor diyeceğim… :)

Uçağa binerken Uras uyandı… Önceden talep etmemize rağmen pusetten yararlanamadık, en öndeki birkaç koltuğa takılabiliyor sadece. Zaten puset için 11 kg. sınırı varmış, bizim minik dana 13 kg. Girişte durumu anlattığımız başhostes uçağın dolu olduğunu, sadece bir ya da iki yerin boş olduğunu ve o yerler dolmazsa yardımcı olacağını söyledi. Uçak kapılarını kapatır kapatmaz da bir host yanımıza gelerek boş koltuk numarasını söyledi ve birimizin oraya geçebileceğini belirtti. Yanımızda Çinli genç bir çocuk var. Ona anlatmaya çalıştık ama onun İngilizcesi bizden de beter, hiç anlamadı. Hamit çocuğa gel gel diye işaret etti ve boş koltuğun yanına götürüp işaretlerle “burası benim yerim, sen burada oturur musun?” deyince çocuk “oo, ok ok” dedi ve böylece Uras’ı ortamızdaki koltuğa yatırıp 10 saatlik şahane yolculuğumuza başladık.

Uras’tan sonra ben de uyudum, yemek servisinde uyandım, ızgara köfte fena değil… Uçağa bindiğimizde koltuklarımızda bulunan metal kutuların içinde kulak tıpası, göz bandı, dudak kremi, çorap, terlik falan var. Ben ilgilenmedim ama multi-media seçenekleri de iyi ve Hamit epeyce film izliyor. Gayet konforlu sürüyor yolculuk…

23/06/2013 Pazar (Birinci gün) Pekin (Beijing Liaoning International Hotel)

Saat 7 gibi Uras uyandı. Kahvaltı servisi de başlamıştı… O da bizimle birlikte birşeyler yedi. Sonra biraz huysuzlandı, o arada bir koku da gelince kaka yaptığını düşünerek bebek bakım masası da olan tuvalete götürdük. Fakat tuvalete bir kişi zor sığdığı gibi portatif masaya da Uras zor sığıyor bile denemez. Neyse ikisi içeriden ikisi dışarıdan (Hamit’inkiler) dört elle zar zor değiştirdik altını ama kaka yapmamış… Yerimize oturduktan 15 dakika sonra asıl koku neymiş gördük. Bu kez gerçekten yaptı bizimki ama bir daha o saçma tuvalete gitmeden kendi koltuğumuzda yaptık operasyonu.

Türkiye saati ile sabah 9:00’da (yerel saat 14:00) havaalanına indik. Çinli görevliler gelmediği için 15 dakika kadar kapılar açılmadı. Sonrasında boşaldı uçak ve uzun pasaport kuyruklarından görece en kısasına girdik. Tabi ki en uyuz görevli bizimki. Diğer kuyruklarda aynı hizada beklemeye başladıklarımız çoktan çıkıp gittiler, bizim sıramız gelemedi bir türlü. Sıra gelince neden bu kadar yavaş ilerlediğinizi anlıyorsunuz hemen, Çin’in en suratsız insanı olan kadın, bir pasaporta bir sahibinin yüzüne bakıyor ve bu işlemi 5-10 kez tekrarlıyor. Sanırsınız girişi bilgisayara değil beynine yapıyor ve on sene sonra görse hatırlayacak şekilde hafızasına kaydediyor. Neyse geçtik sonunda ve önceden rehberimizin ve Kappa Tur’un verdiği bilgi gereği bir kat aşağı inip bagajları almak için bir trene bindik. Tek istasyonluk bir yolculuktan sonra bavullarımıza kavuştuk ama uçağa binerken verdiğimiz Uras’ın arabası yok ortada… Hamit onu sormak için görevli birini buluyor, görevli yürüyen bandın baş kısmında yere çizilmiş sarı bir kare ile işaretlenmiş “limit dışı bagaj bekleme noktası”nı gösteriyor. Orada beklerken köpekli polisler köpeğin çantasını koklaması ile onun çantasını açtırıyorlar ve yasak olduğunu söyledikleri elmaları alıyorlar, neyse ki muzları görmüyorlar çünkü muz Uras’ın cankurtaran gıdası… :) Aynı görevliler, ortada kimse kalmadığı için tüm kalanlara sarmış olacaklar ki ardından bana da geliyorlar ama bende birşey bulamıyorlar. Birazdan bir görevli elinde kapalı haldeki çocuk arabasını getirip “bu mu?”diye işaret ediyor Hamit’e ve 15:15 gibi dışarı çıkarak rehberimiz Can Yolaç’la buluşup grup halinde otelimize doğru yola koyuluyoruz.Hava açık ve sıcak, sıcaklık bir yana Pekin’de her zaman böyle açık olmazmış hava, kirlilikten dolayı genelde puslu olurmuş. İki yanı ağaçlı, geniş bir yol, trafik yoğun, üstelik bugün Pazar…

Saat 16:00 gibi otelimizdeyiz, büyük ve güzel bir otel. Lobide Uras koşturup uçakta atamadığı enerjiyi atıyor. Ardından odamıza çıkıp biraz dinlenip bavullarımızı açıyoruz. Bir saat sonra yemek için aşağı iniyoruz. Grubumuz 25 kişi ve bırakın bu turu, rehberimizin …… turu ve şu ana dek gelen en küçük gezgin Uras… Can Bey sürekli ilgileniyor ve bir ihtiyacımız olup olmadığını soruyor.

Otellerde sadece kahvaltıları ediyoruz, öğlen ve akşam yemekleri değişik restoranlarda veriliyor. Bir binanın üst katındaki restoranın girişi oldukça şık. Bu ve bundan sonraki tüm yemeklerdeki konseptle ilk kez burada tanışıyoruz: Sekizer kişilik servis açılmış yuvarlak masalar, masanın ortasında daha küçük bir yuvarlak cam var ve dönebiliyor. Herkesin önünde küçük bir tabak, iki çubuk, bunları kullanamayanlar için çatal, çorba için porselen kase ve yine porselenden derin bir kaşık , bardak, yeşil çay için de fincan. Genelde bir sürahide sıcak yeşil çay oluyor, isteyen yemekten önce önündeki fincana koyup şekersiz çayını içiyor, hiç benlik değil. Ortadaki döner tablaya yemekler birer ikişer servis ediliyor. Tablayı (kural mıdır bilmiyorum ama genelde saat yönünde) çevirip istediğiniz yemeği önünüze denk getirip tabağınıza istediğiniz kadar alıyorsunuz. Önce pilav geliyor. Pilav? Haşlanmış tuzsuz pirinç mi demeli? Çin mutfağında ekmek diye birşey yok ve bu lapa genelde ekmek niyetine geliyor. Onu çeşitli sos ve diğer yemeklerle süsleyip öyle yiyorlar… Tavuklu, etli ve ille de bol soslu, genelde tatlı yemekler birer ikişer geliyor tablanın üstüne… Sarımsaklı börülceyi beğendim. Biz çubukları bir iki denemenin ardından bırakıp çatala yatay geçiş yapıyoruz. Tabaklar pasta tabağı boyutunda. Çorba çoğunlukla yemeğin sonunda geliyor. Buradaki çorba jölenin sulandırılmışı gibi, biz beğenmedik ama grubun genelde hoşuna gitti. Çin mutfağında sanırım tatlı diye birşey yok, belki de yemekler ondan genelde tatlımsı, yemeğin sonunda kavun ve karpuz geldi.. Bir de yemeklerimize bir bardak bira ya da meşrubat dahil… Uras yemek boyunca uyudu.

İlk Çin yemeği maceramızı atlattıktan sonra ekstra tur olarak food market ve olimpiyat stadı turu var ama hem Uras hem de biz çok yorgunuz.  Food marketi çok görmek istememize rağmen gözümüz yemiyor, sonra gidebiliriz belki diyoruz ama sonrasında da gerek yağmur gerekse yoğun program izin vermiyor bu yılan, çiyan, akrep kızartmalarının satıldığı yere gitmemize. Can Bey’in söylediğine göre bunlar gerçekte halk tarafından tüketilmiyor, turistik olarak sergileniyor ve sadece gençlerin iddialarına konu oluyorlar, yersin-yiyemezsin şeklinde… Grubun çoğunluğu tura giderken biz odamıza çekilip uyumayı tercih ediyoruz.

Uyku? Bizim gözlerimiz kapanıyor ama Uras cin gibi… Türkiye ile 5 saat fark var ve biz akşam yemeğimizi yerken Uras Türkiye saatiyle öğlen uykusunu uyudu, nasıl azıyor, azgın kara sinekler gibi odada bir o tarafa koşuyor bir bu tarafa… Kuduruyor, bağırıyor, çağırıyor, buz kabının ağzını açık kapıyor, odanın altını üstüne getiriyor. Saat 9, biz Hamit’le acınası bakışlarla izliyoruz olayı… En sonunda direncimiz kırılıyor ve 10:30’da doktorumuzun bu tip durumlar ama özellikle uçaktaki azma ihtimaline karşı önerisiyle yanımıza aldığımız Atarax’dan küçük bir ölçü içiriyoruz. 11:30’da Uras, ardından da biz uykuya dalıyoruz.

24/06/2013 Pazartesi (İkinci gün) Pekin

Saat 7:00’de uyandırıldık. Hazırlanıp kahvaltıya indik. Kahvaltı fena değil, hatta oldukça iyi… Çeşitli ekmekler, kruvasanlar, kek çörek çeşitleri, yumurta ve meyve var… En zayıf nokta peynir, bazı otellerde tek çeşit var, bazılarında o bile yok.. Burada üçgen peynirlerden var sadece… Uras’a omlet yedirdik, biz de diğerlerinden yedik ve her ihtimale karşı yanımıza da birşeyler aldık… Karpuz kahvaltının da vazgeçilmez öğesi.. Tabi Uras’ın da… Kahvaltı sonrasında yine ortalıkta koşturuyor, çiçeklerin yanına gidip “titi” diye hepsini tek tek tanıyor. 8:30 gibi otobüsteyiz. Hava kapalı ama sıcak. Bugün Çin Seddi’ne gidiyoruz.

Çin Seddi’ne giderken yolda Çin usulü bir sağlık merkezine uğruyoruz. Çin’e özgü krem ve ilaçları satmak için şova benzer bir tanıtım yapılıyor. Bu tür satış noktalarına uğramak şartıyla belli indirimler alınıyor anladığımız kadarıyla, bunlara uğramadan turu yapmaya kalkarsanız çok daha pahalıya mal oluyor… Bizi grup olarak sınıf gibi bir odaya alıyorlar, dizili sandalyelere yerleşiyoruz. Can Bey’in özellikle istediği ve komik bulduğu Çinli gelip önce en önemsedikleri ürün olan ve en çok yanık tedavisinde kullanılan mucize merhemi tanıtan şovuna başlıyor. Şovun en başında demir bir zinciri yaktığı ocağın üstüne ısınması için koyuyor… Sıra ile o ve diğer krem ve ilaçları tanıtıyor, gerçekten komik bir adam… O arada Uras da zincir gibi ısınmakta… Arkada duran görevli kızın verdiği ıvır zıvırlarla oyalanıyor. Çin turunda klasikleşen (genelde otobüse biner binmez) “memeee, meemeeee” haykırmasını gerçekleştirdikten sonra kucağımdan inmiyor ve beni de oturtmuyor. O arada zincir de iyice kızmış durumda. Şovmen Çinli zinciri alıyor ve çıplak eliyle kızan kısmı yavaşça avuçluyor. Coss diye bir ses, duman ve yanık kokusu… Sonra yanık bölgeye mucize kremi sürüyor. Aslında tam iyileşme için yarım saat gerekliymiş ama bizim çok zamanımız olmadığı için 10-15 dakika sonraki halini gösteriyor, hemen hemen hiç iz yok… Bu gösteride fotoğraf makinesi ve kamera ile çekim yapmak yasak… Muhtemelen insan hakları konusunda sorun çıkmaması içindir bu önlem… Çok üzücü bir durum, üç kuruşluk krem satılacak diye adamcağız o acıya maruz kalıyor. Kesinlikle insanlık dışı…

En sonunda Uras’ı daha fazla zaptedemeyerek dışarı çıkıyoruz. Biz dışarıda oyalanırken tur ahalisi alış-verişlerini yapıp otobüse biniyor. Uras otobüse biner binmez yine klasik “memeeee” çığlıklarını atıp sonrasında uykuya daldı… Bir süre sonra Çin Seddi’nin Pekin’e en yakın gezi bölgesine ulaştık. Burası Pekin’e 40-45 kilometre kadarmış. Ama burada ne çıkmak için teleferik ne de inmek için muhteşem görüntülerini izlediğimiz kızaklar yok. Onlar biraz daha uzak (65 km.) başka bir bölgede mevcutmuş ama teleferik için bir saat kadar kuyruk bekleniyormuş… Uzaklık ve bekleme programı aksatacağı için buraya geliyormuş bizim tur… Keşke oraya gitseydik…

P1150697 P1150755 P1150800 P1150801

Minik kuzu uyanmak zorunda çünkü Hamit onu kanguru ile taşıyacak, ıvır zıvırları da sırt çantasında. Hava oldukça puslu, fotoğraflar çok da istediğimiz gibi olamayacak… Araçların girebildiği bölgede tişört, magnet vs. hediyelik eşyaların ve yiyecek içeceklerin satıldığı tezgahların arasından geçip başlıyoruz surların iç kısmındaki merdivenleri tırmanmaya… Belli aralıklarla nöbetçi noktası gibi bölümler var, her bir bölüme geldiğinizde uçsuz bucaksız sonraki bölümler çıkıyor karşınıza… İlk bölüm çok kalabalık… Yukarılara tırmandıkça kalabalık azalıyor… Turdakiler bizim, biz onların fotoğraflarını çeke çeke ilerliyoruz. Fotoğraf makinesi de kamera da genelde bende… Sonradan baktığımızda görüyoruz ki Hamit’in tüm fotoğraflarda ağzı açık, nefes nefese kaldığından herhalde… :) İlerledikçe turdakiler de “siz bu halde çıkıyorsanız biz de çıkalım” diye geliyorlar… Bir noktadan sonra sonu olmadığını anlayıp geri dönmeye karar veriyorsunuz zaten… Biz de inişe geçtik ama iniş çıkıştan da zor oluyor. İlkokuldan beri duyduğumuz bir yerde olmak çok güzel tabi ama beklediğim kadar görkemli değil… Yüksekliği 6-8 metre, çevresindeki doğal yükseklikleri de gözönüne alınca öyle haşmetli bir görüntü yok… Dağ tepe aşarak binlerce kilometrelik seti, hem de o zamanın koşullarında yapmak tabi ki inanılmaz birşey ama beklentiyi fazla yüksek tutmuşuz ki biraz hayal kırıklığı yaşadık. Barbar (o da biz oluyoruz) akınlarına karşı binlerce kilometre duvar, ama boyu 6-8 metre, cücük. :) Uzaydan görünen insan eliyle yapılmış tek yapı olduğu masalı yalanlanalı da çok oldu zaten…

P1150811 P1150843 P1150850 P1150874 P1150877 P1150856P1150920

İnişi tamamladıktan sonra hediyelik eşya satılan tezgahlara bakıyoruz. İngilizce olarak “Çin seddine tırmandım” yazan tişörtlerden alıyoruz Uras’a uzun pazarlıklar sonucu 40 Yuan’a… 1 TL 3.23 Yuan, yani tişört yaklaşık 12 TL. Normalde Çin’de bu tür yerlerde inanılmaz pazarlıklar dönüyor, etiket yoksa pazarlık serbest gibi bir durum var ve söylenen rakamın onda birinden falan başlanıyor… Ama buradaki kadın Çin’li mi değil nedir, çok az indirdi, pazarlığa da devam etmiyor, kesip atıyor… Grubun eksiklerini beklerken Can Bey Uras’ın fotoğraflarını çekiyor ve Çin’in Facebook’u dediği bir siteye yüklüyor. Çin’de Facebook engelli ve onun yerine kendileri bir site kurmuşlar onu kullanıyorlar. Çin Seddi üstünde kanguruda pek huysuzlanmayan Uras acısını aşağıda çıkartıyor ve bir oraya koşuyor bir buraya, yakalayabilirsen yakala…

Tekrar doluştuk otobüse ve öğlen yemeği yiyeceğimiz restorana doğru yola koyulduk. Gelen pilav müsveddesini çorbayla soslandırıp Uras’a yediriyoruz. Karpuz servisi yapılınca da hepsini bırakıyor sadece karpuz yiyor. Yemekten sonra Yazlık Saray’a gidiyoruz. Kocaman bir bahçe içinde ve yapay bir göl kıyısındaki sarayı gölde yüzen ejderha modeli teknelerle izliyoruz. Açılır açılmaz altı kişilik kadınlar grubundan bir teyzemiz başlıyor ağdalı bir Türk Sanat Müziği parçasına… Tamam sesi idare eder, belki eğitim falan da almıştır da öyle ağır şarkıları bir de öyle nağmeli söylüyor ki, Çin’de, Yazlık Saray bahçesindeki yapay gölde, ejderha kafalı bir teknede, çok absürt bir durum…

P1150960 P1150985 P1150995 P1160020

Tekne bizi bir yerde bıraktı. Orada yarım saatlik gezinti ve fotoğraf molası… Etrafta fazla ilginç birşey yok. Uras da arabasından indi ve o da yürüyüşe katıldı. Gezi yazılarında okuduğumuz pantolonun ağı tamamen açık (tuvalet kolaylığı için) çocuklardan ilkini de burada görüyoruz. Uras’tan biraz daha büyük bir çocuk, pipi-popo açık şekilde dolanıyor… Uras da çocuğu pek seviyor, buluşma saati geldiğinde yaka paça zor götürdük, kıyameti kopardı… Bu arada parkta Uras’a inanılmaz bir ilgi var, çekik gözlü olmayan büyüklere alışmışlar da bebek pek görmemişler anlaşılan, herkes birbirine gösterip fotoğrafların çekiyor… Beklerken Uras’a yoğurt aldık, tatlımsı ve daha sulu, kamışla içiliyor. Uras epey bir kısmını içtikten sonra kalanını da biz içiyoruz. Buluşunca serbest zamanda gördüğümüz koridoru gösteriyor Can Bey, üstü çardak gibi kapalı 750 metrelik bir yol, yağmurlu havalarda hanedan rahatça yürüyüşünü yapsın diye yapılmış. Aslında gerçek yazlık saray başka bir yerdeymiş ama savaş sırasında çok büyük hasar görünce burayı inşa edip eskisini de olduğu gibi bırakmışlar. Bu arada Hamit yoğurt kabını götürüp depozitosunu almak için ayrılıyor, grup diğer taraftan hareket ediyor, Hamit şaşkın şaşkın aranırken ben seslenince koşarak geliyor ve gruba yetişiyoruz.

Bugünkü son durağımız da inci satış mağazası. Can Bey “orada bakın ama Shangay’dan alırsınız, daha uygun” diyor. Önce uzun uzun inci hakkında bilgi veriliyor. Beyaz, siyah, pembe, gümüş, krem, yeşil gibi renklerde olabilirmiş. Gerçek inciyi birbirine sürtüp ele sürünce tozu çıkar ama kendisi zedelenmezmiş. En makbulü yuvarlağa en yakın düzgün şekillilermiş. İnci kremlerini de tanıtıyorlar, turun hatunları inci kremine çok ilgi gösteriyorlar… İnci alan oldu mu bilemiyoruz çünkü biz Uras’la turalıyorduk. Ardından 100 Yuan’lık ve bir alana bir bedava bileklikler gösterdiler. Hemen hemen tüm kadınlar aldı. Tabi ben de… Ama üç tane alan biriyle birlikte dördüncüyü aldım ve 50 Yuan’la kurtardık. :)

İnciciden sonra akşam yemeği için bir binanın üçüncü katında ve aynı tarzda bir restorana gittik. Niyetimiz yemekten sonra dün kaçırdığımız food marketin olduğu Van Puching’e gitmek. Ama maalesef yağmur iyice şiddetini artırdı. Kös kös otele dönmek zorunda kaldık. Odada biraz zaman geçirdik, neyse ki Uras dünkü performansı sergilemedi de normal bir saatte uyuyabildik.

25/06/2013 Salı (Üçüncü gün) Pekin

Sabah yine kahvaltıda Uras’ı zaptetmek zor, yemek mi yiyoruz dayak mı belli değil! Omlet yedi beyefendi. Sonrasında harekete kadar otelin lobisindeki geniş alanda koşturup durdu… Otobüs adet olduğu üzere zamanında kalkamıyor, bekle ki tamamlansın grup. Hava yine kapalı. Can Bey’in dün yaptığı uyarı ile odalarda bulunan şemsiyeleri hemen hemen herkes yanına almış. İlk durağımız Çin’in bir başka vazgeçilmez ürünü olan ipek alışverişi için bir imalathane. Tabi alışveriş öncesi ipeğin nasıl elde edildiğini, elde edilen ipekten nasıl yorgan ve başka ürünler yapıldığını gösterdikleri bir şov var. Kavanozların içinde ipek böceğinin tüm yaşam evrelerini gösteren durumları var. Kozaların kaynar suya atılıp katledilen böcekçiklerin içinde bulunduğu kozadan çıkan küçücük ipek her tarafından bir anda kadınlar tarafından çekiştirilerek bir yorgan büyüklüğüne gelirken incecik bir katman oluşuyor. Onun gibi yüze yakın katman üstüste konulduğunda da inanılmaz hafif bir yorgan oluyor. İddiaya göre yazın serin kışın sıcak tutuyormuş. Kışa diyeceğim yok da yazın serin tutması için yorganın altına klima koymak lazım, tamam dışarıdaki sıcağı içeri geçirmesin de vücut sıcaklığını ne yapıyor acaba! :)

Grup burada pik yaptı, yorgan almayan bir tek biz varız herhalde… İpek nevresimler acayip pahalı, öyle ki ipek nevresim alana yorgan hediye ediyor mağaza… Yorganın fiyatı 700 Yuan, 220 TL falan işte… Pahalı sayılmaz belki de buradan taşımaya değeceğini düşünmüyoruz. Biz Uras sayesinde yarı içeride yarı dışarıda zaman geçiriyoruz. Onca zaman geçti, hala yorgandan çıkamadık ki üst kattaki tekstil bölümüne sıra gelsin. Çin’de zemin kat yok zaten, yani pratik olarak tabi ki var da onlar 1. kat olarak adlandırıyorlar zemini… Uras hiç bırakmıyor ki giysilere biraz bakayım… Can Bey’e “daha ne kadar buradayız?” diye soruyorum, insanların alışverişine bağlıymış. Sitem ediyorum “yok kremdi, yok inciydi, ipekti derken alışverişten başımızı alamıyoruz ki şehri gezelim” diye.. “Haklısınız ama buralara gitmek zorundayız, yoksa tur fiyatları ikiye katlanıyor” dedi. Çin’li yetkililer bunları şart koşuyorlarmış. Hamit de müdahil oluyor tabi konuya, “tamam gidilsin ama bir süre konsun, yoksa kimse kendi kendine çıkmıyor ki” diye… İşin garibi bizden başka itirazı olan yok gibi, bir tek Tülay ve Cihan adlı bir çift var, onlar da çok memnun değil bu kadar zaman kaybından ve bizim gibi ipek yorgan da almamışlar. Tülay’da öğretmen, Ankara’da, bizim kafada, gezmeyi çok seviyorlar ve gidecekleri yere iyice çalışıp gidiyorlar… :) Ama fazla iddialı, anlatımlarda rehberden önce söylemeye çalışıyor her ayrıntıyı… :)

Neyse sonunda millet ellerinde paketli, vakumlu birer ikişer yorganla geliyor istemeye istemeye… Beklerken Can Bey’e buraya kadar geldik, pekin ördeği yemeden döneceğiz, bari bir yer önerin de kendimiz yiyelim” demiştik. Biraz kem küm etti, yerel rehber Michael’a soralım, bir yer önerir dedi. Bu arada Çin’de herkese daha okul yıllarında İngilizce öğretmenleri bir de İngilizce isim verirmiş ileride batılılarla iş yaparsa kolaylık olsun diye. Michael’ın da sekiz aylık bir oğlu varmış, telefonundan fotoğraflarını gösterdi, Uras’a da gösterdi tabi, bizimki de “bebek, bebek” diye telefondaki resmi öptü… :) İpekçinin tam yanında bir restoran var, pekin ördeği de yapıyormuş, akşamüstü tekrar bu bölgeye geleceğiz, burada yiyebilirsiniz diyor Can Bey…

İpek muhabbetini atlattıktan sonra dünyanın en büyük meydanı olan Tianenmen Meydanı’ndayız. Burası geceleri girişe kapatılan bir yermiş, çünkü meydanda Mao Zedong’un mazolesi var, aynen Lenin gibi o da mumyalanmış. Sabahtan öğlene kadar ziyaret edilebiliyor. Üzerinizde hiçbir eşya (çanta, telefon, fotoğraf makinesi, video kamera vs…) olmadan, kuyruk halinde ve hiç durmadan, tıpkı Lenin’in mazolesinde olduğu gibi bir taraftan girip mazolenin etrafından dolaşıp diğer taraftan çıkıyorsunuz. Che ve Lenin’den sonra Mao’yu da görüp Kutsal Üçleme yapmak istiyoruz ama biz ipekçiden kurtulup gelene kadar saat olmuş 11:30… Sabahın erken saatlerinden itibaren çok fazla kuyruk oluyormuş. Koca meydan insan kaynıyor zaten. Pekin’de turist çok ama çoğu yerli turist… Meydanda otura kalka fotoğraflar çekiyor, çektiriyoruz. Uras burada da pek gözde… Elindeki bisküviden bisküvi unu elde etme çalışmaları yapıyor… Askerlerin durduğu yerde nöbet değişimi oluyor, onu izliyoruz. Sonra grup olarak toplanıp fotoğraf çektirelim diyor Can Bey… Michael alıyor Can Bey’in makinesini… Hamit hemen bizim makineyi de tutuşturuyor eline… Ardından neredeyse tüm gruptakiler veriyor makineyi… Michael başlıyor sırayla çekmeye… Bu arada Çinliler önce durumu izlerken sonra onlar da başlıyor fotoğraf çekmeye… Bazıları yanımıza geliyor makinelerini arkadaşlarına verip… Olay gittikçe absürtleşiyor… :) Tekrar dağılıp bireysel fotoğraf olayına devam ediyoruz. Bu meydanda 1989 yılındaki protestolarda ünlü Tank Adam olayında tanklar kimseyi ezmemiş. Askerler halkın üstüne sürüleceği zaman da Çinli Çinli’yi vurmaz diyerek Tibet ve Sincan gibi bölgelerden gelen askerler gönderilmiş halkın üzerine…

“4 Haziran 1989 günü Halkın Ordusu, Tiananmen’de gösteri yapan öğrencilerin üzerine yürüdü ve Çin Kızıl Haçı’nın verdiği rakamlara göre 2.600 kişiyi öldürdü (Çin Kızıl Haçı’nın verdiği rakamlara, Çin ordusu tarafından gizlice gömülenler veya akıbetleri hiçbir zaman öğrenilemeyen kişiler dahil değildi). Başka kaynaklar ise ölü sayısının 7 bin ile 20 bin arasında değiştiğini tahmin etmekteydiler. Olaylar sırasında 7 binden fazla kişi yaralandı. 40 bin kişi tutuklandı (daha sonra bunların bir çoğu da halkın gözü önünde idam edildi).”

P1160071 P1160096 P1160107 P1160110 P1160156 P1160201 P1160229 P1160235

Bir Çinli ve çocuğuyla birlikte fotoğraf çektiriyoruz. Kafayı kaldırıyoruz ki grup yok… Saniyede nereye uçtu 23+2 kişi? Paniklemek üzereyken Michael’ı görüyoruz bize doğru sakince gelen… Grup karşıya geçip Yasak Şehir’e girmek üzere göremediğimiz alt geçide girmiş, bizi de oraya yönlendiriyor Superman Michael… :) Alt geçitten çıkar çıkmaz Yasak Şehir’in giriş kapısı önümüzde, kapının üstünde de Mao Zedong’un fotoğrafı var. Minik bir fotoğraf molası, herkesin aklında “Son İmparator” filmi… Burası gerçekten çok etkileyici bir yer. 9999 odalı dev bir alan. Kimi yerinde mola veriyoruz, kimi yerinde fotoğraf çekiyoruz, bazı yerlerde de Can Bey grubu toplayıp anlatımlarını yapıyor. Uras’ı arabasından indirir indirmez gideceğimiz yönün tersine doğru koşuyor. Tahtın olduğu bölüme gireceğiz ama Uras’ın naletliği üzerinde… İmdadımıza Nalan yetişiyor, anestezi uzmanı zaten, anında sakinleştiriyor bizimkini.. Acayip iyi anlaşıyorlar ne hikmetse…

P1160251 P1160259 P1160279 P1160302 SANY0163 P1160304 P1160314 P1160318 P1160361 P1160400  P1160452 P1160415

Bir yerde dinlenirken Can Bey’den süper bir öneri geliyor. Yemek araları çok yakın, bu öğlen yemeğini atlayalım ve herkes birşeylerle geçiştirsin, akşam yemeğiyle maliyeti birleştirip akşam ipekçinin oradaki restoranda pekin ördeği yemek… Heyooooo… Grupta itiraz olmadı hatta alkışlarla karşılandı… En çok da biz sevindirik olduk… :)

Yasak Şehir turunun sonunda saray behçelerini görüp çıktık. Çıktığımız yerin karşısında bir tepe var, Pekin genelde çok düz bir şehir. Yasak Şehir’in etrafındaki su kanalı yapılırken çıkan toprak o bölgeye yığılıp yapay bir tepe oluşturulmuş. Otobüse kadar kanal kenarından yürüyoruz. Bu bölge adeta bir dilenci cenneti. Belli aralıklarla çeşitli engellerin sergileyen Çinli dilenciler yerleşmiş. Dilenme şekilleri de ilginç, ellerinde bir mikrofon, ya şarkı söylüyor ya play back yapıyorlar. Otobüse bindik. Yeni durağımız Hutong. Yani klasik eski Çin mahallesi olduğu bölge… Hutong’ların sayısı oldukça azalmış. 15 Euro’luk ekstra tur kapsamında Hutong’un içinde “bisikletli tuktuk”la gezeceğiz. Bu tuktuklara sadece bu bölgede izin veriyormuş devlet. Uras’ı da kucağımıza alarak kurulduk bir tuktuk’a… Öyle ilgi çekici Çin mimarisine sahip evler falan yok ortalıkta, bir ya da iki katlı gecekonduya benzer fakir evlerin olduğu bir mahalle… Etrafta bolca umumi tuvalet var. Evlerin birçoğunda tuvalet yokmuş çünkü… Bu arada Çin’deki tuvaletlerden sözetmeliyim. Alaturka tuvalet yaygın. Umumi tuvaletlerin çoğu alaturka ama aynı anda birkaçı da alafranga olabiliyor genellikle. Kapıların üstüne şekillerle alaturka mı alafranga mı olduğunu belirtmişler.

Bir yerde durup bir kapı önünde toplandık. Kapıların üzerindeki statü göstergesi olan yapı ve işaretleri anlattı tuktuk’ları bisikletiyle takip eden kız… Tekrar tuktuk’a binip bu kez başka bir evin önünde durduk. Sokaklar dar ve karşıdan gelen araçlarla dönüşümlü geçiş yapılıyor. Evlerin önünde ve pencerelerde elbise askısıyla asılı çamaşırlar var. İç çamaşırları bile askıda… Sanırım ütü derdini azaltmak için… Bir de park eden araçların bazılarının tekerleklerinin önüne karton, mukavva ya da tahtadan perde yapmışlar, herhalde çamur sıçrayıp kirlenmesin diye… Neyse, bahçeden  çiçek saksılarıyla dolu avluya oradan da üç tarafındaki odalardan birine geçtik. Ev sahibi bize ev, yaşayan aile ve mahalle hakkında bilgiler veriyor ama tabi Uras’ın hiç mi hiç ilgisini çekmiyor bunlar. Mecburen dışarı çıktık, at sineği gibi oradan oraya savruluyor. Pis mi pis bir basket topu gördü üstüste atılmış eşyaların en üstünde… Tutturdu ille alıp oynayacak. Sağa sola atıyor. İki top daha var, onları da istiyor, izin vermeyince kıyamet kopuyor. Topla oynarken bahçedeki çiçeklere de zarar veriyor ne kadar engellemeye çalışsak da…

P1160481

P1160526 P1160527

Bu arada eve bir baba ve 10-11 yaşlarındaki oğlu giriyor. Onlar da Türkiye’den 6 günlüğüne gelmişler ama kendileri geziyor ve sadece Pekin’de kalacaklar. Çıkarken gördük ki anne de dışarıda tuktuk’da bekliyor, evi merak etmemiş demek ki… Biz aldığımız yarım yamalak bilgiyle yetinip yeniden tuktuk’a binerek tura katılmayanların olduğu yere gidiyoruz. Minik bir meydan var burada… Birkaç küçük masa etrafında oturmuş Çinliler dama ve benzeri oyunlar oynuyorlar. Etraflarında da bizde kahvelerde olduğu gibi yancılar izliyor! Hemen ileride 5-6 kişilik yine kadın-erkek karışık bir grup daire olmuş badminton topuna benzer bir şeyle el ve ayak kullanarak voleybola benzeyen bir oyun oynuyor…

Bu fasıl da bittikten sonra otobüse binerek sabah gittiğimiz ipekçiye çok yakın bir yerdeki fake market’e gidiyoruz. Hava yine yağmurlu. 4-5 katlı marketi gezmek ve alış-veriş için iki saatimiz var. Girdiğimiz ilk kat elektronik tezgahları daha doğrusu standlarıyla dolu. Hiç aklımızda yokken bir tezgahta video kameraya ve Hamit’in Nokia telefonuna pil alıyoruz. Fiyat sorunca direkt hesap makinesi çıkıyor ve anormal bir fiyat yazılıyor. Klasik oluyor ama doğal bir tepki ile “ooooo, very expensive” diye pazarlığa başlamadan gitmek istiyorsunuz ama hemen kolunuzdan tutup makineyi veriyorlar elinize, sen yaz fiyatını diye… Onda biri gibi bir fiyat yazıyorsunuz. Sonrasında o yavaş yavaş iniyor, siz ağır ağır çıkıyorsunuz o merdivenleri ve bir yerde buluşursanız satış gerçekleşiyor… Genelde almak istediğiniz bir ürünse buluşma da oluyor zaten…

Yukarıya doğru gezmeye devam ediyoruz, bir katta deri çanta, cüzdan, spor ayakkabı vs. satılıyor. Fiyat sormadan göz ucuyla bile baksanız fena yapışıyorlar. Yine uçuk bir fiyat söylüyorlar ama buna siz yanaşmadığınız için uzaklaşmak üzere adım atar atmaz yarıya düşüveriyorlar. Bir çantaya bakayım dedim yakamı zor kurtardım. Diğer katlarda ipek şallar, gecelikler, tişörtler, bizim bir milyoncularda (artık bir tl’ci) satılan uyduruk çantalar, biblolar vs. satılıyor. Aslında farklı birşey yok. Dünyaya hediyelik hatıra eşyasını yapıyorlar ama kendi hatıra eşyaları, magnetler ve kar küreleri çok zayıf. Pandalı bir kar küresi aldık. Magnet seçemedik henüz. Bir katta da gözlük ve saatçiler var. Uras’a 15 Yuan’a bir saat aldık, düğmesine basınca duvara miki-fare resmi yansıtıyor. :) Uras yine huysuz modda. Önceleri sessizdi aslında, sonra sıkılmaya ve huzursuzlanmaya başlayınca arabadan indirdik, anında kafasına göre o yana bu yana koşturmaya başladı. Arabaya oturtunca da kıyameti kopartıyor. Satıcılar da çocukları kullanıp satış yapmak için eline birşeyler tutuşturuyorlar, bırakmasın da almak zorunda kalın diye… Uras da uzatılanlara “ef ef” (Urasça’da al ve ver” diye uzanıyor Çinli satıcı kızlara, koptuk…

Sonunda fake çantalarda alıyorum bir tane uzun bir pazarlığın ardından… Karşılaştığımız grup elemanları yakın bir yerdeki oyuncak marketi tarif ediyorlar, oraya gidiyoruz. Buranın oyuncak versiyonu… Hem yağmur hem de saatin ilerlemesi nedeniyle çoğu kapalı ya da kapanmak üzere olan standlara bakarak ilk katı gezdik. Uras’a ksilofon ve mıknatıslı puzzle aldık. Öyle çok değişik ya da çok ucuz birşeyler yok… Tülaylar kızlarına koca bir Vinx kızının sonuncusunu almış, Nalanlar bulamamış, tur boyunca onu yürütmeye çalıştı… :) Çıktığımızda yağmur da coşmuş…

Sabahki ipekçinin yanındaki restorana gidip ikinci kata çıkıyoruz. Bize yine üç masa ayırmışlar ama her masa ayrı küçük bir odada… Yine sırayla yemekler gelmeye başladı… Uras’ın menü klasik, içine birşeyler katılmış pilav ve karpuz. Ama yine çok gönüllü yemiyor, porselen kaşıkla, çatal ve çubuklarla oynuyor, yere atıyor, ıh ıııh diye yerden almamızı istiyor… Resimleri hareket ettirilen kitaplardan almıştık yanımıza, onlarla biraz oyalanıyor neyse ki…

Ve beklenen an, üzerinde çeşitli parçalara ayrılmış pekin ördeği ve lavaşa benzer ekmekler olan bir tezgahla aşçı ve lavaşları özenle hazırlayıp sırayla servis eden garson kız geliyor. İncecik lavaşların içine küçük parçalara ayrılmış eti koyup çeşitli soslar, bir iki yeşillik ve tuz koyup itina ile kapatıyor. İşlem uzadıkça sıra bekleyenlerin ağzı sulanıyor tabi… Zaten adam başı iki kez sıra geldi zar zor. Ama gerçekten harikaydı. Bu tadımlık oldu, kendimiz gelsek herhalde daha fazla yiyebilirdik. Nam nam nam, İsmail Abiiii… Hoooop.. :)

Hava ve Uras durumu kötü, bir de yorgunluk, Van Puccing (food market) yine yalan oldu… Ertesi gün uçağımız erken olduğu için 4:30’da kalkacağız zaten. Odaya geldik ki Uras tam kapasite azıyor. Çin reklamları da kesmiyor ki herifi…

26/06/2013 Çarşamba (Dördüncü gün) Pekin → Xi’an/Şian (Xian Jianguo Hotel)

Minik gezginimiz dahil sabahın 4:30’unda ayaktayız. Kutularda bizim için hazırlanmış kahvaltı kumanyalarını alıyoruz. İçinde sandviçler, birer muz, su var…  Sandviçlerimizi yedik, Uras da kemirdi biraz… 6:00’da otobüs havaalanına doğru yola çıkabildi. Biraz kuyruk bekledikten sonra bavulları teslim ettik. Çin’de uçaklara bagaja verdiğiniz bavullarda bile olsa çakmak ve kibrit almıyorlar… İsterse altın Zippo çakmağınız olsun, yakalarlarsa geçirmiyorlar, ya bırakacaksınız ya binmeyeceksiniz… Güvenlikten geçiyoruz. Bir suratsızlar ki o kadar olur. Uras’ı bile ıcık cıcık arıyorlar… Uras’ın mamasının olduğu kapalı kutuyu bile açtırıyorlar.

Sonunda uçağa binebildik. Uras’a da koltuk vermişler, oh ne güzel. Ama Uras kemer bağlatmamakta kararlı, bağladığımız anda, ne kadar gevşek olursa olsun kıyameti kopartıyor. Mecburen çözüyoruz. Sabahın bu saatinde yemek servisi başladı. Gelen kutunun içinde çok sıcak, pirinçler görünen, kahverengi-gri, sütlaç kıvamında bir yemek var, ucundan tadına bakıyoruz, yenecek gibi değil… Salata gibi bir kutu daha var, sonradan gruptan söylediklerine göre ki onlar da Çinli yolculardan görmüş, o sebze kutusunu yemeğin içine boca edip yiyorlarmış, o zaman fena olmuyormuş… Biz tamamen bıraktık. Bize göre yenebilecek tek şey rulo pastaya benzeyen tatlı… Onu yemeye başlıyoruz, tadı fena değil ama bir gariplik var… Birkaç lokma yedikten sonra Hamit “Sana da et tadı geliyor mu?” diye soruyor, “Evet!”… Bir bakıyoruz ki kremanın içinde minicik et parçaları var… Onu da bıraktık tabi caanım tatlı kremalı, etli rulo pastayı! :)

İki saate yakın sürdü uçuşumuz. Daha sessiz ve sakin bir şehir Xi’an. Hava çok sıcak ve nemli, Pekin bu konuda daha rahattı. İngilizce adı Colin olan bir kız karşılıyor bizi yerel rehber olarak. Ve buradaki otobüsümüz biraz daha küçük, daha da kötüsü tek önde kapısı var, hem kalabalığız hem de Uras’dan dolayı arkalarda oturmak istiyoruz ama iniş ve biniş çok zor olacak bu durumda… Buranın dünyada tanınmasını sağlayan Terracotta Askerlerini görmek üzere yola koyuluyoruz. Uzun yol boyunca Can Bey Terracotta Askerleri ile ilgili BBC’den kendisi çektiği bir belgeseli koyup izletiyor. İlginç tabi ama sabah 4:30’da kalkmışız, otobüs sallana sallana gidiyor, çoğunluk uyukluyor doğal olarak. Ben de Uras’ın uyumasından istifade, sonlarda uyumuşum.

Önce Terracotta askerlerinin imitasyonunu ve el yapımı pahalı Çin tarzı mobilyalar yapan bir atölyede duruyoruz. Girişte başsız Terracotta Askerlerinin arkasına geçip, kafamızı onların kafası yerine denk getirip fotoğraflar çektirmek için kuyruk oluyoruz. Uras’ın da böyle fotoğrafını çekmek istiyoruz ama hayrettir ki otobüsten inerken de arabasına koyarken de uyanmadı miniko… Atölyeyi geziyoruz, ilk bölümde yine Terracotta Askerleri var, onları anladık da, sonraki bölümlerdeki mobilyalar çok çirkin ve zevksiz. Gerçi çoğunluk beğeni nidalarıyla karşıladı gördüklerini ama bilemiyorum! :)

P1160570 P1160591 P1160596 P1160603

Neyse, zaman dolmak üzereyken biraz da bizim çabamızla uyandı bizimki, giriş kısmına gidip onu da Terracotta Askeri yaptık… Sonra da otobüse binip gerçek Terracotta Askerlerinin olduğu müze alanına ulaştık. Önce yemek yenecek. Oradaki restoranda da benzer menülerle yemeğimizi yedik. Değişik olarak noodle vardı hem de taze taze şovuyla birlikte yapıyorlar… Uras da burada farklı olarak makarna yedi. Yemek sonrası Uras önce masaların arasında dolaşmaya başladı… Sonra da kirli halıda takla atmaya… Bizden de Çinlilerden de birçok kişi fotoğrafını ve video görüntüsünü çekiyor, bizimki de coştukça coşuyor. Her takladan sonra da sırtüstü vaziyette alkış yaparak alkışlatıyor kendini haspa…

Askerlerin olduğu bölüme uzunca bir yol var, giderken golf arabalarının büyüğü şeklindeki araçlarla gideceğiz, dönerken de yürünecek. Golf arabalarının ücretini yerel rehber sonradan toplayacak ve Uras’a da bizimle aynı parayı alıyorlar, oha falan oluyoruz. Askerlerin olduğu kapalı bölüme giriyoruz. Gerçekten çok etkileyici. Qin Shi Huang henüz hayattayken MÖ 246 yılında başlanan mezarının inşası 30 küsür yıl sürmüş, inşaatta 700 bin kişi çalıştırılmış. Bütün çaba öldüğünde yalnız gömülmemek, neyse insan evladıymış da diğer birçoğu gibi bütün saray ahalisini benimle gömün dememiş, cansız bir ordu yaptırmış, ölünce onunla birlikte gömülmek üzere. İşin ilginci hepsinin boyu-posu, yüz ifadesi, kıyafeti, silahı birbirinden farklı, yani kalıp değil bunlar, teker teker üzerlerinde çalışılmış yüzlerce heykel. Daha da çıkartılmayı bekleyen yüzlercesi var… Kimi atlı, kimi ayakta, kimi çömelmiş… 1920’lerde bir köylü toprağı sürerken tesadüfen bulmuş bunları ve yetkililere bildirmiş… Bunların yetkilileri de ilginç “Hamamdır o hamam” demeyip hemen kazılara başlamışlar… Kapatsana üstünü, AVM yaparsın… Tam da bizim “Her yer Taksim, Her yer direniş” döneminde buradayız ve Duran Adam konuşuluyor her tarafta… Buyurun yüzlerce duran adam size… Çıkışta bir de fotoğraf panosunda burayı ziyaret eden yetkililer arasında Abdullah Gül’ün fotoğrafını göstermez mi Can Bey, buyurun Abdullan Gül Duran Adam görmeye gelmiş binlerce kilometreden…

P1160646 P1160669 P1160689 P1160695 P1160753P1160714  P1160770 P1160784 P1160793

Tabi heykeller ışıktan zarar görmesin diye ortam loş, kalabalık, Uras çabucak sıkıldı… Biz stadyum gibi düzenlenmiş alanda çepeçevre gezerken arada bunu arabasında bırakıp fotoğraflar çekerken Çinliler de bunun fotoğraflarını çekiyor… Yandaki bir başka bölümde de bronz arabaların sergilendiği bir alan var, o tarafa geçip onları da inceliyoruz. Boyutları küçük ve cam bölmede sergileniyorlar ama gerçekten etkileyici… Dışarı çıktık ve buluşma bölgesine giderken Uras’ı da saldık çayıra Mevlam kayıra… Buluşma yerinde gölge bir yerde çamlardan dökülen iğnelerle oynadı epeyce… Gitme vakti gelince yine küçük bir kıyamet… Dönüş yolunda yiyecek, içecek ve hatıra eşyaları satılan bir sürü dükkan ve tezgah var, onların aralarından geçerek yürüyoruz. Uras ne arabasına biniyor ne de yürümek istiyor, neyse ikimiz iki elinden tutup “1-2-3 hoooppaa” diye hoplata zıplata götürüyoruz uzunca yolu… Can Bey buradan birşey almayın, hepsini yarın Xian’da bulursunuz demişti. Dediği kadar da varmış, yolda bir satıcıyla bir hatıra eşyası pazarlığı yapan bir kadın, parayı veriyor ama adam pazarlığa konu olan iki üründen birini veriyor. Kadın malı ver diyor, vermiyor, paramı geri ver diyor, onu da vermiyor… Neyse kadın sesini yükseltince biz gittik, Can Bey’e seslendik ama o arada adam durumun b.ka sardığını fark edip diğerini de veriyor…

Tekrar otobüsümüzdeyiz. Dönüş yolunda da İmparator Mezarları belgeselini izliyoruz. Önceki imparatorlar öldüğünde tüm maiyeti ile birlikte gömülüyormuş. Tüm akraba, çalışan kim var kim yoksa cümbür cemaat gidiyor… Kimi zaten gönüllü gidiyormuş, olmayan da zorla.. E öyle olduktan sonra yiğitlik bende kalsın diyordur zaten… Yolda Uras’ın izin verdiği ölçüde uyukladık yine biraz…

P1160848 P1160907

Akşamüstü şehir merkezindeyiz. Xi’an, Pekin ve Şangay kadar bilindik bir şehir olmamasına karşın oldukça büyük ve güzel bir yer. Hatta Pekin’den daha güzel ve sevimli diyebilirim. Şimdi de Vahşi Kaz Pagodası’nı (kulesini) görmeye gidiyoruz. Aynı zamanda bir Budist tapınağı. Etrafı park, meydan ve güzel caddelerle çevrili. Orada bir saat kadar zamanımız var. Giriş biletle, yanlış hatırlamıyorsam 30 Yuan… Biz içeri girmedik, girenler beğenmiş. Biz etrafta dolaşıp şehrin ve tapınağın hemen yanındaki büyük ve sık ağaçlı parkın fotoğraflarını çektik. Parkın içinde çok değişik heykeller var, piknik yapan bir aile, müşterisini tıraş eden bir berber vs. Sonra tekrar buluşup akşam yemeği için bir otelin restoranına gidiyoruz. Yine alışılagelmiş sistemle gelen yemekleri yerken Uras da kitabıyla oyalandı, fazla huysuzlanmadı. Otobüse geçip kalacağımız otele doğru yola koyulduk. Otel oldukça güzel, odamız ortadaki süs havuzuna bakıyor. Farklı oda ve eşyaları gören Uras yine coştu tabi ama neyse ki biraz sonra o da biz de sızıp kaldık…

27/06/2013 Perşembe (Beşinci gün)

Bugün her zamankinden biraz daha geç kalkılıyor. Kahvaltıda Uras’a birşeyler yedirmeye çalışıyoruz, direne direne yiyor birşeyler… Geç harekete rağmen 15 dakikalık klasik bir gecikme var yine… Bir klasik daha otobüse biner binmez “memeeeeee”, oğlum sus bi yaa… Hava yine çok sıcak, bunaltıyor. Xi’an şehrini çepeçevre saran surları görmeye gidiyoruz. Çıktık surlara, bir saat serbest zaman var. Pek yapılacak birşey yok zaten… Bisiklet ya da elektrikli arabayla tur yapılabiliyor. Grubun bir kısmı elektrikli araba turuna gidiyor. Biz ortalıkta gezip surların ve şehrin fotoğraflarını çekiyoruz. Kırmızı parlak toplardan yapılmış kocaman bir yılan maketi var surların üstünde. Bu yıl Çin takvimine göre Yılan Yılı’ymış… Onun önünde fotoğraf çektiriyoruz. Biraz ileride bir fotoğraf çekimi yapılıyor… Çin’de son trend açık alanda ve şehirlerin ilginç yerlerinde yerel kıyafetlerle fotoğraf çektirmekmiş… Ama bu biraz daha profesyonel bir çekim, kız ve oğlan Çin standartlarının oldukça üzerinde fizik olarak… Ekipman da öyle… Fotoğraf makineleri, ışık yansıtıcılar falan ekipman dediğim, fesatlığın lüzumu yok! :) Hamit de gidip birkaç poz yakalıyor tabi…

P1160910 P1160927  P1160956 P1160960

Surlarda belli aralıklarla kule gibi kapalı alanlar var. Onların da içini geziyoruz. Tam Uras’lık, in merdiven çık merdiven… Buluşma saatine doğru otobüslerin bulunduğu yere indik, bir gölge bulduk… Uras da kendine toprak bir alan buldu ve başladı kendi kendine oynamaya… Arabayla tura çıkanları bekledik biraz da… Sonrasında otobüse binerken yine bir kıyamet koptu… Buradan yeşim taşı atölyesine gidiyoruz. Girişte koca bir Çin haritası asılı, onun önünde Can Bey birşeyler anlatıyor ama Uras öyle bir huysuzlanıyor ki hiç dinleyemiyoruz biz. Bizimkini içeride zaptetmek olanaksız, Hamit otobüsten arabasını alıp oturtup dışarıda takılıyor… Ben içeride bakınıyorum. Yeşim taşı ile ilgili bilgileri de kaçırdık… Bir kolye ucu beğeniyorum ve satın alıp hemen takıyorum… Hayret, grup burada fazla alışveriş yapmıyor, paralar ipekçiye gömüldü anlaşılan… Uras’ı bisküvi ile oyalamaya çalışıyoruz, her yer bisküvi kırıntısı… L Tekrar otobüse binip yemeğe gidiyoruz. Burada sistem değişik, açık büfe şeklinde… Çorba olarak da kremalı mantar çorbası var ve nefis… Uras bile sevdi… Yemeğimizi yedikten sonra yeniden otobüsle yola çıkıyoruz ve Müslüman Mahallesi’ne doğru gidiyoruz.

P1160944 P1170029P1170003

İndiğimiz yer daha sonra buluşacağımız yer… Kapalı yoldan yürüye yürüye bir araya girdik… Mahmutpaşa’ya benziyor burası…  Dar, iki tarafı çeşitli yiyecek, giyecek ve süs eşyaları satan dükkan ve tezgahlarla dolu, üstü tentelerle neredeyse tamamen kapalı bir yol burası… Araç, daha doğrusu otomobil trafiğine kapalı ama bisiklet ve motosikletler uçarcasına geçiyorlar kalabalığın arasından. Zaten Çin’de bisiklet ve motosikletler yaya statüsünde, yayaların girdiği her yere girip kulakları sağır edici klaksonları ile sürekli yayalardan yol istiyorlar, bizdekiler hiç değilse bu kadar yüzsüz değil… Çinliler alışmış herhalde, kimse aldırmıyor, biz çıldırıyoruz tabi… Biraz daha ileride bir araya girince camiye de ulaştık. Etrafta kapalı Müslüman Çinli kadınlar, takkeli ve sakallı Müslüman Çinli erkekler var… Cami Çin mimarisiyle yapılmış, oldukça ilginç tabi. Minaresi daha da ilginç ama ne yazık ki tadilatta, etrafı yarı şeffaf bir malzeme ile kapatılmış ve zar zor görülüyor. Turdan bazıları girip namaz da kıldılar. Biz avluyu gezmekle yetindik. Orada Uras’ın altını da değiştirip çarşıya daldık.

P1170058 P1170063 P1170097 P1170098

Burada ne ararsanız var işte… Terracotta askerlerinin magnetini ve küçük heykelciklerini alıyoruz önce… Sonrasında kendimiz için ve hediyelik tişörtler, Uras’a Çinli bebek kıyafeti aldık. Çok şirin birşey, 30 Yuan, 10 TL’ye aldık… Hava deli gibi sıcak. Ara sokaktan ana caddeye çıktık. Yiyecek satanlar, ızgara yapanlar da var… Bir tanesi sanırım kırlangıç yumurtalarını ortasından bir şiş geçen kalıplara döküp pişirerek yumurta şiş yapıyor mesela… Biraz dolaşıp bir yerde oturup mola veriyoruz, Uras meyveli yoğurdunu yiyor. Caddeyi boydan boya geçip tekrar aralara dalıyoruz. Yine yiyecek satan, motorla ve tuktuk’la gezenlerin fotoğraflarını çekiyoruz. Ardından Davul ve Çan Kulelerinin olduğu caddelere gidip bunları daha yakından görüyoruz. Eskiden bu kuleler sabah mesai başlangıcını akşam da bitimini bildirirmiş. Sonra üzerinde şık mağazaların ve AVM’lerin olduğu bir caddeden geçip tekrar geldik Müslüman Mahallesi’ne…

P1170112 P1170122 P1170132 P1170134 P1170140 P1170155 P1170164 P1170213P1170193

Dükkanların hemen hepsinden aynı güzel Çin melodisi duyuluyor. Bir yerden dondurma bulup aldık… Sonra da buluşma noktasına gittik. Yavaş yavaş toplanıyor grup. Uras arabada sıkılmış, çıkardık… Bağıra bağıra meydandaki birkaç merdiveni çıkıyor, deli gibi dolanıp geri iniyor. Çinliler toplandı, ellerinde kameralar, bizim küçük deliyi çekiyorlar… Çinli küçük bir kızla yanaştılar, herkes birlikte fotoğraflarını çekmeye çalışırken bizimki eğilip öpmez mi bi de kızı… :) Uras’ın Xi’an’ı fethi sırasında bir başka otobüs yanaşıyor yakınımıza… İçinden de başka bir grup Türk iniyor, Tura Turizm’in Çin turu, bizimkini tersten yapıyormuş… Bu sabah onlar da Şangay’dan gelmişler. Hava kötüymüş. Can Bey’in Şangay’daki kardeşinden aldığı haberler de hiç iç açıcı değil. Şangay’da fırtına, yağmur, yer yerinden oynuyormuş. Can Bey yağmura razı da “fırtına olursa burnumuzu bile çıkartamayız” diyor… Zaten gerisi içeride kaldıktan sonra burun çıkmış kaç yazar!

Otobüsümüz geldi ve yerleştik, herkes bayağı bir alış-veriş yapmış burada, eller, kucaklar dolu… Yemeğe gidiyoruz. Yine açık büfe… Dönen servislerin ardından açık büfe iyi geldi bize… Grubun çoğunluğu bu akşamki Tang Hanedanlık Şovu’na gidecek. Bizim hiç ilgimizi çekmedi… Zaten çekse ne olacak, bizde her akşam aynı gösteri: Uras Show… :) Şovun olduğu yer yemek yediğimiz yerin hemen yanıymış. Onlar direkt şova geçerken bizi otobüsle otele bırakıyorlar. Saat erken ve hava henüz erken ama yorulmuşuz. Odaya çıkıp bavullarımızı topluyoruz. Bavulları akşamdan resepsiyonun önüne bırakacağız, onları ayrıca götürüp uçağa toplu olarak verecekler. Biz elimizi kolumuzu sallaya sallaya gidip bineceğiz uçağa… :) Bavul işi bittikten sonra Hamit dışarı çıkalım diyor, ben yorgunum… Otelin olduğu cadde oldukça hareketli bir yer… O çıkıyor ama 15 dakika bile sürmüyor dönmesi… Boğucu sıcağa dayanamamış. Çantaları teslim edip erkenden uyuyoruz. Yarın yine erkenciyiz… :(

28/06/2013 Cuma (Altıncı gün) Xi’an → Shangai/Şangay (Shanghai Sunrise on the Bund)

Sabah 5:30’da uyandırma servisi acımadan çaldırıyor telefonları… Bavulları geceden verdiğimiz için rahat rahat hazırlanıp iniyoruz. Kahvaltı yine kumanya şeklinde… Can Bey’in ilk günden beri bir uyarısı vardı “odalardan hatıra niyetiyle birşey almayın, kontrol ediyorlar çıkmadan ve parasını istiyorlar” diye… Odalarda ikişer adet küçük su, çay, kahve, bir de günlük kullanım için konulan ufak tefek diş fırçası ve macun, dikiş seti gibi küçük şeyler bu uyarının dışında… Havuz kenarında sandviçlerimizi yiyoruz. Uras bu ara havuzlara takıntılı, havu havu diye gezinip duruyor, özellikle de balıklar varsa çok ilgisin çekiyor.

Kahvaltı faslı bitince otobüse doluşup havaalanına gidiyoruz. Uras yine dört bucak koşup duruyor. Çinli bir arkadaş ediniyor, girilmeyecek her yere girip, geçilmeyecek heryerden geçiyor… Neyse ki çok fazla beklemeden uçağa geçiyoruz. Önceki iç uçuştaki gibi kontroller başka ülkelerin dış uçuşlarından bile daha sıkı… Uçuş yine iki saate yakın… Uras ortamızda, kendisine ait koltukta ve yine kemer bağlamamak konusunda çok kararlı… Bir süre sonra da uyuyakalıyor. Yemek servisi başlıyor. Etli pasta yok! :) Bugünkü yemekler daha yenebilir düzeyde. Ama Hamit etli pasta yok diye üzülüyor, paketini açmadan Türkiye’ye götürecekmiş. Patent alıp Türkiye’de üretecekti herhalde! :)

Yolculuk sonunda Şangay’dayız. Bavullarımızı alıp yeni otobüsümüze biniyoruz, yine ilkine göre küçük ve arkada kapı yok.. Hava kapalı ama sıcak… Havaalanından şehre oldukça uzun bir yol var, geniş caddelerde ilerliyoruz… Şangay bir zamanlar küçük bir balıkçı köyüymüş. Şimdi ise çok medern, gökdelenlerle dolu bir dünya şehri. İlk durağımız Yu Yuan Bahçeleri. Ama öncesinde yine yemek faslı var. Bir binanın üçüncü katına çıkıyoruz. Sistem alıştığımız, yemekler kanıksadığımız gibi… Uras mama sandalyesinde birşeyler yiyor bizimle birlikte… Restoranın olduğu klasik Çin mimarisiyle yapılmış binalarla çevrili caddeden yürüyerek iç kısma geçince binalardan görünmeyen, araç trafiği olmayan kocaman bir çarşı meydanına ulaşıyoruz.

P1170245 P1170252 P1170258 P1170262

Sonrasında gezmeye başlıyoruz. Her şehirde kendine özgü sokak satıcıları var. Mesela Pekin’de üfleyince bıyıkları uzayan gözlük-bıyık zımbırtısı satıyordu birçok satıcı, Uras’a almıştık biz de… Xi’an’da çeşitli ebat ve şekillerde uçurtmaları satanlar sürekli önünüzü kesiyordu… Burada da ayakkabılara takılan tekerlekleri satmaya çalışıyor yine kendi ayaklarında tekerlek olan ve etrafınızda dönüp duran satıcılar… Üç çifti 50 Yuan… Bir de birbirinin ardına katlı olara duran aşağı doğru bırakınca düşer gibi olup düşmeyen resimli kartlar… (Tarif de müthiş oldu ama anlatması zor bu Çin icatlarını!) Tabi hepsinden satın alan tur sakinleri var…

Meydanda biraz yürüdükten sonra Çin’e özgü çayların tadım, tanıtım ve satışının yapıldığı bir yere gidiyoruz önce… Orta katında inci satışı var, oraya uğramadan üst kısımdaki çay salonuna geçiliyor. Kızlar çayları tanıtıp yapımını gösterip, tattıracaklar ama bir bakıyoruz ki Uras’ın bir ayağı çorapsız. Nerede becerdiyse çıkartıp atmış. Hamit belki bulurum diye onu aramaya gidiyor. Uras da huysuzlanmaya başlıyor ve ille arabasından inmek istiyor. Çıktığımız yer zaten sıkış-tepiş bir yer, bir sürü masa nasıl sığdırılmışsa içeri, belki de burada imal edilmiştir, masaların bir tarafında anlatımı yapan kızlar, diğer tarafındaki taburelerde de biz… Tüm masalar bize ayrılmış değil bu arada, iki masa bizim gruba ait, diğerlerinde şu an başka grup yok… Duvarlarda raflar var silme çaylarla dolu… Uras’ı tabureye oturtmaya çalışıyorum ama nafile… Can Bey onu alıp aşağı kattaki inci bölümüne iniyor. En ünlü çaydan başlıyorlar anlatmaya, yasemin çayı… Kaç derecede ve kaç dakika demleneceğini anlatıyor kız, sanırsın kimya deneyi, atarsın sıcak suya, renk verince alır içersin işte… :) Yasemin çayını sıcak suya atınca çiçek açılıyor ve çok şık bir görüntü de oluşuyor. Küçücük cam bardaklara koyup tatmamız için ikram ediyor. Tadı gerçekten güzel. Yemeklerden önce dayadıkları çaylara beş basar.

P1170273 P1170281 P1170305 P1170336

O arada Hamit de geliyor, restorana kadar gitmiş ama çorap yok ortada… O da yetişiyor çay tadımına… Ardından değişik çaylarla devam ediyor seramoni: Ginseng çayı, karışık meyve çayı vs… Çay faslı devam ederken Uras da geri geliyor, “kabus geri döndü”! :) Bıraksak ortalığı talan edecek. Zaten oldukça pahalı bulduğumuz çaylardan almaya niyetimiz yok, bu sefer biz Uras’ı alıp bir alt kattaki inci mağazasına iniyoruz. Aşağıda koştururken Uras kafasını tezgahın sivri köşesine çarpıyor, biraz canı yanıyor, çok azıcık da kanıyor. Oradaki kızların oyalansın diye eline verdikleri boncuk kolye de zimmete geçiyor tabi… Pusetine oturtup dışarı çıktık. Meydanın daralan bir noktasında geçit gibi bir yerde binanın girişi… O nedenle meydanın diğer yerlerine göre daha da kalabalık. Hemen karşıda saçma sapan kukla tiyatrosu gibi birşey var ve ona müşteri toplamak için elinde mikrofon olan birisi çığırtkanlık yapıyor. Oyunu da yine o seslendiriyor, görüntü olmasa da sesten belli ne abuk birşey olduğu… Buluşma noktası olarak çay salonunun adres kartı dağıtılıyor herkese…

Binanın altında hediyelik eşya satılan bir dükkan var, toplananların bir kısmı da oraya girince bir türlü toplanamıyoruz. Neyse, tamamen toplanınca yürüme mesafesinde 15 dakika gibi bir sürede Yu Bahçeleri’ndeyiz. Bahçede minik göletler, ilginç şekilli ağaçlar, dekoratif amaçlı nesneler, Çin mimarisini yansıtan yapılar var. Böylesine kalabalık bir merkezde bulmayı beklemeyeceğiniz güzellikte ve büyüklükte bir yer… Birkaç bölümü Can Bey anlatıyor ve serbest zamanda diğer bölümleri de gezebileceğimizi belirtiyor. Uras formunun zirvesinde, bir saniye susmuyor, havuzları ve havuzlardaki kocaman kırmızı balıkları gösterip “kırmızı balııık göldeee” diye şarkılarla oyalamaya çalışıyoruz… Bu sefer de oradan ayrılacağımız zaman kıyameti kopartıyor… Neyse, kabusun ilerleyen dakikalarında serbest zaman yetişiyor imdadımıza… Bahçeyi biraz daha gezip dışarı çıkıyoruz. Demin hızlıca geçtiğimiz, Çin’e özgü binaların bolca görülebildiği, her türlü ürünü bulabileceğiniz tezgah ve dükkanlarla dolu çarşıdayız artık.

Uras bunca azgınlığın sonunda beklendiği üzere uykuya dalıyor. Biz de çatılarının uçları kalkık binaların çatı birleşimlerinin arkasından ufukta görünen gökdelenlerin tezat oluşturan fotoğraflarını çekmeye doyamıyoruz bir türlü… Sonrasında da çarşıyı geziyoruz. Ortalı bir yerde büyükçe bir havuz ya da minikçe bir gölet denilebilecek bir suyun üstünde zig-zag’lar çizen bir köprü var. Hem kötü ruhlar geçemesin, hem de insanlar geçerken yön değiştirdikçe ayrı bir manzara görebilsin diye böyle yapılıyormuş… Köprünün üzeri öyle kalabalık ki biz bebek arabası ile geçerken bayağı zorlanıyoruz. Etrafta hediyelik eşya satanlar var ama Avrupa’daki benzerleri gibi değil… Çay vs. satan marketler, ipek eşyalar, inci satan dükkanlar çoğunlukta… Biz de bunların arasında dolanıyoruz. Bu arada hala Çin’e ait magnet almış da değiliz. En ucuzu 10 Yuan, çok bir paraymış gibi “hmm”, deyip yürüyoruz. Aslında her şeyde öyle deli pazarlıklar oluyor ki, adam arkamızdan 9 Yuan desin diye bekliyoruz galiba… :)

Trafik olmayan bölümden çıkıp restoranın olduğu caddeye geçiyoruz. Orada özellikle yolun karşı tarafında yanyana dükkanlarda ipek gecelikler, sabahlıklar ve türlü çeşitli giyim eşyaları satan dükkanlar ağırlıkta… Dün bir yerde görüp beğendiğim ipek geceliği arıyorum. Aynısını bulamıyorum ama kelebekli  eşyalara olan zaafım nedeniyle kelebekli bir gecelik ve Çin yazıları ile süslü bir sabahlığı 100 Yuan’a alıyoruz uzuuuun bir pazarlık sonucunda… Yani adı ipek de gerçekte % kaçı ipek bilemiyoruz artık…

P1170379 P1170397 P1170405 P1170416

Sonra tekrar iç kısma geçiyoruz. Çeşitli şeylerin ızgaralarının yapıldığı yan yana bir çok dükkan görünce Pekin’de gidemediğimiz food market gibi bir yer mi diye bakıyoruz ama heyhat! 16:00’da toplanacağız, bir şey kalmamış, Uras da uyandı o arada… Zaman yaklaştıkça oradan dön, buradan geç derken yine ufak bir kaybolma kabusu sonrası toplanma yerine ulaşıyoruz. Zaten grubun toplanması her zamanki gibi 10-15 dakika gecikmeli… Otobüse gidiyoruz. Önce otele oradan da yemeğe gideceğiz. Akşam 25 Euro’luk tekne gezisi ekstra turu var… Bund bölgesindeki gökdelenlerin ışıklandırılmış hali görülecek. Onların ve karşılarındaki tarihi binaların görüleceği güzel bir gezi olacağını söylüyor Can Bey… Önce katılalım diye düşündük, sonra Hamit aynı görüntüleri karadan da izleyebileceğimizi söyleyince vazgeçtik. Katılmayan bir biz kalmışız sanırım ki otele gidince Can Bey “Eğer siz de katılırsanız yemeği teknede yiyebileceğiz, yoksa limandaki bir restoranda” diyor. Otobüste başkalarının yanında söylememiş baskı hissetmeyelim diye… :) İyi bari, katılalım.

Odaya çıkıyoruz, diğer otellerde de olduğu gibi yine bebek yatağı da var… Bu otel diğerlerinden daha lüks… Manzarası da güzel, o nedenle camlar yere kadar, dokuzuncu kattayız ve Uras bayılıyor o yere kadar camların dibinde dolaşmaya, benim de içim gidiyor! Yan camdan ünlü İnci Kulesi (tv kulesi) de görünüyor hatta… Odanın içi de güzel ama asıl sürpriz tuvalette… Klozetin yanında bir takım tuşların ve ışıkların olduğu bir kontrol paneli var. Klozete doğru giden bir de kablo… Klozet ısıtmalı, ne zaman otursanız sıcacık… Kontrol panelinden seçtiğiniz şekilde arka ya da ön bölümden çalışabilen popo yıkama ünitesi! Ardından da sıcak hava üfleyerek kurutuyor… :) Teknoloji neremize….. Yan bölümde cam bölmeyle ayrılmış ve bir basamak yüksek bir kısımda gömme banyo, yanında da bir pencere var ve manzara süper… Neyse, şu an zamanımız yok, hazırlanıp çıkıyoruz.

Otel limana yakın. Otobüs beş dakikada varıyor liman bölgesine… Restoran mutfağı gibi bir yerin yanındaki alandan geçip tekneye biniyoruz ve hemen yemek salonuna geçiyoruz… Biraz arkalarda masamız, sistem herzamanki gibi… Girişin yanında küçük bir sahne var… İki kişi Çin müzikleri yapıyor… Masanın sahneye bakan kısmına geçtik, Uras’a verilen mama sandalyesini de o şekilde konuşlandırdık. Yemekler gelmeye başladı. Ben kamera ve fotoğraf makinesini alıp, hava kararmadan önceki görüntüleri de kaçırmayalım diye güverteye çıktım. Havaalanında ilk tanıştığımız yalnız gelen eczacı adam (Kızılderili adı gibi oldu, adı Süleyman Sani) orada, o da fotoğraf çekiyor… Birbirimizin makinesini alıp manzarada da çekiyoruz… Birkaç kişi daha geliyor aynı amaçla ve hepsi birer birer makinesini elime tutuşturuyor, bu nedenle çekimlerim ve dönüşüm on dakika kadar gecikiyor! Masadan ilk kalkan ve son dönen de ben oluyorum… :(

P1170588 P1170597 P1170611 P1170614 P1170620 P1170668 P1170673 P1170708 P1170725 P1170729P1170739 P1170758

Bu sırada içeride program başlamış, Çinli kızlar ilginç kıyafetlerle sahnede dans ediyor… Uras da onları izleyip müzik kesilip selam verilince bir güzel alkışlıyor… Çok hoşuna gidiyor gösteri, gayet mutlu ve yemek de yiyor o neşeyle… Program bir dans gösterisi bir müzik parçası şeklinde sırayla gidiyor. Yemek faslı bittiğinde hava kararmak üzere… Güverteye çıkıyoruz. Gökdelenlerde ışık gösterileri başlamış… İnci kulesi de ışıl ışıl… Samsung binasında I ♥ SH yazısını bekliyoruz fotoğraf çekmek için… Sonunda yakalıyoruz, ardından da Çincesi çıkıyor… Uras dışarı çıkınca huysuz moda geçiyor hem de en üst level’da… Baktık nasıl olsa durmuyor, oturttuk arabasına, kıyameti kopartıyor tabi… Bir de millet akıl vermese, sıkıldı çıkartın falan diye, ulan biz arabaya koyduğumuz için bağırmıyor biz nasıl olsa bağırıyor bari arabada bağırsın diye koyduk oraya.. Bir futbol bir de çocuk büyütme konusunda herkes herşeyi bilir bizde ama ne futbolumuzdan birşey oluyor ne de çocuklarımız dahi oluyor ne hikmetse! Adam bir kere de yanlışlıkla bizim istediğimiz yöne gitse!

P1170766 P1170780 P1170791 P1170792 P1170801 P1170809 P1170812 P1170827 P1170836 P1170838 P1170856 P1170886

Manzara gerçekten süper… En tepesi gazoz açacağı şeklindeki gökdelen bir yanıp bir sönüyor… Karşı kıyıdaki tarihi binalar da ışıl ışıl aydınlatılmış. Bir o tarafa bir bu tarafa koşarak yüzlerce fotoğraf çekiyoruz… Uras eline tutuşturduğum legolarla biraz oyalanıyor… Bu turun en güzel görüntüleri buradaydı… Zaten Şangay da bu turda gezdiğimiz en güzel şehir… 20. yüzyıl başlarında Şangay oldukça kozmopolit bir yermiş. Buraya gelmek için pasaport falan da gerekmediği için bütün maceraperestlerin uğrak yeri olmuş. Can Bey’in anlattığına göre o dönemlerde “Şangaylanmak” diye bir deyim varmış, gece fazla içip sızanlar sabah her şeyleri çalınmış olarak bir gemiye miço olarak satılmış şekilde açabilirmiş gözlerini… Yani Şangaylanmış olarak…

Gezi sonrası otele dönüyoruz. Uras üzerinde kalan potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye çevirmekle meşgul… Yatağında bir sorun var, baştan beri var mıydı yoksa şimdi mi becerdi anlayamadık ama Hamit biraz uğraşıp yapamayınca resepsiyonu arıyor ve onlara anlatmaya çalışıyor. Resepsiyon Hamit’in söylediğini İngilizce bilmediği için anlamadığını sanıp şefine bağlıyor ama aslında Hamit’in söyle(yeme)diklerini anlamak için İngilizce bilmek de yetmiyor ki! Neyse, adam birşeyler anlıyor sonuçta ve bir kadınla bir erkek görevli geliyor odaya… O arada Uras konsolun çekmecelerini merdiven gibi kullanarak en üstteki çekmeceye girmekle ve odadaki telefonu açıp “avo avo” demekle meşgul, biz de onun çekmecede fotoğrafını çekmeye çalışmakla… Görevliler de bir süre uğraşıp yapamayınca tamamen söküp yeniden kuruyorlar portatif yatağı…

Uras nihayet uyudu. Biz de manzaralı küvette banyo keyfi yapıyoruz sırayla.. Küvetin yanındaki pencereden manzara seyretmek güzel de, manzaranın da sizi seyrettiğini düşünmek biraz geriyor insanı… İkimiz de özellikle de girip çıkarken saklana, büküle tamamlıyoruz banyoyu ve bunu yapan akıl bu riski hiç düşünmemiş mi diye düşünerek.. Ta ki yarınki banyo öncesi pencerenin üstünde en üste kadar kaldırıldığı için göremediğimiz stor perdeyi fark edene kadar! L

29/06/2013 Cumartesi (Yedinci gün) Şangay

Bu sabah hava kapalı, güneş görünmüyor bile… Kahvaltıya iniyoruz. Uras’ın üstünde Xi’an’dan aldığımız Çinli kostümü var. Bu kıyafetle iyice sevimli oldu bizim sıpa ve kim görse aman nereden aldınız, biz de toruna, yeğene… alalım diye Uras’ı seviyor, Xi’an’da Müslüman Pazarı’nda her mağazada vardı aslında… Kahvaltı bitmeden Uras lobiye gitmek istiyor, orada iki tarafı merdivenli, balkon gibi lobiye bakan bir bölüm var, hiç değiştirmeden ve ara vermeden soldaki merdivenden tırmanıyoruz, balkon gibi bölümde parmaklıkların arasından aşağıda Hamit varsa ona yoksa ortaya el sallıyoruz ve sol merdivenden iniyoruz. Birçok turdan sonra bu sefer nöbet değiştiriyoruz, Hamit onunla çıkıp iniyor, ben aşağıda el sallamaları kabul ediyorum…

P1170920 P1170941

Olağan rötarımızla otobüsümüz hareket edip pek uzak olmayan İnci Kulesi’nin önünde bırakıyor bizi… Bunu çizen mimar, gümüş bir tepsiye dökülen inci tanelerinden esinlenmiş. Kulenin önünde beş dakika kadar bekliyoruz, bu arada yağmur da çiseliyor… Sonra kuyruğa girip asansöre doğru ilerliyoruz. Uras da mesaisine başladı tabi, ille inecek ve biz ne tarafa gidiyorsak o tam tersi yönde son hızla koşturacak… Asansörle çıktığımız yerdeki camla çevrili alanda 360° Şangay manzarası var… Dünden beri Can Bey’in “İnci Kulesi’nde bir sürprizim var” dediği de camdan yapılmış olan zeminmiş meğer, e biz onu biliyorduk zaten, Gülhan Şen gezi programında önce basamamış sonra alışınca da yatıp öyle poz vermişti… Ben gayet rahatım ama Hamit bayağı tırsarak basıyor cama önceleri… Bastığınız yerden yüzlerce metre aşağıda binaları ve hatta gökdelenleri görmek oldukça ilginç… Sabah saatleri olmasına rağmen oldukça kalabalık… Herkes çılgınca bağrışıyor… Oturarak, yatarak, kol ve bacakları havaya kaldırıp yüzde panik bir ifadeyle düşer gibi pozlar veriyor herkes… Ne yazık ki hava yağışlı ve puslu, aşağının görüntüsü çok net görünmüyor çekimlerde… Uras da tam mızırtı modunda, çeke sürükleye onu da sokuyoruz zorla fotoğraf karelerine… Cumartesi olmasına karşın formalı okul çocukları da okul gezisi şeklinde gelmişler, lacivert şort, beyaz gömlek, kırmızı fular… Uras’la fotoğraf çektirmek isteyen Çinliler var, biz de Uras’ı Çinli öğrencilerle yanyana çekmenin derdindeyiz…

P1170979 P1180055 P1180068 P1180281

45 dakika kadar sonra asansörle aşağı iniyoruz. 15 dakika kadar da toparlanmayı bekliyoruz ve o arada Uras fırtına gibi esiyor. Kapalı alanda sergilenen iki arabanın arasında gözden kayboluyor sürekli… Formalı çocuklar ışıklandırılmış Çin Seddi panosunun önünde toplu fotoğraf çektiriyorlar, Uras’ı da yanlarına koyup çekmek istedik ama bizim azgın durur mu, bas bas bağırıyor ve bırakır bırakmaz kurulu yay gibi fırlıyor yerinden… Sonunda çocuklardan biri kapıyor kulpundan da bir iki fotoğraf çekebiliyoruz.

Dışarı çıktığımızda yine yağmur çiseliyor, elimizde otelin şemsiyeleri. Otobüse bindik. Can Bey’in bir ricası var, normalde programımızda ipek fabrikası Şangay’da olduğu halde daha ucuz diye Pekin’dekine götürmüştü. Bu nedenle ortalık biraz karışmış, buradaki firma arıza çıkartmış, acente burada da gidilmesi için diretmiş, “öylesine de olsa bir uğrayalım” diyor… Buradaki fabrikaya gidiyoruz, yine aynı tanıtımı izliyoruz, sonra satış bölümüne geçiliyor, daha doğrusu biz Uras’ın peşindeyken içeride bunlar oluyor… Ama grupta alış-veriş merakı öyle tavanda ki, öylesine falan değil bir saatten fazla kalıyor burada da… Yalnız buranın tekstil bölümünde diğerinden daha güzel ve zevkli ürünler var… Dayanamayıp kendime oldukça pahalı bir fular alıyorum ben de… Tabi kelebekli, pembe-bordo renklerinde… Uras tekstil bölümünde asılı elbiselerin arasına giriyor, çekiştirerek askısından çıkartıyor, görevlinin oynasın diye götürdüğü askı dolu kutuları olduğu gibi boşaltıyor, fabrika pişman olacak “ille de buraya da gelsinler” diye direttiğine, yaşasın kötülük… Can Bey “hiç merak etmeyin, toplarlar, işleri bu” falan diye sakinleştiriyor bizi…

En sonunda mağazadan çıkıp yemeğe gidiyoruz. Yemekten sonra da Şangay’ın ünlü alışveriş caddesi Nanjing’e… Hani her ülke için geçerli bir bir benzetme vardır, Pekin Ankara ise Şangay İstanbul ve her şehir için de deriz ya, Nanjing de Şangay’ın İstiklal Caddesi… Oldukça uzun bir cadde… Bir yere kadar trafiğe kapalı, bir noktadan sonrası açık… Ara sokakta inip yürüyerek caddeye ulaşıyoruz. Güzel, kalabalık, cıvıl cıvıl bir cadde… Etrafta bir sürü mağaza, kafe, AVM var… Trafiğe kapalı bölümde minik tren gibi ama lastik tekerlekli bir araç insanları gezdiriyor. Burada buluşma yeri ve saati verip direkt dağılıyoruz. Önce trafiğe kapalı bölümün sonuna kadar gidip geri dönüyoruz. Sonra diğer tarafa doğru yürümeye başlıyoruz. Beni şaşırtan şey ise turistik eşya satılan hiçbir mağaza yok burada… Avrupa ve Amerika’nın tüm ünlü markalarının mağazaları var… Fiyatlar hiç de ucuz değil ama… Zaten Can Bey’in sık sık tekrarladığı birşey var: “Çin’de marka olan hiçbir şey ucuz değildir” Öyle gerçekten.

P1180334 P1180344 P1180351 P1180386

Hafiften yağmur başlıyor yeniden. Biz de çok katlı AVM’lerden birine girdik… Tamamen çocuk kıyafetleri, gözlükleri ve oyuncak satılan dükkanlardan oluşan bir yer burası. Uras uykuya dalıyor, biz de ona mayo ve çanta bakıyoruz. Dün gezdiğimiz meydanda bir mağazada bir sırt çantası beğenmiştim Uras’a ama Hamit pek beğenmedi. Sonrasında da ne aynısını ne de beğeneceğimiz başka bir çantayı bulamadık bir daha… Çıktığımızda yağmur dinmişti. Çinliler sürekli şemsiyelerle geziyor sanırım, yağmur başlar başlamaz, şak, ortalık rengarenk şemsiye tarlasına dönüyor. Güneş için de yaygın bir şemsiye kullanımı var… Tayland ve Singapur’da da öyleydi… Sarı ırk ya, güneşten daha çabuk etkileniyorlar belki de.. :)

Uras’ın uyanmasıyla zaman da yaklaşıyor, biraz daha dolaşıp buluşma yerine yöneliyoruz. Üstü kapalı bir durak var, herkes orada ya oturuyor ya da ayakta duruyor… Çünkü yağmur şiddetini artırdı ve herkes bizim gibi sabah odalardan aldığı şemsiyeleri otobüste bırakmış… Can Bey “Zaten geç kaldık, bekleyemeyiz” diye acele ediyor. Tülay’lar ve Süleyman yoklar… Neyse grup hareketlenirken geliyor herkes. Duraktaki koca grubu görmemiş Tülay, gelmediler dEyip geziniyormuş meğer… :)

Şimdi de hedef Yeşim Buda Tapınağı… Büyük bir tapınak ve üst katta kocamaaan bir Yeşim Buda Heykeli var, orada fotoğraf çekmek yasak… Çok da etkileyici gelmedi bana… Bangkok’daki Zümrüt Buda Tapınağı daha küçük olmasına karşın daha güzeldi… Savaş sırasında bir yere saklanıp orada unutulmuş ve sonradan tesadüfen bulunmuş… Hikaye çok tandık, Bangkok’da da aynısını anlatmışlardı… Demek ki bütün değerli Buda heykelleri aynı kaderi paylaşmış… Heykelin önünde bir adam resmini çiziyordu… Aşağı kata indiğimizde Can Bey duvarda antik Çin harflerini gösteren bir pano gösteriyor. Zamanla o kadar çok vuruştan oluşan karakterler oluşmuş ki şu an kullanılan Basitleştirilmiş Çince’ye geçilmiş. Geleneksel Çince ise halen Hong Kong ve Tayvan gibi bazı özerk yönetimlerde kullanılıyormuş…

Ardından bahçede serbest zaman veriliyor. Karşılıklı binaların arasındaki avluda, orta yerde kocaman bir ocak gibi taş yapıda birşeyler yanıyor, tütsünün devasa boyutu olsa gerek… Bazıları içine yanacak birşeyler atarken kimi de tepedeki boşluktan para atmaya çalışıyor, dilek tutuyor herhalde… Bir tanesi o kadar beceriksiz ki 3-4 denemeden sonra boşluktan para geçince sevinçle ellerini kaldırıyor ama para aynı hızla karşıdaki boşluktan geri çıkıyor… :) Yandaki binalardan birinde yine çeşitli biçimlerde dev Buda heykelleri ve sadece Çin Budizm’inde yer alan biri korkunç diğeri normal görünen heykeller var. Kendi inançları gereği bir takım hareketler yapıp dualar eden Budist Çinliler toplanıyor kapıların önünde… Diğer binada ise turuncu kıyafetli Budist rahipler tek sıra halinde içeri girip ayine başlıyorlar. Biraz da onları izledik… Buda’nın gücü mü ne, Uras şu ana kadar sakindi… :) Yavaş yavaş azmaya başlayınca da bisküvi ile biraz daha oyalandı.

P1180498 P1180499 P1180504

Yemeğe kadar bir saat gibi bir zaman var. Yemek yiyeceğimiz yer de nehir kıyısında dün çekimler yaptığımız gökdelenlere bakan bir manzara ve seyir alanının hemen altında… Orada yemeğe kadar serbest zaman veriliyor. Geniş ve süper manzaralı bir yürüyüş parkuru… Ortalık kalabalık… Fotoğraf çekenler, gezenler, etrafı seyredenler yanında nefis güzellikte bir Çinli kız da üzerinde gelinlikle profesyonel çekim yapan bir ekibe poz veriyor… Uras’ı arabasından indirir indirmez ipten kazıktan kurtulmuş gibi koşuşturmaya başlıyor… Tabi kızın fotoğraflarını sadece o ekip değil biz ve bizim gibi birçok kişi de çekiyor. Biz evlilik fotoğrafı diye düşünmüştük ama ortada damat falan yok! Sonra kız bir anda üstündeki gelinliği çıkartıp mini şort ve şıpıdık terlikle kalıyor yine birkaç saniyede başka bir gelinlik benzeri kıyafete bürünüyor… Çekim devam ediyor, show must go on… :)

P1180534 P1180540 P1180545 P1180548 P1180553 P1180589 P1180635 P1180642 P1180657

Bu arada Uras’ın Çinli kızlar albümünü genişletme çalışmalarımız da sürüyor… Minik Çinli kızlarla birlikte yakalamaya çalışıyoruz, biz ve onlarca Çinli takipçi… Uras poz sırasında kızları öpüyor, iyice hoşuna gidiyor milletin… Bir kız kolye gibi bir şey veriyor, başka bir kızı kovalıyor, sonunda bir Çinli adamın kontrolünde minik bisikletiyle gezen şirin bir kıza yanaşıyor… Adamın da yardımıyla kızı arkaya itip bizimki bisikleti kullanmaya başlıyor. Kızın ağzı var dili yok, arkada devam ediyor geziye… Tabi bütün bunlar yine onlarca kamera tarafından görüntüleniyor. Özellikle de elindeki dana kadar profesyonel makineyle Uras’ın peşinden ayrılmayan Çinli bir amca muhtemelen en güzel fotoğrafları yakaladı… Yemeğe gitmek için Uras’ı almaya kalkınca yine küçük bir kıyamet koptu tabi…

P1180660 P1180684 P1180704 P1180707 P1180712 P1180739 P1180745 P1180786

Restoranda görüntüler her zamanki gibi… Sonrasında otele döndük. Bu akşam Akrobasi Gösterisi var ekstra olarak. Hamit odada Uras’la kalacak, ben gideceğim. Geçen gün saçma sapan Tang Hanedanlık Şovu’na neredeyse herkes gitti, buna iptal edilmemesi için gereken 10 kişi zar zor toparlandı. Can Bey’in dediğine göre Tang Hanedanlık Şovu’nu erkeklerin %80’i, kadınların %100’ü, Akrobasi Şovunu ise hem kadın hem erkeklerin %100’ü çok beğeniyormuş. Neyse, 10 kişi toplandı ve şova gidildi… Salon buz gibi, yarı yarıya dolu ve tamamı turist ve çekim yasak… Ama kim takar tabi… Gösteri güzel ama beklentim düzeyinde değil, uluslar arası standartlarda daha görkemli bir gösteri bekliyordum… Turistler için hazırlanmış vasat bir gösteriydi. Şapkalı adamların şovu, patenli kızlar, bisikletli kızlar, tabak çeviren kızlar, kaya adamlar vs. şeklinde şovlar içeren gösterinin en etkileyici bölümü en sondaki demir küre içinde son sürat süren 5-6 motosikletlinin gösterisiydi. Ertesi gün Can Bey hiç kimsenin fikrini sormadı, istatistikleri bozmak istemedi sanırım… :) Donmuş vaziyette odaya çıktığımda minik adam çoktan uyumuştu. Sıcacık klozet ve ardından banyo ve kahve keyfi çok iyi geldi… Yarın turumuzun son günü…

30/06/2013 Pazar (Sekizinci gün) Şangay → İstanbul

Turun son gününe geldik işte… Kahvaltının ardından merdiven seansı ile başlıyoruz güne… Bavulları akşamdan toplamıştık, kahvaltıya girmeden otobüse konulmak üzere diğerlerinin yanına bıraktık… Bugün yaklaşık 45 dakikalık mesafedeki Su Köyü’nü gezeceğiz. Bu tur ilan edildiği ve biz satın aldığımızda yedi gece olarak görünüyordu. Aylar sonra bir baktık ki altı geceye düşmüş… Ne oluyor, bir günümüz ne oldu diye aradığımızda, “yanlışlıkla öyle yazılmış, program aynı” falan diye geçiştirildi. Hamit “olur mu ama biz yedi gün diye satın aldık, bunu nasıl telafi edeceksiniz” deyince “rehberimizin orada size bir sürprizi olacak” dediler. Efendim, bu Su Köyü turu aslında tüm turlarda ekstra olduğu halde o yanlışlığa binaen bizim tura normal gezi olarak katılmış güya…

P1180880 P1180890 P1180933 P1180938

Hava güneşli ve oldukça sıcak. Su Köyü’nün girişinde küçük bir tuvalet molası ve tanıtım, sonrasında da altışarlı gruplar halinde teknelere doluşup yapay kanalda tura başlıyoruz. Uras şimdilik normal… Daha doğrusu sürekli mızırtı modunda olduğu için onu normal kabul edersek bugün anormal! Şarkıcı teyzemiz kendini zor tutmuş olacak ki kendini tekneye atar atmaz patlatıyor bir tane… Suyla mı çalışıyor nedir, sulu tekneli ortamlarda veriyor gazı… Neyse ki bizim teknede değil, ses giderek kayboluyor… Hem herkes Uras’ın mızırtısını az mı dinledi, biz de onu dinleriz biraz, uçakta söylemesin yeter… :) Yirmi dakika kadar süren turdan sonra birkaç saat serbest zaman var. Öğlen yemeğini pas geçip akşam limitsiz içki konusunda mutabık kaldı ayyaş grup… :) Zaten buradaki restoranların temizliği konusunda ciddi endişeleri var Can Bey’in, en çok da o nedenle getirdi bu öneriyi sanırım… Nehir ve kanallar arasında hediyelik eşyalar satan minik minik dükkanlar ve ara sokaklarda evler var bu yürüdükçe sonu gelmeyen devasa köyde… Çin’de son günümüz ve hala magnet almadık… Ben panik durumdayım, öğleden sonra fake market turumuz var, Hamit oradan alırız nasıl olsa diyor… Burada fiyatlar daha makul, daha doğrusu pazarlık payı olarak on misli söylemiyorlar, neredeyse gerçek fiyata yakın fiyatlardan açıyorlar kapıyı… Neyse, sonunda paraya kıyıp bir magnet aldık da rahatladık… Ama nedense hep topu 1,5 tl olan magnetten birkaç tane alıp hediyelik getirmeyi akıl edemedik iki büyük bir küçük baş… :)

P1180945 P1180952

P1180972 P1180968

P1180962 P1180957

 

Sonrasında çooook kötü kokan birşeyler pişirip satan dükkanların yanından geçiyoruz. Ne olduğunu anlamıyoruz ama berbat görünüyorlar ve kokular da kusturacak kadar korkunç. Sonrasında minik elişi tablolardan aldık… Bunları önceden de görmüştüm ama bugün daha bir sevimli göründüler… Üç tane aldık, çerçeveletince çok güzel olacaklarından eminim… Uras bugün daha sakin genel olarak… Bu arada da uyuyakaldı zaten… Tıngır mıngır gezinirken bir baktık ki buluşma saatine 15-20 dakika kalmış… Ve nerede olduğumuz konusunda fazlaca bir fikrimiz de yok… Oldukça gerilerde bir yerde bir köprüden geçip o iğrenç kokulu dükkanların önünden geldiğimiz istikamete dönmüştük ama onca yürüdüğümüz halde ilk başladığımız ana kanalı göremediğimize göre başka bir koldan gittiğimizi anlayıp bütün yolu gerisin geriye gitmeye karar veriyoruz. Zaten orada bir köprüden geçerken fark ediyoruz ki o koldan devam etsek geldiğimiz başlangıç noktasında kilometrelerce uzakta otobanın başka bir yerine çıkacakmışız.

P1180979 P1190006

P1190023 P1190026

P1190035

Şimdi buluşma noktasından uzaklaşarak önce ilk kanalla birleşme noktasına gitmeli ve sonra o kolu takip ederek tam ters istikamete devam etmeliyiz. Başlıyoruz yine koşturmaya Uras’ın arabasıyla birlikte… Ortalık öyle kalabalık ki, Hamit sürekli “pardooon, pardon” diye bağırarak yol istiyor, anlamayan, duymayan, aldırmayan da Uras’ın arabasının ufak ya da büyük dokunuşuyla uyarıya maruz kalıyor. Sonunda asıl kanalın kenarında ulaşıyoruz ama hem kanter içindeyiz hem de daha o kanalın en başına kadar bir kilometre kadar yolumuz var… Neyse, yarı koşa, yarı yürüye o yolu da geçip buluşma noktasına sadece üç beş dakikalık gecikmeyle varıyoruz. Varıyoruz da ne oluyor, yine yirmi dakikadan fazla gecikenleri bekliyoruz. Ve sonunda otobüsteyiz.

İki gündür Uras otobüsün içinde gezinmeye de başladı… Önlerde oturuyoruz, Uras bir atıyor kendini koridora, artık soluğu nerede alırsa, genelde de en arkalardaki Nalan’ın yanında… İneceğimiz zaman bir bakıyoruz onun kucağında uyumuş bizimki… Yanımızdaki çorbadan yedirdik binbir şaklabanlıkla… Bitince kendini dar attı yine arkaya… Şehre doğru yine trafik ağır aksak ilerliyor. Sonunda fake market’in arka girişindeyiz. Burada üç saat serbest zaman var. Daldık içeri… Burası Pekin’dekinden oldukça farklı… Hangisi daha iyiydi kararsızız… Pekin’deki daha canlı, kalabalık bir pazar havasındaydı… Burası biraz daha düzenli… Dükkanlar yine kapısız bacasız tabi… Elimizde kalan Yuan’ları Dolar’a çevirmeyip burada harcamaya karar vermiştik. Yuppiii…

Önce bütün katları gezip yoklama yapıyoruz. Yine bir gecelik ve fular alıyorum başlangıç olarak… Sıkı bir pazarlık sonrası Uras’a deri bir pilot montu alıyoruz. Sonra çıkıp cadde boyunca yürüyoruz. HM’ye girip bakıyoruz, fiyatlar Türkiye ile aynı… Daha önce beğenip bulamadığım şort mayoyu bulunca Uras’a onu alıyoruz… Hamit kasada beklerken Uras yine epeyce koşturdu… Uras’ı tekrar arabasına oturttuk çıkınca… Çok uzakta olmadığını düşündüğümüz Yu Bahçeleri’nin oradaki çarşıya gidip önceki gün gördüğümüz çantayı almayı düşündük bir ara… Sonra yön tayini ve Çinlilere sorma güçlüğünü göz önüne alarak vazgeçtik. Tekrar fake markete girdik.

Kalan paramızla kendimize Çince yazılı, Umur’a da kung-fu yapan pandaların olduğu tişörtlerden aldık. Sonrasında Tülay’ın aldığı bir çantayı beğenip, pazarlık sonu fiyatı ve dükkanın yerini öğrenip benzeri bir çantayı pazarlığın sonunu önceden söyleyerek aynı fiyata aldım. Buluşma saatine kadar da boş boş dolaştık… Otobüse bindiğimizde herkes parasını son Yuan’ına, enerjisini son kalorisine kadar harcamış durumda… Bizim de cebimizde çok azıcık bir Yuan kalmış… Herkes birbirine aldıklarını gösteriyor, mail adresleri alınıyor, yoğun bir trafik var yolcular arasında… Havaalanı yolunda Çin’deki son yemeğimizi de birkaç bira eşliğinde yiyoruz. Havalimanında son alınanlar bavullara tıkılıyor. Lazım olursa diye Uras’ın şurubunu yanımıza almak için bavulu açıyoruz. Çin’le ilgili bir kitap var yanımızda, Can Bey ilgilenince ona bırakıyoruz, onun da bir kitap yazma düşüncesi varmış, fikir almak istiyor, en azından kötü örnek olur… :)

Check’in yapılıyor, bavulları alıyorlar, kontrol onayı gelene dek işlemi bitirmiyorlar, bizden önce birisini kontrol odasına çağırmışlardı… Haber geliyor, bizi de çağırıyorlar… Komik ama önceki yolcunun da bizim de bavul açılıyor ve şüphelendikleri şey son anda bavula sokuşturduğumuz magnetler… Paranoyak bu Çinliler…

Sonraki kontroller de olaylı tabi… Uras’ı Hamit tutuyor ve önce ben geçiyorum çantalarla… Sırt çantasını açtırıyorlar… Uras’ın su bardağı, kapaklı, ağızlıklı, onu açtı ve “iç” diyor görevli… Ben söyleniyorum “niye içiyorum, dökelim bari, nasıl içeyim dolu bardağı bi dikişte” diye… Hamit güvenliğin dış tarafından sesleniyor “tamamını değil, üstünden bir yudum iç ki, su olduğuna inansınlar” diyor, sıvı patlayıcılara karşı standart bir uygulamaymış meğer bu… :) Son kontrolde Uras’ı ille de x-ray’den geçirmek istiyorlar, Hamit kabul etmiyor. Başka bir bölüme götürüyorlar, orada el cihazı ile aranıp geçiyor ve duty free’deyiz… Cebimizdeki son parayla da oradan Baileys alıyoruz, bir Yuan’dan az bir para eksik kalıyor, Hamit kredi kartını uzatıyor, Türk parası ödeyecek halimiz yok ya, görevli “gerek yok” diyor, o da ondan oluyor… :)

THY uçağımıza binerken dünkü de olsa bizim gazeteler var, alıyoruz birer tane… Yine Türk’ten çok Çinli var… Bu kez uçak full, bir kişilik bile yer yok… Ama benim yerim orta bölümün en önünde, yani hemen önümde bebek koltuğu takılabilen zamazingolar var… Hamit’in yeri ise tam arkamda… Telefonla bebek koltuğu talebi yaparken de öğrenmiştik ki puset için 11 kilo sınırı var… Akşamın ikinci salaklığına imza atarak gelen host kilosunu sorunca ben atlıyorum Hamit’ten önce 12.5 kilo diye… “Olmaz” diyor adam… Hamit köpürüyor tabi, düzeltmek için başhostese gidiyor, bizimki 11,5 kilo da bilmem ne de diye… Kadın insiyatifini kullanarak çözüm üretiyor, altını yastık ve battaniyelerle doldurup sonra taktırıyor puseti… Hamit’le de yer değiştiriyoruz, o bacağını altına dayayarak destek yapıyor ve bütün gece orada uyuyor bizim minik azgın…

Sabah kahvaltı sırasında Uras için de bebek maması veriyorlar ama Çin malı… Çinliler bile bunu kullanmıyormuş bebekleri için, sırf yabancı mama almak için Hong Kong’a falan gidiyorlarmış. Tabi biz de yedirmiyoruz. Zaten dağıtan görevlinin eşi de Çinliymiş, o da konuyu biliyor ve tavsiye etmiyor, kullandıkları bir madde zararlıymış falan falan işte… Sonunda sabah altıya doğru İstanbul’a iniyoruz. Nasıl olduysa bavullarımız ve Uras’ın arabası de çabucak çıkıyor banttan… Hemen geldiğimiz şekilde önce taksiyle Yeni Bosna’ya, oradan metrobüsle evimize gidiyoruz. Hamit hemen yıkanıp hazırlanıp o gün işe de gidiyor…

Kısa kısa…

Kim kimdir?

-Doktorlar ve ablalar: Nalan anestezi uzmanı, eşi cerrah, ikisinin de ablaları ya da abla dedikleri iki kişi daha var, sevimli tipler… Hele Nalan, Uras’la acayip iyi anlaştı ve çok yardımcı oldu sağolsun…

-Süleyman Sani: Her ay Kappa Tur’la ayrı bir tura katılan gezgin kovboy, yan iş olarak eczacılık yapıyor…

-Tülay ve eşi: Tülay Ankara’da bir okulda edebiyat öğretmeni, eşi doktor… Bizim gibi gezecekleri yer hakkında bilgi toplamayı ve film izlemeyi seven insanlar…

-Mualla-Fatin çifti: Mualla Hanım’ın şen kahkahaları ve Fatin Bey’in Uras’la arasındaki tespih olayı unutulmaz

-Ana-oğul enteresan ikili: İşte turun en garip ikilisi.. Daha doğrusu oğul tipik ergen de anne tuhaf… Daha ilk günden iki Çinli şapkası alıp tüm tur boyunca onlarla gezdiler… Gün geçtikçe de arttı şapkaların sayısı… En son uçağa binerken sekizdi…Kadın boş boş bakan, en basit şeyi bile defalarca ayrı ayrı kişilere soran bir tip… Bir ara yakın koltuklarda oturduk, Tayland’dan benzeri şapkalar aldığımı, uçakta götürmenin zor olduğunu söyledim, sorduğu sorular: “kaça aldınız?”, “hala kullanıyor musunuz?” dumur dumur üstüne… Ben dekoratif amaçlı aldığımı duvara astığımızı söylediğimde “biz kullanmak için aldık” diyor, nerede kullacaksa, tarlada falan herhalde… Tabi en büyük dumur anlama özürlü olduğunu düşündüğümüz kadının da doktor olduğunu öğrenmemiz oldu… Nalan’la ve eşiyle ortak arkadaşlarından bahsediyorlar, 80 darbesinde birkaç yıl ara vermiş falan… Dedim ya, dumurlar silsilesi…

-ÖSYM eski başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan  ve eşi Ayşe Yarımağan Cop: Çok şeker bir ikili

-Diğer yaşlı çift de öyle…

-Teyzeler altılısı: Bu gruptan bizim için unutulmaz olan tabi ki Bahar Hanım’ın TSM konserleri…

*Çin’de çok kafa çektikleri akşamın sabahında hastaneye gidip serum bağlatan çok olurmuş. Hatta kendi facebook benzeri sosyal paylaşım sitelerinde serum yerken fotoğraflarını paylaşıp “bakın amma içtik” muhabbeti yapılırmış.

*En etkilendiğim yer: Terracotta askerleri…

*En içimde kalan: Van Puching’deki food market’i görememek…

*En heyecanlı: Şangay’daki TV kulesinin cam zemininde gezinmek…

*En gereksizler: Bitmek bilmeyen ipek, yeşim taşı, kremci, incici, simitçi-kahveci-gazozcu…

*En unutulmazlar: Çin Seddi ve Şangay gökdelenleri…

*En güzel şehir: Şangay

*En çekilmez: Motorların kaldırım ve yaya yollarında bile bitmek bilmeyen kornaları…

*En komik: Çinli bebeklerin altları açık pantolonları…

*En içimi acıtan: Kremcide adamın elin yakarak kremin işe yaradığını göstermeye çalışması…

*En sinir bozucu: Çinli havaalanı görevlilerinin paranoyaklığı…

*En unutulmaz yemek: Uçaktaki etli pasta :)

*En lezzetli yemek: Pekin ördeği…

Güney Amerika

Güney Amerika (Peru, Bolivya, Şili, Arjantin, Uruguay, Brezilya)

Turda çektiğim fotoğraf ve videolardan oluşturulmuş foto-video gösterisini izlemek için aşağıdaki linklere tıklayabilirsiniz:

Peru, Bolivya, Şili

Arjantin, Uruguay, Brezilya

19 Şubat – 7 Mart 2012

“Beyazlar geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı…”  KENU KENYATTA

19.02.2012 Pazar (Birinci Gün – İstanbul-Amsterdam-Lima):

Cumartesi gecesi saat 01:20’de evden çıkıp, biraz da koşturarak 01:30’daki metrobüse yetişiyoruz. Yenibosna’dan bindiğimiz taksi havaalanına kadar 9 TL yazıyor. Saat ikiyi biraz geçiyor. Buluşma saati 03:45. Çıkış pullarını alacağız ama memurun pulu ille bi yere yapıştırma tiki nedeniyle, sıfır kilometre pasaportumu doldurmasın diye önce uçuş kartımı almaya karar veriyorum, Şafak pulunu yapıştırtıyor yeşil ve eski pasaportuna… Biraz sonra bankolar açılıyor ve bagajımızı verip hem Amsterdam hem de oradan Peru uçuşu için uçuş kartlarımızı alıyoruz. O karta pulumu da alıp yapıştırtıyorum ve pasaport işlemlerimizi yaptırıp iç kısma geçiyoruz.

Lounge’ları denetliyoruz. Hep İş Bankası’nın lounge’ını kullanırdık ama Eylül 2011’den beri misafiri 25 TL yapmışlar… Şafak’da Bonus var ama Garanti yaralı parmağa işemez, sadece Platinium ücretsizmiş… Yapı Kredi’ye bakıyoruz, Platinium sahipleri ve bir misafir ücretsiz… Süper, geçenlerde kart ücreti nedeniyle kapattığım Gold kartımı ücreti iptal ederek Platinium’a çevirmişlerdi, iyi denk gelmiş… :) Güzelce yiyip içiyoruz. En güzeli de her zamanki gibi Bailey’s…

Amsterdam uçağımız 05:45, zamanında kalkıyor.İlk check-in yaptıran biziz ama uçağın en arkasındayız nasıl oluyorsa… Bu arada pasaport kontrolünden erken geçtiğimiz için Ejder Tur’un yetkilisi Y. Bey’le karşılaşmıyoruz, Diğer arkadaşlarla görüşmüş ve geçen haftaki tur toplantısında zorunlu bahşiş ücreti olan 150’şer Euro’yu tur lideri E. Bey’in toplayacağı söylenmesine karşın, onun toplamasının yakışık almayacağı bahanesi ile kendisine verilmesini talep etmiş. E. ve A. çifti de toplantıda konuştukları gibi E. Bey’e vereceklerini söylemişler.

Amsterdam’a uçuş üç saat sürüyor ve 9:00 gibi iniyoruz ama yerel saatle 8:00. Lima uçağımız 12:30’da… Bu koca havaalanında dört saati geçirmek bu kadar zorsa, o daracık uçakta Lima’ya doğru oniki saat nasıl geçecek, tam bir muamma… Neyse zor da olsa geçiyor saatler ve TSİ 02:00’de (20.02.2012), yerel saatle ise 19:00’da iniyoruz Lima’ya… Bugün bizim için tam 31 saat sürecek… :)

 

20.02.2012 Pazartesi (İkinci Gün – Lima):

Sabah 08:00’de kahvaltı, 09:00’da şehir turuna çıkılacak. Ben dün geceki uzun ve uykusuz yolculuğun ardından bu gece de telefonumla Türkiye araması yapamıyor olmamla ilgili telefonla, bilgisayarla, internetle sabahlayıp, saat 02:00 gibi uyuyup 06:00 gibi uyanıyorum ki bunda Şafak’ın muhteşem horultusunun da payı var tabi… Kahvaltı biraz zayıf olmakla birlikte yeterli… Peynirli ve salamlı yumurta güzel… Kızarmış ekmek ve sandviç ekmeği, yağ, reçel, kahve, çay ve portakal suyu, bir de en güzeli tropik meyve salatası… Gün içindeki zamansız açlık önlemi olarak bir-iki sandviç yapıp çantamıza da atıyoruz…

Sonrasında odada internete bağlanıp Skype’den Ayçin’le ve minik oğlum Uras’la görüşüyoruz. Şimdiden ne kadar özlemişim anlatamam. 12:00’de cilt doktoru ile randevuları vardı, daha iyi bulmuş.. Meltem de kayakta dönen dizleri için ortopediye gitmiş yine Medipol’de, onun da durumu fena değilmiş… Ardından aşağı inip bize Lima’yı gezdirecek olan Martha’yı ve minibüsümüzü bekliyoruz. Saat 09:30’da Martha geliyor, bu kez minibüsü Martha’yla birlikte beklemeye başlıyoruz. 10:00’a doğru gerginlik artıyor. İlk günden böyle olursa bu tur nerede biter bakalım… Tur lideri E. Bey, buradaki yerel acentenin sahibi olan ve dün havaalanında bizi karşılayan Axel’i arıyor, ulaşamıyor… Ben virofondan bağlanıp İstanbul’daki Ejder Tur’u arıyorum ve Şehnaz Hanım’a aktarıyorum durumu. Zaten internete ve tur toplantısında gösterilen La Granada Mira Flores otelin yerine, hem yeri hem de görüntüsü o otel kadar güzel olmayan Otel Marin Angola’ya yerleştirildik. Onu da belirtiyorum ki rahatsızlığımızı bilsinler, kafalarına göre değiştirmesinler..

 

Neyse, 10:30 gibi gelen minibüsümüze yerleşip Lima turuna başlıyoruz. Önce Atlantik Okyanusu’na 50-60 metre yüksekten (Antalya’nın falezleri gibi tüm şehir denizden yukarıda) bakan ve üst üste öpüşen insan irisi bir çift heykelin etrafında rengarenk çiçekli yeşilliklerle süslenmiş bir parkta inip ilk fotoğraflarımızı çekiyoruz. Sonrasında genel olarak minibüzte Martha’nın anlatımıyla yapılan gezide, arada San Marco gibi önemli meydanlarda inip fotoğraflar çekiyoruz. Başkanlık binasını ve bina bahçesindeki nöbet değişimini izliyoruz. San Fransisco kilisesini, bodrum katındaki toplu mezarları ve üst üste dizilmiş kemik ve kafataslarını, 200,000’den fazla kitaba sahip muhteşem kütüphanesini, San Marco Üniversitesi’nin de doğmuş olduğu üniversite amfisini görüyoruz. Hemen yanındaki caddeden ilerleyip, San Cristobal tepesinin eteklerinde kurulmuş olan ve rengarenk boyalı varoş evleriyle ünlü gecekondu bölgesini görüntülüyoruz.

 

 

Benim fotoğraf makinemin şarjı burada bitiyor. Yedeği de şarjsızmış… Ortada kaldık.. Neyse, tur bitti zaten, yemeğe gidilecek.. Şafak’ın makinesiyle idare ederiz. Öyle düşünüyorum ama akşam facebook’a eklemek için fotoğraflarını kopyalamak isteyen Şafak’a yardımcı oluyorum ve 640×480 boyutunda çekim yaptığını (irice bir posta pulu) görüp küçük dilimi yutacak gibi oluyorum… :)

 

 

 

Buradaki turumuz öğle yemekli… Axel otelimizin yakınında bir restaurant ayarlamış. Minibüse doluşup oraya gidiyoruz. Ya seçmeli bir ana yemek ya da masaların üstünde dizili olduğunu gördüğümüz zengin açık büfeden sınırsız yararlanabileceğiz. Hepimiz açık büfeyi tercih ediyoruz. Burada Peru’nun yerel tatlarının birçoğunu tadıyoruz. Çok merak ettiğimiz Cevice (bir tür çiğ balık) hiç de hayal ettiğimiz gibi çıkmıyor. Kattıkları baharat ya da sebzeler balığın tadına baskın geliyor ve pek hoşumuza gitmiyor. Genelde pirinçli, soğanlı, mısırlı yemekler çoğunlukta… Et, tavuk ve balık etleri bunlarla kombin edilip çeşitli lezzetler elde edilmiş. Fena değil.

 

 

Tatlıları daha çok hoşuma gitti… Champu (Kempu okunuyor); sarı renkli, meyveli, biraz jöleye benzeyen güzel bir tatlı… Mazamorro Morado ise mor mısır, tarçın ve karanfilden yapılan ve erik, kiraz gibi meyvelerle zenginleştirilerek sıcak yenen bir tatlı… Bir de sütlaçın daha bol pirinçli versiyonu var ki Arroz con Leche diyorlar, onu sevmedim, tatlı pilav gibi bişey… Mor mısırdan içecek de yapıyorlar, Kika Morana… Tadı gerçekten mısıra benziyor ama içimi hoş… Yemeğin yanında Peru birası içiyoruz, içecekler ekstra, 6 sol… 1 USD=2.65 sol, bira 2.25 USD’ye geliyor yani…

Yemekten sonra tüm ekip otele doğru yürüyoruz. Martha ve Axel de bizimle birlikte.. Otelin arka yollarından geçip denizi yukarılardan gördüğümüz yerlere geliyoruz. Grubumuzda benimle Şafak’ın haricinde, tur lideri olarak lanse edilen emekli bilgisayar mühendisi E. Bey, emekli elektrik mühendisi A. Bey ve eşi A. Hanım var… Şafak, ben ve A. Bey Pasifik Okyanusu’na girme deneyimini yaşamak istiyoruz. Diğerlerinden bir alışveriş merkezinde ayrılıp, bir taksiye binip 15 sol ödeyerek sahile iniyoruz.

Okyanusa girmek güzel olduğu kadar yorucu da… Dalgalar sahile vururken bizi de döve döve dışarıya doğru atıyor. Sonra çekilirken de içine doğru karşı konulmaz bir şekilde sürüklüyor. Önce Şafak’la ben, Sonra A. Bey’le Şafak, sonra benimle A. Bey yüzmeye çalışırken, kıyıda kalan elbise nöbeti bekliyor… Kombinasyonları çevirerek birkaç kez girip çıkıyoruz. Biraz kuruduktan sonra da 18:00 gibi otele doğru yola koyuluyoruz. Falezler üzerine kurulan şehirde yerleşim alanları kıyı kesiminden oldukça yüksekte… Yoldan ve merdivenlerden sıkı bir tırmanışla önce yukarı kısma ulaşıp, ardından elimizdeki otel kartını önümüze gelene göstere göstere bir-birbuçuk saate yakın bir sürede otele varıyoruz. Odalarımıza çıkıp yıkanıp üstümüzü değişiyoruz. 20:00 gibi aşağıda buluşuruz demiştik.

Aşağı indiğimizde diğer grup yeni geliyor. Bindikleri araca bir otobüs çarpıp kaçmış, karakol muhabbeti ancak bitmiş… Biz önden dün de biraz gezdiğimiz pazara doğru gidiyoruz, diğerleri de az sonra geliyor. Ben ikişer sol’den iki magnet ve üçer sol’den iki çift Peru bebekli küpe alıyorum. Heybeler var, 15 sol ama ben çok da beğenmedim. Gideceğimiz yerlerde bakmaya devam edeceğiz mecburen. Snowball da yok.. Dönüşte bira alıp otelde içelim diyoruz. Depozitolu 650 ml.’lik şişeler var ama depozit ödeyip alamıyorsunuz, ille de şişe getirmeliymişsiniz. Bu şişe getir bira götür döngüsüne ilk giriş nasıl oluyor, evde mi yapıyorlar ilk şişeyi anlamadım ki… :)  Neyse, 330 ml’liklerden ikişer tane alalım bari çaktırmadan… Bir de 2.5 litrelik suyla mor mısır cipsi alıyoruz. Biralar ve cips bitince de uyku zamanı gelmiş demek ki…

*İnkalar Hakkında: And Dağları’nın yüksek vadilerinde 12-16. yüzyıllar arasında büyük bir imparatorluk kurmuşlar ve kelime anlamı da “dört bucağı birleştiren”miş. İspanyol istilasına kadar 10 milyona yakın nüfuslarıyla bugünkü Bolivya, Peru, Ekvador, Arjantin ve Şili’nin büyük bölümüne yayılmışlar… Kendilerinden önceki Naskalar ile Titikaka Gölü çevresinde kurulmuş olan ve dev bloklarla oluşturulan taş yapılarla tanınan Tivanaku ve Variler’den çok etkilenmişler. Hakim oldukları geniş toprakları, 40 bin kilometreyi bulan ve “Göbek Bağı” adını verdikleri bir yol ağı ile kutsal kentleri Cusco’ya bağlamışlar. Milyonlarca kişilik nüfusu, o dönemin şartlarında teker teker ve özenle saymayı başarmışlar, böylece halkın sadece kutsal devlet için çalışmasını sağlamışlar. Elde ettikleri her tür ürünü titizlikle kayda geçirip depoladılar ve adil bir şekilde dağıtmışlar. Üstelik bütün bunları bir alfabeleri bile yokken yapmışlar. Peki bu büyük uygarlık nasıl yok olmuş? 1525’de Yavuz Sultan Selim Mısır’ı fethettikten sonra Asya, Afrika ve Avrupa’da Osmanlı sancağını dalgalandırma görevini Kanuni’ye devrettiği yıllarda Avrupalılar da yeni sömürgeler bulmak için bu topraklara gelmiş ve beraberlerinde çiçek ve virüslerden bulaşan ölümcül hastalıkları da buraya taşımışlar, bunlarla ilk kez karşılaşan, bu nedenle hiç bağışıklık geliştirmemiş yerliler kırılmaya başlamış… 1527’de Kral Huayna Capac da bulaşıcı hastalıklardan ölünce imparatorluk daha da zayıflamış… Buna bir de Cusco’daki Huascar ile kuzeydeki ordunun başında bulunan Atahuallpa arasında taht kavgası eklenince bu kavgayı kazanan Atahuallpa başkente gelerek tahta çıkmış. Kolomb’un gelişi sırasında 70 milyon olduğu tahmin edilen yerli nüfusun iki yüz yıl içinde %95 azalarak 3-4 milyon kişi kaldığı rivayet ediliyor. Bu ölümlerin baş nedeni de yerlilerin eski kıtadan gelen mikroplara karşı ne bağışıklıkları ne de genetik dirençleri olması.. İşin daha garibi gelen bir düzine bulaşıcı mikroba karşılık, Amerika kıtasından Avrupa’ya tek bir ölümcül virüs gitmemiş…

16 Kasım 1532’de İnkaların kutsal başkenti Cusco yakınlarında Cajamarka’da İspanyollar’ın istilacı generali Pizzaro ile İnkalar’ın efsanevi kralı Atahuallpa arasındaki savaş dünya tarihindeki en trajik, en ilginç savaşlardan biridir. İspanya Kralı I. Carlos adına bu yeni kıtayı fethe gelen ve okuma yazma bile bilmeyen General Fransisco Pizzaro, birkaç küçük top, bir düzine çakaralmaz tüfek ve topu topu 168 kişiden oluşan küçük bir birlikle binlerce kilometre yol katedip İnkalarla savaşacağı meydana geldiğinde kendisine en yakın İspanyol birliği tam 1500 km. kuzeydeki Panama açıklarındaydı… İnka Kralı Atahuallpa ise gücünü ispat etmiş 80 bin kişilik orduya sahipti. Pizzaro’nun askerleri meydana 5 km. kala 80 bin kişilik orduyu görünce panikledi… Pizzaro onları yüreklendirmek için sadece 40 bin kişi olduklarını söyledi, nasıl bir cesaretlendirme ise… :) Ertesi gün İnka ordusundan bir temsilci geldi, Pizzaro ona “Hükümdarınız ne zaman, nasıl ve ne şekilde isterse buraya gelsin, onu dost olarak karşılayacağız ve kardeş gibi sarılacağız” dedi. Elçi gittiğinde de bir tuzak kurarak adamlarını gizli yerlere yerleştirdi. Atahuallpa Avrupa’nın savaş taktik ve malzemelerinden habersiz davete uyarak ordusunu meydanda bırakarak iki bin kişiyle kasabanın yolunu tuttu. Sekiz kişinin taşıdığı altın ve gümüş süslemelerle dolu bir tahterevan üstünde, başında som altından tacı (taptıkları güneşin teri olarak bildikleri için altın kutsaldır, ekonomik değerinden ise haberleri bile yoktur…), boynunda kocaman zümrüt gerdanlığı vardı. Belli bir mesafede durduğunda, Pizzaro Katolik kilisesi adına orada bulunan rahibi Krala gönderdi, rahip bir rehber aracılığı ile krala “Tanrı ve İspanya Kralı I. Carlos adına, Hazreti İsa’mızın yasasına uymaya ve Majesteleri İspanya Kralı’nın hizmetine girmeye davet ediyorum” diyerek İncil’i uzattı. Kral eline tutuşturulan İncil’i bakmadan yere fırlattı, rahip Pizzaro’ya o da askerlere saldırı emrini verdi. Gizlendikleri yerden çıkan askerler top ve tüfekleriyle hazırlıksız ve bu silahları ilk kez gören İnka askerlerine ateş açtılar. Vurulup ölenler yerlere yığılırken diğerleri korku ve panikle birbirlerini ezerek sağa sola koşmaktaydı… Toplardan çıkan ses ve ateşten ölenleri görenler tanrıların kendilerini cezalandırdığını düşünüp secdeye kapandılar, İspanyollar da hepsini kılıçtan geçirip Atahuallpa’yı esir aldılar… Onu esir alarak hem ordusunu etkisiz hale getirip hem de serbest bırakmak için sürekli fide isteyerek 20 ton altın ve gümüş aldığı ve tabi ki serbest bırakmadığı rivayet edilir… Sonraki İnka kralları halkı istilacılardan kurtarmak ve Cusco’yu geri almak için dört kez savaş açarlar ama yüzlerce katı asker sayılarına rağmen başarılı olamazlar. 1572’de son kral Tupac Amaro esir edilip kafası kesildiğinde Amerika kıtasının tarihteki en büyük imparatorluğu tarihe gömülmüştür.

21.02.2012 Salı (Üçüncü Gün – Lima – Cusco):

Sabah erkenden dünkü menünün değişmediği kahvaltımızı edip ardından havaalanına gidiyoruz. Check-in sırasında diğer üçlünün e-biletlerine pasaport numaraları girilmemiş, onlar Peru Airlines ofisine giderek altışar sol karşılığı bilgileri tamamlatıyorlar. Martha’ya da 90 sol bahşiş veriyoruz aramızda toplayıp… Cusco uçağımız 10:10’da havalanıyor. Bir saatlik uçuş sonrası Machu-Picchu’ya gitmek için önemli bir durak olan Cusco’ya varıyoruz.

 

 

Cusco, deniz seviyesinden 3,500 metre yükseklikte bir şehir. Uçak, havaalanına doğru inişe geçerken yapılan anonslarla ilgili “Sayın yolcularımız, uçağımız Cusco havaalanına inmek üzere çıkışa geçmiştir, lütfen kemerlerinizi bağlayınız” esprileri yapılıyormuş… Axel bizi havaalanında karşılıyor. Minibüsle merkez meydanın güzel bir köşesinde 400 yıldır bizi bekleyen otelimiz Royal Inca’ya gidiyoruz ve yerleşip biraz dinleniyoruz. Saat 14:00’de Cusco’yu gezmek üzere ineceğiz. O saate kadar bu bölgedeki otellerde ve dolayısıyla otelimizde ücretsiz ve self servis verilen coco çayı eşliğinde Türkiye ile görüşüyoruz. İlk bağlantıda minik danam uyuyormuş, Ayçin’le konuşuyoruz ve kapatıyoruz. Bir süre sonra Ayçin telefonumu çaldırıyor. Tabi onun çaldırdığını ancak tahmin edebiliyorum çünkü burada arayan numara tamamen farklı görünüyor, ben aradığımda da (başına sonuna abuk subuk bir sürü sayı ve karakter ekleyerek) benim numaram değişik çıkıyor tabi…Tekrar açıyorum Skype’yi ve Tosun Paşam karşımda arz-ı endam ediyor. Çok özlemişim çoook…

Saat 14:00’de aşağı inerek grupla, Axel’le ve buradaki rehberimiz Katherina ile buluşuyoruz. Önce uzun uzun katedrali geziyoruz. Oradan Inca’ların saray olarak yaptığı, İspanyolların yıkarak kilise olarak yeniden inşa ettiği tarihi yapıyı inceliyoruz. Ardından da şehrin tepelerindeki Inca’lar zamanında yapılmış kalıntıları görmek üzere dağlara vuruyoruz kendimizi. Machu Picchu’ya ön hazırlık olarak görüyoruz bu kısmı… Sacchywoman denilen bölgede çeşitli yerlerde kazılar sonucu bulunmuş kalıntıları gezerken, yerel eşyalar satan kadınlardan alışveriş yapıyor ve lamalarla fotoğraf çektiriyoruz… Sonrasında yine tepede şehre hakim bir yerden insanları kucaklama pozu veren Kurtarıcı İsa’yı da artık kararan havada tavaf edip, saat 19:00 gibi şehir ışıklarını izleyerek aşağı iniyoruz.

 

 

Saat 20:00’de yine lobide buluşup tur kapsamında müzikli ve danslı akşam yemeği için hemen 100 metre ilerideki restoranımıza gidiyoruz. Yemekler dün öğlen yediklerimizle hemen hemen aynı… Cevice ise kesinlikle çok daha güzel. Lima’da kullandıkları soğanın tadı çok değişik, burada da her yemekte soğan var ama bizim soğana daha bir benziyor, o nedenle buradaki yemekler çok daha yakın bizim damak tadımıza…

Sahnede Peru müziklerinin yanısıra bilinen klasikleri de kendi enstrümanları için düzenleyip çalan hoş bir grup var, zevkle izliyoruz programlarını. Ardından dans ve folklör gösterileri başlıyor. Yerel giysili kadın ve erkekler kendi danslarından güzel örnekler veriyorlar. Arada modern giysilerle tango ve başka modern dans gösterilerini sırayla sahne alarak sergiliyorlar. İki kız ve iki erkeğin hızlı bir yerel dans için sahneye çıktığı sırada, kızlardan biri hızını alamayıp sahnenin bize göre sağ kenarında yere kapaklanıyor. Kafasını sütuna vurmaktan son anda sıyırsa da oldukça kötü düşüyor. Partneri dansı bırakıp yardımına koşuyor. Diğer çift ise bozmadan sürdürmeye çalışıyor gösteriyi…

Yemeklerin yanında içki yine ekstra… Şafak’la birlikte 50 sol’e bir şişe kırmızı Şili şarabı seçiyoruz. Çok beğeniyoruz. İlerleyen dakikalarda demin birisi kapaklanan dörtlü grup tekrar çıkıp özellikle kızların popolarını nasıl kıvırabildiklerini gösteren bir gösteri-oyun oynuyorlar… Önce kızların popolarına kısa, kalın ama zor tutuşan bir kağıt kuyruk bağlıyorlar… Onlar popolarını kıvıra kıvıra kaçarken erkekler de ellerinde yanan bir çift mumla kuyruğu tutuşturmaya çalışıyor. Tabi ki başaramıyorlar… Hatta kızlar öyle kıvırıyor ki mumlar bile sönüyor rüzgarından… Sonra roller değişiyor, erkekler o kadar kıvıramadığı için kızlardan biri başarıyor tutuşturmayı. Ardından da seyircilerin arasına giriyorlar ve başta düşen kız başka masadan bir adamı diğeri de beni kaldırıyor.. Daha doğrusu kaldırmak için kolumdan çekiyor, ben kalkmamak için onu çekiyorum.. Elimde fotoğraf makinesi var ve çekim yapıyorum diyorum, o makineyi alıp masaya koyuyor.. Masadakiler de itmeye başlayınca mecburen kalkıyorum… Kızın poposundaki kuyruğu yakmaya imkan yok tabi, rodeodaki sığır gibi bir o yana kıvırıyor kıçını bir bu yana… Sonra da sıra bana geliyor, benim popoma bağlıyorlar kağıttan kuyruğu.. Ben onun gibi hem koşup hem kıvıramıyorum ki.. Çifte atan at gibi popomu dışarı atıp koşmaya çalışırken yakalanmak üzere olduğumu hissedince bu sefer çekebildiğim kadar içeriye çekiyorum ve kaçmaya devam… Neyse ki ateş düştüğü yeri yakmadan bitiyor gösterimiz…

Program bittikten sonra sahne boşalıyor. Yanımızdaki iki uzun  masada Kanada’lı kalabalık bir grup var… Onların da bizim de masamızda ülkelerimizin bayrakları var… Gruptan birisi gelip bize sevgilerini sunuyor ve karşılıklı milli marşlarımızı söylemeyi öneriyor, ne alakaysa… Bizimkiler de dünden hazırmış bu işe.. Kalkıp sahnenin önüne diziliyorlar.. Bari Dağ Başını Duman Almış’ı söyleyelim falan diyorum, bilirler bizim marşı diyorlar, Allahım şaka gibiyiz. O arada Şafak davudi bas bariton ve akortsuz sesiyle, en yüksek perdeden girmesin mi: ”KORKMAAAAAAAA….” Diğerleri de ona uyup başlamasın mı? Ben söylemiyorum ve dikiliyorum yanlarında ama Kanadalı bizim bayrağı elime tutuşturup salla diye işaret ediyor, tam sarhoş muhabbeti… Neyse, marş ve işkence bitiyor ve masamıza geçiyoruz, onların marşını masada dinliyoruz… Sonra onlar başka bir marşa başlıyor biz fırsattan istifade onları sarhoş-marşmelov bırakıp otelimize yürüyoruz. Yarın sabah çok erken kalkıp Machu-Picchu’ya gideceğiz.

22.02.2012 Çarşamba (Dördüncü Gün – Machu-Picchu):

Sabah 03:00’de kalkıp hazırlanıyoruz. 04:00’de hareket edilecek, o zamana kadar yine wirofon’dan evi arıyorum. Ayçin alışverişe çıkmış, annesi ile konuşuyoruz, oğluşum da uyuyormuş… Meltem’le konuşuyoruz, Şafak Ayşe Teyze’yle de konuşuyor. Kahvaltılarımızı kumanya şeklinde alıp Axel’le birlikte minibüsümüze biniyoruz. Gecenin karanlığında iki saatlik yolculuğumuz sırasında Axel ve şöförün sohbeti hiç aralıksız devam ediyor. Saat 06:00 sularında Machu-Picchu trenine bineceğimiz Ollantaytamba’ya geliyoruz. Tren saatine kadar ortalıkta dolaşıp sabahın bu saatinde doğal olarak bomboş olan Pazar yerini görüyoruz. Trenimiz 06:40’da hareket ediyor. 104 kilometrelik demiryolu serüveninin ardından otobüsle devam edilecek. Kumanyalarımızdaki sandviç ve meyve sularıyla kahvaltı edip muzları da sonraya bırakıyoruz. Trendeki ikram servisinde çok güzel bir de kahve içiyoruz. Ve sekizi biraz geçe Aqua Celiantes’teyiz.

 

 

Ollantaytamba’da kalan Axel’in ayarladığı rehberin bizi karşılaması gerekiyor. Tren boşalıyor ve çıkışta ellerinde karşılama tabelaları olan bir sürü rehber var, hepsini teker teker inceliyoruz, tanıdık bir yazıyla karşılaşamıyoruz. Elinde kağıt gördüğümüz herkese hamle yapıp yazıyı okuyoruz ama Ejder, Axel, Turkish ya da genellikle olduğu gibi “Amerika Güney” şeklinde bir şey göremiyoruz. Sürekli yağan yağmur hızını iyice artırıyor. Herkesi birileri karşılıyor, bir biz miyiz perişan Machu-Picchu yollarında…

 

Bekleyiş yarım saati geçiyor ve E. Bey Axel’i aramaya ikna oluyor. Ama ulaşamıyor. Oradaki bir rehbere rica edip onun telefonundan arıyoruz, yine ulaşamıyoruz. Elimiz kolumuz bağlı, hiçbir şey gelmiyor aklımıza. İstanbul’u, Ejder Tur’u arayalım diyoruz. Türkiye’de saat öğleden sonra 3-4 falan… Ama o panikle hepimiz gece olduğunu sanıyoruz. Yine de araması için bastırıyoruz ama E. Bey tırsıyor. Sonunda ikna olup arıyor ve durumu bildiriyor. 15 dakika sonra genç bir çocuk yanımıza doğru gelip “Axel?” diyor. Hemen kulbundan yakalıyoruz çocuğu. Ama sonrasında Axel’in de Ejder Tur yetkililerinin de söylediğine göre o zaten oradaymış da tesadüfen bizim telefonumuzdan sonra hamle yapmak gelmiş aklına… Yersen rafta dolma var demezsin de ne dersin…

 

 

Neyse, bir saatlik gecikmeyle otobüslere biniyoruz. Ki rehberimizin otobüs bileti bile hazır değil, nasıl beklemekse o, gidip kendisi için bilet alıp geliyor bir de… Otobüs sarıyor Ant Dağlarının dar ve yokuş yollarına, kıvrıla kıvrıla tırmanıyoruz. Otobüse bindiğimiz yerde delice akan çamur rengi nehir bir sağımızda kalıyor, bir solumuzda… Tepeye varıyoruz ama Machu-Picchu’dan hala bir iz görünmüyor. Zaten Machu-Picchu’nun %60’ı orijinal şekliyle bulunabilmişse başlıca nedeni ulaşılmasının, bulunmasının hatta görülebilmesinin bunca zor olması… Çünkü İspanyol sömürgeciler bulabildikleri tüm medeniyetleri yerle bir edip kendi yere batası kültürlerini sil baştan oturtmuşlar…

 

 

 

Bilet kontrolünün ardından girdiğimiz iç kısımda önce pasaportlarımıza Machu-Picchu’nun 100. yıl damgasını basıyoruz. Köşeyi dönünce de bugüne kadar yüzlerce fotoğrafından aşina olduğumuz muhteşem görüntüler karşımızda arz-ı endam etmeye başlıyor. Her şey muhteşem… Ama önemli bir, hatta iki sorunumuz var, sabahtan beri dinmeyen yağmur ve burada karşımıza çıkan sis… Onların izin verdiği ölçüde ve rehberimizin eşliğinde baştan sona geziyoruz, yüzlerce dumanlı ve ıslak fotoğraf çekiyoruz.

 

 

Gezinin sonunda verilen yarım saatlik serbest zamanda da en tepeye kadar çıkıyoruz Şafak’la.. Sonra girişte buluşup yeniden otobüsle Aqua Celiantes’e geliyoruz. Tura dahil öğle yemeği için garip bir pizacıya götürüyor bizi enteresan rehber… Ben buraya özgü bir balık, Şafak da Peru usulü et söylüyor. Ama her şey öyle ağır işliyor ki yemekler bir saatten önce gelmez… Öncesinde çorba içelim bari diyoruz, çorba bir saatte geliyor ancak… Ekmek yok, birini ekmek almaya gönderiyorlar.. A. Bey’in eşi A. Hanım pizacıya bi fırça bi fırça yöntemiyle piza hamurundan ekmek yaptırıyor. Sonunda yemekler geliyor ve Şafak’la yarı yarıya değişerek yiyoruz. Yemek sonrası pizadan bozma ekmekler için A. Hanım’dan ekstra 5 sol talep ediyorlar doğal olarak. Bir kavga, bir pazarlık, sonuç ne oldu bilemiyorum… :)

 

Dönüş trenimiz 14:30’da, Ollantambo’da minibüsümüzü buluyoruz ama trafikten tren istasyonundaki daracık yolda sıkışıp kalıyoruz. Biz yürüyerek pazar yerine gidelim, orayı gezelim, hemen yanındaki meydanda buluşalım diye anlaşıyoruz. Pazarda tişört, bere, örtüler vs. rengarenk tezgahlar dolu… Alışveriş sonrası minibüse biniyoruz, yorgun argın saat 19:00’da Cusco’dayız. Yarın sabahki çıkış saatini falan konuştuktan sonra Şafak’la çıkıyoruz.

Otelin karşısındaki merkezi dükkanlarda tişörtler için 35 sol’den açıyorlar kapıyı… Meydandan uzak bir pasaj buluyoruz ama satılan mallar çok dandik… Uzakta bir pasaj daha görüyoruz ve oradaki bir dükkanda beğendiğim tişörtlerden görüyorum. XL için 18, S için 13 sol diyor. Pazarlık pazarlık 8 USD’ye veriyor ki 21 sol civarında… Çapraz çizgili klasik Peru formalarına bakıyorum, 40-60 sol arasında… Almayacağım ama ben almadıkça adam iniyor. 15 sol’e de bir forma alıyorum. Başlık için 25 sol diyor. Diğerlerini alıp çıkıyoruz, ikinci üçüncü kez pasajın kapısından çevirip 6 sol’e de onu veriyor… Koşarak uzaklaşıyoruz yoksa bütün dükkanı satacak bu adam ve şişman eşi… Otele gidip kartlarımızdaki fotoğrafları bilgisayara yükleyip uyuyoruz.

*Machu-Picchu Hakkında: Gençlik Dağı anlamına gelen Machu-Picchu, Urubamba Vadisi’nin yamaçlarında, 2,430 metre yüksekliğindeki bir tepede kurulmuş. 1450 yılında Kral Pachacuti zamanında yapmına başlanan kent 1493 yılında tamamlanmış. İspanyol işgalinde şehirlerini birer birer kaybeden İnka liderleri 1536 yılında az sayıda insanla birlikte buraya yerleşip ülkeyi 30 yıl boyunca buradan idare etmişler… Yerliler 16. yüzyılda işgalci İspanyollar’dan korunmak amacıyla kullanmışlar… Saklı Kent olarak da bilinen bu yapı, İnkalar tarafından işgale direnmenin sembolü olarak kabul edilir. Şehrin yapılış amacı kesin bilinmemekle birlikte, Güneş Tanrısı İnti’ye daha yakın olabilmek için bu kadar yükseğe bir şehir inşa edildiği gibi bazı rivayetler var. İşgalci İspanyollar bir efsane olarak duydukları bu şehri bulmak için çok uğraşmışlar ama neyse ki başarılı olamamışlar… Şehir 50 yılda ve binlerce işçi tarafından inşa edilmiş ama güneşin çocukları burada ancak yüz yıl kadar yaşamışlar… Son Seçkin İnkalı’nın ölümüyle şehir hala tam olarak bilinmeyen bir nedenle büyük bir sessizliğe gömülür. Yıllar, yüzyıllar geçer, şehrin üstü And Dağları’nın zirvelerinde yavaşça ve sabırla gelişen orman tarafından sessizce örtülür ve yüzyıllar süren bir yeraltı uykusuna yatar… 1911 yılında bölgeye gelen Amerika’lı tarihçi Profesör Bingham, İnkalar’ın İspanyollar’a karşı son savaşlarını verdikleri Vilcabamba kentini ararken, 9 yaşındaki küçücük bir çocuğun yardımıyla Machu-Picchu’yu bulur. Buluşun büyüklüğünün farkındadır ama şehrin üstündeki 400 yıllık bitki ve orman oluşumunu temizleyecek malzeme ve insan gücüne sahip olmadığı için fotoğraflarını çekip ABD’ye geri döner. Ertesi yıl tam teçhizat ve çok sayıda işçiyle geri gelerek şehri ortaya çıkartır. Machu-Picchu 1983’te UNESCO tarafından “Dünya Mirası” kapsamına alınır ve çevre düzenlemesi yapılarak ziyarete açılır.

23.02.2012 Perşembe (Beşinci Gün – Cusco – Puno):

Sabah 06:00’da yola çıkacağız… Zaten dört bile olmadan bu sabahki Machu-Picchu yolcularının gürültüsüne uyanıyoruz. Yine Türkiye araması ve Uras’ın fon müziği eşliğinde Ayçin’le konuşuyoruz. Ardından televizyonda Boca Juniors’un maçına takılıyoruz ve 05:00’de kahvaltıdayız. Peynir, salam, yağ, reçel, omlet (biz onu bekleyemiyoruz), meyve ve tropik meyve suları var menüde… 6:15’de minibüsümüz, 7:30’da da Puno otobüsümüz hareket ediyor. 3,400 metre yükseklikteki Cusco’dan Ant Dağlarına ine çıka, yolumuzun üstündeki belirlenmiş yerleri geze geze 400 kilometrelik yolu 10 saatte gideceğiz ve 17:00’de 3,810 metre yüksekikteki Puno’da olacağız. Bu bölgelerdeki geziler ve öğle yemeği de bu ilginç yolculuğa dahil…

 

 

İlk molayı Andahuaylilles’de veriyoruz. Burası 3,093 metre yükseklikte ve burada eski ve özellikle içi çok güzel bir kilise geziyoruz. Sonraki molamız 3,450 metredeki Raqhchi’de ama burada pek önemli bir şey yok, öylesine bir şehircik… Ardından 3,540 metredeki Sicuani’de, bir yol üstü restoran olmasına ve açık büfe sunmasına karşın oldukça lezzetli yemeklerle karşılaştığımız bir yerde yemek yiyoruz. Sonraki molamız bu rotanın en yüksek noktası olan 4,335 metredeki La Raya’da.. Burada tezgahlarda satış yapan köylüler ve yükseklikle ilgili tabelalardan başka bir şey yok zaten… Bu özellikleri ile hafızalarımızda ve fotoğraflarımızda gereken yerlere kaydediliyorlar… Sonra da 3,900 metredeki Pucara’da Incalar’dan kalmış bazı kalıntıları geziyoruz.

 

 

Nihayet bunca aşamadan sonra varılan Puno’yu ise görmeler ister… Tam bir gecekondu cenneti.. Biri gelmiş binayı zart dikmiş, öbürü çaprazına zurt dikmiş… Ne yolu yol, ne gölü göl…… diyeceğim ama diyemiyorum.. Dünyanın taşımacılık yapılabilecek kadar büyük ve derin en yüksek gölü Titikaka’nın kıyısında bu gecekondu-kent (Titikaka Gölü’nün deniz seviyesinden yüksekliği 3,810 metre, 194 km uzunluğa ve 65 km genişliği var)… Otelimiz Qalasaya bu şehre göre oldukça lüks… Yerleşip 15-20 dakika sonra şehri gezmeye çıkmak üzere sözleşiyoruz. Buluşuyoruz ama Axel yok, resepsiyon görevlisi yukarıda bizi beklediğini söylüyor. En üst kattaki bara telefon açıp Axel’i soruyoruz, bizi yukarı çağırıyorlar, hoş geldiniz içkisi ikram etmek üzere… Çabucak içip çıkalım bari diyoruz ama bu coğrafyada “çabuk” kelimesinin bir karşılığı yok ne yazık ki… İlk gün İnca Royal otelinde de ikram edilen ve üzümden elde edilen alkole limon, yumurta akı ve şeker ilave edilerek yapılan Pisco* (Pisco Sour da deniyor. Eğer pisco şurubu yoksa rom veya brandy’den yapılıp pisco rom veya pisco brandy olarak da adlandırılıyor) ikram ediyorlar. Yumurta akından dolayı bazı arkadaşlarımız içmese de buz gibi içki hiç de fena olmuyor.

*Pisco Sour tarifi:

- 3 ölçek üzümden elde edilen Pisco şurubu (yoksa rom ya da brandy)

- 1 ölçek limon suyu

- 1 ölçek şeker

- 1 yumurta beyazı

- Bolca buz

- Tarçın veya Angostura (Ohom, Venezuela’nin meshuur bir bitkisi:) )

Yapılışı ise çok basit: Yukaridakileri bir blender’a atip karistiriyor, en son azıcık da tarçın serpip servis ediliyor!!!

 

 

Bu arada içkiler gelecek, içilecek, çıkılacak diye zaman geçerken A. Hanım ipleri koparmış, sağolsun ipleri biraz ince zaten, sıkça kopuyor.. :) Barmene mi, barmaide mi yoksa A. Bey’e mi bağırıyor bilmiyoruz ama bayağı bir gürültü eşliğinde “biz gelmeyelim” diyorlar. Biz çıkıyoruz dışarı… Hemen otelin altındaki cadde şehrin en hareketli ve kararmaya yüz tutan havada bile capcanlı yeri… Oradan önce her zamanki gibi kilise manzaralı meydana ya da meydan manzaralı kiliseye (bir başka deyişle katedrale, şehrin en büyük kilisesine) uzaktan bakıyoruz. Buradaki çocuklar kendilerine kar spreylerinden bir eğlence bulmuşlar, gruplar halinde dolaşıp tanıdık tanımadık demeden birbirlerini beyaza boyuyorlar.. Ama yabancılara ve büyüklere pek dokunmuyorlar. Biz otele dönüyoruz… Sabah öğrendiğimize göre A. Hanım’ın tansiyonu düşmüş, otelden tuz istemişler.. Önce bir tuzluk gelmiş, daha çok demişler, bir tuzluk daha gelmiş, yetmez demişler… Onun üzerine açılmamış paket gelmiş ve onun için de 5 sol istemişler, o zaman da kıyamet kopmuş.. E hem ekstra taleplerde bulunuyorsun hem de ekstra ödemek istemiyorsun, imarethane değil ticarethane buralar ama gülüyoruz biz de… Sonrasında onlar da bizim arkamızdan çıkıp kötü bir vejeteryan piza yemişler…

24.02.2012 Cuma (Altıncı Gün – Puno-Copacabana):

Kalkış 06:00 ama üçte uyanıyorum…Ayçin ve Uras’la konuşuyoruz, maillerle oyalanıyorum, altıyı bulunca da kahvaltı için 10. kata çıkıyorum. Omlet,peynir, salam, yeşil ve siyah zeytin, meyve ve meyve suları, oldukça zengin bir kahvaltı… Eşyaları yeni gelen Hyundai minibüse yüklüyoruz ve Titikaka kıyılarını takiben Bolivya sınırına doğru yola çıkıyoruz. 1.5-2 saat sonra Titikaka’yı yukarıdan gören bir yerde mola veriyoruz. Fotoğraflardan sonra küçük kasaba gibi bir yerin meydanında kahvaltı için eski asker kaskları kadar tabaklarda, içinde 3-4 kişilik bir aileyi iki öğün doyuracak kadar malzeme olan çorbalara yumulan yerlileri izleyip, fotoğraflayıp çorbaları boğazlarına diziyoruz.

 

Buradan sonra sınıra kadar durmadan gidiyoruz. Sınır bir alem… Biz çıkış için Peru tarafındaki ofise gidiyoruz. Araçtaki tüm eşya inip el arabalarına yükleniyor. Bizim aracımız zaten geri dönecek ve araç değiştireceğiz ama geçecekler için de aynı uygulama yapılıyor. Yürüyerek aradaki zincirli kısmı geçip Bolivya tarafında form doldurup giriş damgalarımızı vurduruyoruz. O arada bir başka minibüse yüklenmiş eşyalarımız. Bizi de alan minibüs 8 km. uzaklıktaki Copacabana Rosario otele götürüyor bizi… Otelin göl manzarası muhteşem… Odalar yerel otantik objelerle süslenmiş. Banyosunun göle bakan kısmı da cam. Tuvalet ise ayrıca yan bölümde..

 

 

 

Biraz sonra lobide buluşup Titikaka Gölündeki tekne gezisi için göl kenarına iniyoruz. Bir buçuk saatlik keyifli bir gezinti sonunda Sol Island (Güneş Adası) kıyılarına varıyoruz. Burası Inka uygarlığının temellerinin atıldığı yermiş. Tekneden iner inmez dandik bir restoran çakmasına sokuyor bizi Axel. Tura dahil olup olmadığını bile anlayamıyoruz. Aslında bu akşam için Copacabana’da yerel tatları tadabileceğimiz bir akşam yemeği var program çıktılarında… Axel buradaki yemeğin o akşam yemeğinin yerine olacağını söyleyince hepimiz itiraz ediyoruz. Zaten henüz aç da değiliz.. Üstelik çok kötü bir yer… Restoranın 20 metre dışındaki tuvaletini kullanıp ardından tepeye doğru yürüyüşe başlıyoruz. Zaten Titikaka Gölü deniz seviyesinden 3,810 metre yüksekte, bir de üstüne bu tırmanış hepimizi nefes nefese bırakıyor. A. Hanım hariç, o aşağıda bizi bekliyor. Çeşitli açı ve yüksekliklerden göl ve ada manzaraları çekip inişe başlıyoruz. Üç çeşmeden su akan ve Inkalar’ca kutsal olduğuna inanılan, üçünden de su içince dileklerin gerçekleşeceği geyiği çevrilen Fuente del Inca’nın üç çeşmesinden su içiyoruz. Bu çeşmeler yılan, akbaba ve puma’yı temsil ediyormuş.

 

 

 

Dönüş için tekneye binmeden önce Titikaka’ya ayaklarımızı sokuyoruz. Aslında girmek istiyoruz ama dışarısı bayağı serin… Tekneye binerken tuvaletini kullanıp yemek yemediğimiz restoran sahibi bize doğru koşuyor, “Bende yemeyecektiniz de niye restoranımın içine ettiniz?” diyecek galiba… :) Dönüş yolu uzadıkça uzuyor. Sonunda Copacabana’ya varıyoruz ve gezmeye başlıyoruz… Meydandaki San Fransiscan kilisesine giderken bir yandan da akşamki yemek için restoran bakıyoruz. Bugün çocukların karnavalı olduğunu söylemişlerdi ve bu saatlerde başlaması lazım.. Uzaktan müzik sesiyle karışık çocuk cıvıltıları gelince biz de sesin kaynağına doğru hareketleniyoruz.

 

 

 

Rengarenk giyinmiş bir sürü şirin ve şirine müziğe uyarak döne döne dans ediyorlar. Video ve fotoğraf çekmeye doyamıyoruz… Biraz sonra da yürüyüşe başlıyorlar ve az önce gezdiğimiz San Fransiscan Kilisesinin olduğu meydana doğru kalabalıkla birlikte biz de yol alıyoruz. Meydana gelince artık ayrılıyoruz ve göle dik caddelerden birinde bir restoran beğeniyoruz. Burada Titikaka Alabalığı (La Truth) yiyoruz ve gerçekten çoook beğeniyoruz. Otele dönerken de büyüklerinden bir bira ve mısır çerezi alıp muhteşem göl manzaralı odamızda içiyoruz ama ne yazık ki göl zifiri karanlıkta kayıp durumda…

*Bolivya Hakkında:

Bolivya’yı diğer Güney ve Orta Amerika ülkelerinden ayıran en önemli özelliği nüfusunun büyük çoğunluğunu, 10 milyonluk nüfusun 8 milyonunu yerlilerin oluşturması… Geri kalan az bir grup ise “Cholos” diye bilinen beyazların dedeleri ile yerlilerin melezi… Yerli nüfusu oluşturanların başında Aymaralar geliyor. Daha az olmakla birlikte Keçualar, Amarindolar, Guaraniler ve diğer etnik gruplar da var. Ülke coğrafyasının önemli bir kısmı And Dağları’nın yükseklerindeki düzlüklerden oluşuyor. 7,000 metreye varan İlkampane Dağının eteklerindeki 4,000 ile 5,000 metre yüksekliğindeki Altiplano Platosu lama çobanlığı yapan Aymaralar için biçilmiş kaftan…

Ülkenin güneydoğusundan bol miktarda petrol ve doğal gaz çıkıyor ve bir boru hattıyla Brezilya’ya gönderiliyor. Ülkenin ortasından kuzey güney yönünde uzanan And Dağları’nın doğusunda kalan kısım alçak basınç ve bol yağış sayesinde sıcak bir tropikal iklim özelliği gösterirken, dağlık ve yüksekte kalmış kurak platolar ise bir damla suya hasret kalıyor ve dünyanın en kurak bölgesi olarak biliniyor. Kuzey ve doğu kesimleri, özellikle Brezilya sınırına yakın bölgeler yarı tropik iklim özelliği ile alçak vadiler ve yemyeşil bitki örtüsüyle kaplı… Ulaşılması zor bir ormanlık bölge olduğu için Ernesto Che Guevara, altmışlı yıllarda yakalanmadan önce bu bölgede saklanmış…

Tüm kıtada okuma yazma oranının ve milli gelirin en düşük olduğu Bolivya’da ekonomi hala madenciliğe dayanıyor. 1531’de İnkalar’ı yenen İspanyollar Bolivya’nın tamamını ele geçirmişler… Deniz seviyesinden çok yüksek ve pek verimli olmayan coğrafyasıyla ilgi çekmeyen Bolivya, daha sonra zengin gümüş yataklarının bulunduğu Cerro Rico’nun (Gümüş Dağı) keşfiyle İspanyollar’ın gözbebeği haline gelmiş… İspanyollar gümüş, kalay ve bakır gibi önemli madenleri yıllarca yerel halkı köle gibi çalıştırarak ülkelerine göndermişler… Köle düzeninde maden çıkaran insanlar koka bitkisi çiğneyerek dayanmaya çalışmışlar, genç yaşta ölmek kaderleri olmuş ve anneler çocukları onların elinde köle olmasın diye öldürmeyi bile göze almışlar… İspanyollar gittiğinde arkalarında 8 milyon ölü ve binlerce yoksul yerli bırakmışlar… Bolivya İspanyollar’dan ancak 300 yıl sonra 1825’te Venezüella’lı efsanevi devrimci General Simon Bolivar sayesinde kurtulmuş. O zamanlar Yüksek Peru olarak bilinen bu bölgede General Jose de Sucre önderliğindeki halk, Bolivar’a minnet borcunu ödemek için yeni kurdukları ülkenin adını Bolivya, para birimini de Bolivyanos olarak değiştirmişler. İdari başkent olan ve dünyanın en yüksek başkenti özelliğine sahip La Paz’ın anlamı “barış” olmasına karşın bağımsızlıktan sonra da barış yüzü görememişler… 1825’den 1935’e kadar doğuda Brezilya, güneyde Paraguay ve Arjantin, güneybatıda Şili ve batıda Peru’yla, yani tüm komşularıyla yıllarca savaşan Bolivya, 1825’deki sınırlarının yarısını ve en önemlisi de Pasifik kıyısını Şili’ye kaptırmış.

25.02.2012 Cumartesi (Yedinci Gün – Copacabana – La Paz):

Canhıraş bir telefon sesiyle uyanıyoruz, telefondaki ses anlamadığım bir şeyler söylüyor. Saat 5:35, oysa ki 6:30’da kalkacaktık. Neyse, uyanmışken hazırlanıp internete girelim diyoruz ve 5-10 dakika sonra aşağıya inince Axel bombayı patlatıyor. Yürüyerek girdiğimiz bu garip ülkede saatler Peru’ya göre bir saat ileriymiş ve bize söylemeyi unutmuşlar… Hatta sonradan öğrendiğimize göre yemekten sonra alışverişe çıkan A. Bey’ler bir dükkanda beğendikleri bebeği, dönüşte alalım bahanesi ile bırakıp daha iyisini aramayı planlarken, satıcı ile saat konusunda anlaşmaya çalışmışlar ve adamı saatinin yanlış olduğuna ikna edip bir saat geri aldırmışlar. Enteresan aile valla…

Kahvaltıda daha önceki menülerden farklı bir şey yok… Kahvaltı sonrası bu kez Chevrolet minibüse yerleşiyoruz. La Paz’a 3.5 saat yolumuz var. Bir saat sonra Tiquca diye bir yerden Titikaka’nın karşı yakasına geçiyoruz. Eşyalarımızı da taşıyan minibüsümüz bizden ayrı olarak sadece ikişer araç taşıyan ilkel bir feribotla geçiyor. Biz ise Karaköy Eminönü arasında çalışan teknelere benzeyen takalarla geçeceğiz. Karşı yakaya geçtiğimizde La Paz’a iki saatlik yolumuz kalmış (110 km).

 

Öğlen saatlerinde La Paz’a alt tabakanın yaşadığı El Alto’dan giriyoruz. Dünyanın hemen hemen bütün şehirlerinde, deniz kıyısı hariç, zenginler üst kısımlarda yaşar, dünyanın en yüksek başkenti olan La Paz’da ise garip bir fantezi olsa gerek, en zenginler şehrin en altlarında yaşıyorlar, en alt tabakadan fakirler ise şehrin en yüksek yerlerinde… Yollar, evler, her şey, her yer tek kelime ile rezalet durumda… Yarın Pazar ve burada da festival gibi bir şey olacakmış… Herhalde onun da etkisiyle, trafik her iki yönde de ama özellikle diğer istikamette, yani Down Town’dan El Alto’ya geliş tarafında felaket… Çoğu gelin arabası gibi süslenmiş yüzlerce otobüs, kamyonet ve nispeten az sayıda otomobil çamur ve araç selinde kilometrelerce süren bir kuyruk oluşturmuş durumda…

 

 

Sonunda şehrin göbeğindeki otelimiz La Paz Plaza’ya varıyoruz. Resepsiyondan sürpriz bir ses geliyor: “Hoşgeldiniz” “Hoşbulduk” diyoruz… “Nasılsınız?” diye devam ediyor… Bir iki kelime değil bayağı bayağı Türkçe konuşuyor şirin Bolivyalı Daniela… “Kankası” Rüya ve geçen seneki erkek arkadaşı öğretmiş, senelik erkek arkadaş kavramını da burada öğreniyoruz.. Saat 12:00 gibi odalara yerleşiyoruz. Axel bir sonraki ve hiç gereksiz durağımız Arica için otobüs bileti alacak, o nedenle 14:30’a kadar serbest zaman var… Şafak’la birlikte otobüsle gelirken gördüğümüz ve otelimizle aynı cadde üzerinde bulunan San Fransiscan kilisesine doğru yürüyoruz. Yol üstünde ülkeye adını veren Simon Bolivar’ın heykelini ve ilginç bulduğumuz herşeyi ve vardığımızda da kiliseyi fotoğraflıyoruz. Kilisenin yan sokağından yukarı doğru bakınca hediyelik eşya satılan dükkanları görünce o tarafa doğru yürüyoruz. Tüm dükkanlara bakıyoruz… Hepsinde aynı şeyler var ve o aynı şeylerin içinde snowball yok… Şafak alpaga yününden atkı alıyor. Satıcı kadınlardan biri snowball için bir yerler tarif ediyor ve oraya gidiyoruz.

 

 

Kadının tarif ettiği yeri buluyoruz ama orası hediyeliklerin değil Tahtakale gibi hediyelik dışında her şeyin satıldığı bir bölge… Ben biraz daha yukarılara bakarken Şafak da kilisenin yakınındaki dükkanlara geri gidiyor. Yukarılara çıkan cadde sakatların protesto gösterisi nedeniyle polis tarafından kesilmiş.. Bana bir şeyler soruyor, Türkçe “Yukarılara bakıcam” diyorum, ne anlıyorsa yol veriyor… :) Ben oralarda da hiçbir şey bulamadan otele doğru yürümeye başlıyorum. Cadde üstünde bir gümüşçüde Bolivya’lı kız ve erkek küpe ucu beğeniyorum Ayçin için. 85 Bolivian diyor, 10 USD’ye pazarlık ediyorum ama 20 USD’nin üstünü veremiyor. Otel yakın, gidip Daniela’ya bozduruyorum bu arada “Güvenilir midir?” diye soruyorum, Daniela “Alabilirsin, güvenilir” diyor… Dükkanın kapısında Şafak’ı bekliyorum… Şafak da Meltem’e lamalı bir küpe ve yüzük almış. Dükkana girip küpeyi alıyorum.

 

 

Otele dönerek Axel ve buradaki rehberimiz Victor Hugo’yla :) buluşuyoruz. Axel bizden ayrılıyor ve tura başlıyoruz. Yolda otelin hemen altlarında yüzlerce tezgah ve binlerce insanın doldurduğu panayır gibi bir yer görüyoruz. Akşam geliriz diye işaretliyoruz. Ay vadisi Kapadokya’daki Peri Bacaları benzeri doğal şekillerden oluşan bir yer… Şekiller rüzgar, yağmur ve yer altı sularının etkileriyle oluşmuş. Ardından zenginlerin oturduğu bölgelerdeki villaların önünden geçerek, bir iki yerde fotoğraf molası vererek şehri tepelerden kuşbakışı gören Kili Kili (Kartallar) Tepesi’ne çıkıyoruz. Oradan şehri izleyip, fotoğraf ve video çekimleri yapıp Cadılar Pazarı’na gidiyoruz. Orada yerel halkın büyü yapmak için kullandığı her çeşit malzeme var ki içlerinde en revaçta olan da doğmamış lamaların fetusları… Bölgede küçük bir tur atınca tur öncesi geldiğimiz kilisenin altındaki dükkanların devamında olduğumuzu anlıyoruz. Bütün dükkanlara tek tek bakıyorum ama snowball yok yok yok… 10 Boliviano’dan 2 magnet alıyorum ama Boliviano’m da yok… E. Bey’den borç alıyorum. Ve burada tur bitiyor, otele geri dönüyoruz.

 

Otelde Axel’le buluşuyoruz ve tura dahil yemeğimizi yemek üzere dışarı çıkıyoruz ama belli bir yer yok planda… Hep birlikte dolaşıp yer beğeneceğiz. Bir restoranın önünden geçerken Axel “Lama eti yer misiniz?” diye soruyor… Hepimiz kabul ediyoruz ve restorana giriyoruz. Siparişler veriliyor.. Axel’in bonkörlüğü üzerinde “Biralar da benden” diyor. Lama eti gayet lezzetli, dana etine benziyor. O arada günün bombası yine A. Hanım’dan geliyor. Otelde havluların ücretli olduğunu öyle hararetle iddia ediyor ki… Karı koca İngilizcelerinin durumunu bilmesek inanacağız. Havluların altında bir yazıda okumuşlar, doğrulamak için Daniela’ya da sormuşlar… Daniela’nın Türkçesi E. Ailesinin İngilizce’sinden iyi ama bu yine de hiçbirimizi inandırmaya yetmiyor. Otele gidince yazıyı okuyoruz, “Havlulara zarar verirseniz, yırtar, deler, yeni bir tane isterseniz…… bilmem kaç Boliviano’dur” yazıyor… Ooof of… Bu Nuh deyip peygamber demeyen tarzları ile Copacabana’daki satıcıyı bütün Bolivya’nın saatlerinin yanlış, kendilerininkinin doğru olduğuna bile inandırabilmişlerdi ya!

 

Yemekten sonra Şafak, ben ve A. Bey tur başlangıcında gördüğümüz panayıra gidiyoruz. O kadar büyük ve kalabalık ki, buluşma yeri belirleyip ayrı ayrı dolaşıyoruz. Ben tabi hızla snowball aramaya başlıyorum… Bir iki yerde var ama Bolivya’yla ilgisi alakası yok, Hindistan’dan, Çin’den gelmiş saçma sapan dallı güllü bişeyler… Taştan bir tanrı figürü alıp buluşma yerine gittiğimde diğerlerinin yarım saat önce gelip orada takıldığını öğreniyorum… Otele yürüyoruz ve uykuya teslim oluyoruz.

26.02.2012 Pazar (Sekizinci Gün – La Paz – Arica):

Sabahın dördünde kalkıyoruz, 04:30’da erken kahvaltı adı altında sınırlı sorumlu birşeyler atıştırıyoruz.. Ekmek çeşitleri, yağ, reçel ve kahve… Herkes bu saatte bunu bulduğuna şükrediyor ama bir kişi hariç, A. Hanım… Garsona peynir ve yumurta soruyor… Ben İstanbul’la iletişim kurmaya çalışıyorum ama kimseyi bulamıyorum. Otogara geliyoruz, ofis bile kapalı… Ayazda ve karanlıkta bekliyoruz açılmasını… Bir kızcağız gelip açıyor, Axel birşeyler konuşuyor ve bavulları yüklenip otogarın diğer ucuna doğru yürüyüp otobüsü buluyoruz. Bavulları teslim ediyoruz, kalabalık ki bu kadar olur… Bizim numaralar 37’den 44’e kadarmış.. Bunu duyan A. Hanım “Why 37, why 44” diye hırpalamaya başlıyor Axel’i…

Otobüsün kapıları açılıp çoğunluk biniyor… Aşağıda Axel, ben ve E. Bey kalınca Axel yolculuğun 10-12 saat süreceğini söylüyor, programda 7-8 saat yazıyordu, bunu da duyarsa A. Hanım kesin parçalar Axel’i… Bu yolculuk gerçekten çok zorlu olacak… Otobüs full… Benim yanımda, Şafak’ın oturduğu koltuk yaslanınca yatıyor, biraz kıpırdayınca kalkıyor… Başka yere geçme şansı da yok… Aramızda değişe değişe gitmekten başka çare yok… Çocuklar di-di-di-di oyun oynuyor.. Birileri bangır bangır müzik dinliyor. Bizim arkamızda sadece bir-iki koltuk var zaten, onda oturan danalar da kahkahalarla gülerek komik videolar izliyorlar… Kalktıktan hemen sonra muavin poşetler içinde peçeteye sarılmış yağsız börek gibi birşey ve ardından da bidona benzer plastik bir kaptan plastik bardaklara servis edilen, şekeri içinde asker çayı dağıtıyor… Ant Dağları’nın en kurak bölgelerinden geçerek dört saat sonra Bolivya’dan çıkış yapıyoruz. Orada bir sorun yok..

 

Ara bölgeden geçip bu kez Şili’ye giriş yapmak üzere diğer gümrüğe geliyoruz. Uzun bir kuyruk var ve çok ağır ilerliyor. Pasaportlar sorun çıkmadan damgalanıyor. Afişlerde klasik her gümrükte olan “yiyecek, hayvansal gıda vs. vs. vs. sokmak yasaktır” şeklinde uzuuuuun listeler var ama tabi ciddiye almıyoruz. Bu arada otobüsteki tüm bavul ve çantalar indirilmiş, daha doğrusu fırlatılıp atılmış. Herkes kendisininkini içeri taşıyor. Aralarında polis köpeği “snıf snıf” diye koklayarak geziniyor ama bir şey bulamıyor salak… Ardından pasaportu damgalanan bavulunu alıp x-ray’den geçiriyor ve kendisi de aramadan geçiyor. Benim bavulda sorun yok ama çantayı ayırıyorlar. Polis “Çantada meyve var mı?” diyor.. “Vaar” diyorum… Kenardaki bölmelerde önceki otellerdeki kahvaltılarda aldığımız bir elma, suyu çekilmiş bir mandalina ve adını bilmediğimiz iki de tropik meyve var… Yola çıktıktan bir süre sonra otobüste muavinin dağıtıp doldurttuğu formlarda yiyecek bildirimi ile ilgili bölümleri “yok”, “yok” diye bi güzel doldurmuşuz tabi… Polis çantadan meyveleri çıkartıyor ve kenarda beni bekletiyor. “Sorun mu var?” diyorum, “Önemli değil” diyor, biraz rahatlıyorum. İçerideki ofise alıyorlar beni, durumu açıklayıp boş bir form verip doldurmamı istiyorlar, meyve olup olmadığını soran bölüme de “yes” demem gerekiyor ki o formla bu meyvelere el koyacaklar… O arada A. Hanım da geliyor yanıma.. Onun da İstanbul’dan getirdiği kaşar peynir varmış çantasında.. Ona form da doldurtmuyorlar, onun peynirine de benim formla, benden çıkmış gibi el koyuyorlar…

Otobüs yeniden yola koyuluyor. Peru ve Şili halkının ortak bir özelliği var, asla öğün geçiştirmiyorlar, bisküvi ya da sandviç gibi şeylerle ilgileri yok, nerede olurlarsa olsunlar baharatlı, yağlı, etli, sıcak ve çoook kokulu yemekler yiyorlar.. Otobüste de çıkıyor yemekler.. Biz iki tane elmayı geçiremedik, bunlar nasıl geçti anlamıyorum ki… Biraz sonra muavin çatal dağıtmaya başlayınca anlıyoruz ki yemek gelecek. Zaten otobüs gümrükler hariç non-stop gidiyor. En arkada kokusu yemekleri de bastıran bir tuvalet var ve erkekler neyse de kadınlar kullanamıyor pis diye… O nedenle hiçbir şey de içemiyorlar korkularından… Elindeki çatallardan birini önce A. Hanım’a uzatıyor bizim gruptan, o da tersliyor muavini… Bizi pas geçiyor onun üzerine. Biz “Hani bizimki?” makamından Küçük Emrah bakışı atınca “Alır mısınız?” der gibi uzatıyor bize de, alıyoruz. A. Hanım da tekrar çağırıp o da alıyor çatalı, muavin de Axel gibi ne yapacağını şaşırdı kısa sürede… Alüminyum kullan at kaplarda patates püresi ve et geliyor. Tadı da güzel. Herkes yiyor, söylemeye gerek var mı, A. Hanım hariç… Onunkini de bitiriyor eşi A. Bey… Ardından da klasik eski tip cam şişelerde Fanta, Kola ikramı var…

Bir süre sonra bir tepeye tırmanırken otobüs stop ediyor… Biraz durup tekrar çalıştırıyor şöför. Vitese takıp yüklenince yine stop ediyor… Sonra da bir daha çalışmıyor… Defalarca basıyor marşa, nafile… Uzun bir bekleyiş başlıyor… Bir süre sonra sıkılıyoruz ve önce otobüsle şöförün olduğu yeri ayıran kapıyı açıyoruz. (Güney Amerika’daki uzun yol otobüslerinin hepsinde şöför ve yanındaki görevliyle yolcular, renkli mika gibi yarı şeffaf bir bölmeyle ayrılmış. O nedenle en öne oturayım da yolu seyrede seyrede gideyim diyen havasını alıyor) Ön kapı zaten açık, biz de aşağı iniyoruz ki motor kapakları açılmış, çöl kumlarında gidip gelmekten ve bakımsızlıktan toz, toprak, hatta çamur kaplı motor bölmesine girip yatay olarak çalışmaya çalışan tombalak şöförümüze dışarıdan iki otobüs görevlisi de lojistik destek sağlıyor. Yarım saatlik endişeli bir bekleyişin ardından çalıştırıyorlar neyse ki… Aksini düşünmek bile ürkütücü, düşünsenize, Ant Dağlarının uçsuz bucaksız, kurak ve kuş uçmaz bizden başka kervan geçmez bir tepesinde yardım isteseniz kimbilir kaç saat sonra gelirdi…

 

Tekrar yola koyuluyoruz ve 16:30 gibi Arica’ya varıyoruz. Gerçi bu bölge okyanusa açılan kapı olması dolayısıyla Şili, Bolivya ve Peru arasında savaşlara neden olmuş. Önceleri Peru’ya aitken savaş sonrası Şili’de kalmış… Ama okyanus kıyısında olmanın dışında bir özelliğini göremediğimiz saçma bir yer burası… Ve hiçbirimiz bu uzuuun ve çoook sıkıcı yolculukla bu anlamsız yere niye geldiğimizi anlamıyoruz. Buradan yarın sabah uçakla Santiago’ya gidilecek. La Paz’da bir gün daha kalıp oradan direkt Santiago’ya uçulsa muhtemelen daha pahalıya gelmez hem de bu sıkıntı çekilmezdi… Hele Lima’daki otel değişikliğini bildirdiğimizde gönderilen otel listesinde tanıştığımız Arica Plaza yerine, Amerikan filmlerinde kanun kaçaklarının kaldığı beşinci sınıf otellere benzeyen Hotel Angola’yı ve açıktan balkon gibi bir girişten girilen odalarını, tuvaletini, banyosunu görünce herkesin nevri dönüyor. Akşam bir yemek olacağını söylemişti Axel ama şimdi daha güzel bir haber veriyor: Üzerinde nakit para bitmiş, otel kredi kartı kabul etmiyormuş (anlayın otelin halini!) ve Şili’deki bankamatiklerden çekemediği için sınıra gidip Peru’ya geçip, para çekip gelecekmiş. İki saat sonra görüşürüz diyor. Biz de önce sahile gidelim diyerek üç saat olsun demiş bulunuyoruz ama kimde can kaldı ki, o saate kadar burada oyalanmaya karar veriyoruz.

Otelin olmayan ama var gibi yapan internetinde bir şeyler yapmaya çabalıyoruz, odada uyukluyoruz, otelin havuzu da var, banyo küvetinden hallice, birisi içine işese sudan alınan numuneyle idrar tahlilini yapabilirsiniz… Tabi ki girmeye bile yeltenmiyoruz. Sözleştiğimiz saat olan 20:00’de hepimiz resepsiyondayız ama Axel yok… Kırk dakika da orada bekleyip resepsiyondaki kadının önerdiği birkaç restorandan bir balık restoranına gitmeye karar veriyoruz. Axel’e not bırakıp, iki taksiye doluşup okyanusun kıyısındaki restorana gidiyoruz. Kapıda ödeme konusunda biraz konuşup sonunda Axel gelmezse herkes cebinden verir şeklinde anlaşıp giriyoruz. Menüden kılıçbalığı seçiyoruz ama garson onun olmadığını ama buraya özgü ve ona benzeyen bir başka balığı öneriyor ve biz de onu istiyoruz. Daha yemeklerimiz gelmeden Axel geliyor ve bira ve tatlılar da benden diyor.. :) Balık gerçekten güzel.. Tatlı da idare eder… Dönüşte önce yürüyerek Arica’nın merkezine yakın bir meydan ve parkı geziyoruz. Sonra da yine iki taksi ile muhteşem otelimize yollanıyoruz.

Otel berbat ama onca yol ve yorgunluğun ardından, tam bir haftadır deniz seviyesinden üç-dört bin metre yükseklerde, basınç nedeniyle yetersiz oksijenden dolayı, üstelik benim hiç sevmediğim kuştüyü yatak ve yastıklarda öyle zor ve az uyuduk ki bu berbat ama deniz seviyesindeki şehrin bu berbat ama sert yatak ve yastıklı otelinde sabaha kadar deliksiz uyumuşum… :)

*Şili Hakkında:

1970’li yıllara kadar kıtanın en demokratik ülkesi olmakla övünen Şili de, o dönem dünyayı kasıp kavuran ABD patentli askeri darbelerden nasibini aldı. Güney Amerika’da ABD’nin 1959-1989 yılları arasında açık ya da gizli desteklediği darbelere bakıldığında oldukça kabarık bir listeyle karşılaşılıyor: Paraguay (1959-1989), Bolivya (1964-1982), Brezilya (1964-1985), Uruguay (1972-1984), Şili (1973-1989), Arjantin (1976-1983), Venezüella (1964-2002). Tüm bunların içinde yapılış şekli, gösterdiği etki ve yıkım nedeniyle en çok öne çıkan Şili darbesi… 1970’de serbest seçimlerden galip çıkan Sosyalist Parti iktidara geliyor ve Allende (Ayende diye okuyorlar) başkan seçiliyordu… Bu seçim Allende’nin yakın dostları olan Fidel Castro ve Che Guavera’nın “Devrim ve sosyalist iktidar için silahlı mücadeleden başka yol yoktur” tezini de çürütmüş oluyordu. Bu gelişme ABD’yi dehşete düşürdü, “Ya bu seçimler başka ülkelere de örnek olursa!”

Allende ilk iş olarak bakır işletmesini ulusallaştırıp, o güne dek madeni işleten Amerikalı firmayı ülkesine gönderir. Bu gelişme üzerine Amerika Şili’ye ambargo uygularken Şili ordusu ve General Pinochet’ye her türlü desteği vererek ayaklanma için gereken şartları sağlar. Ülkede huzursuzluk had safhaya çıkar, Amerikan Doları’nın değeri hızla düşer. Çünkü Amerika ülkeye illegal yollardan çok yüklü dolar sokarak taraftar satın almaktadır. Darbeden birkaç gün önce, 4 Eylül 1973’de Şili’nin tüm kentlerinde hükümeti desteklemek üzere gösteriler düzenlenir. Santiago sokaklarına 800 bin işçi ellerinde sopalarla yürüyüş yapar ve Amerika ve orduya karşı “Allende, halk seni savunacak” diye sloganlar atarlar. Allende onlardan evlerine dönmelerin ister. 11 Eylül 1973’de Pinochet tanklarını Allende’nin bulunduğu Monedo Sarayı’nın penceresine çevirip ateş emri verirken, savaş uçakları parlamento binasına bomba yağdırır. O sırada Amerika ters bir durumda darbeye destek vermek üzere 6. Filo’yu da ülkenin okyanus açıklarında bekletmektedir. Allende makamında öldürülür ancak darbeciler onun intihar ettiğini açıklar… Pinochet İngiltere ve Amerika’nın desteği ile ülkeyi 17 yıl demir yumrukla yönetir. 1988’de referandumda halk Pinochet yönetiminin sona ermesi yönünde oy kullanır. Ona rağmen iki yıl daha direnir ve 1990’da istemeye istemeye başkanlığı devreder ama 1998’e kadar Genel Kurmay Başkanlığı görevinde kalır. Kurduğu sistemle ömür boyu senatör olma hakkı kazanır. Aynı yıl gittiğ İngiltere’de İspanyol yargıç Juan Guzman’ın başvurusuyla bir yıldan fazla gözaltında kalır. Sağlık durumunun duruşmaya çıkamayacak kadar kötü olması nedeniyle yargılanmaktan kurtulur. 11 Aralık 2006’da 91 yaşındayken Santiago’da eceliyle cehenneme ilk adımı atar.

27.02.2012 Pazartesi (Dokuzuncu Gün – Arica – Santiago):

Sabah 06:00’da kalkıyoruz. Kahvaltı sıradan, yağ, reçel, salam, kavun mu karpuz mu suyu olduğu anlaşılamayan bir meyve suyu, kahve ve ne alakaysa jöle… Yine iki taksi ile gidiyoruz havaalanına… Galiba birisi otelin taksisi, Axel bununla iki grup halinde götürmek istiyor bizi, kabul etmiyoruz ki iyi ki etmiyoruz, havaalanı bayağı uzak bu minicik aptal şehirde ve o taksinin şöförü olan amca da Darwin’e inat kaplumbağadan evrilmiş! Check-in yaptırıp kontrolden geçip uçağa biniyoruz. X-ray’den geçerken çıkardığımız ıvır zıvırı takarken (pasaport ve para çantası pantolonun içine takılıyor) benim bermudanın fermuarı bozuluyor. Neyse ki fermuarı saklayan kısım geniş, belli olmuyor… Bavulda da bir tane daha var nasılsa… :)

İnişte Carlos beklerken Sandra diye Şilili tombul bir kadın rehber karşılıyor bizi.. Eşyalarımızı yükleyip otele götürürken de Şili hakkında geniş bilgi veriyor.. E. Bey’in çevirdiği kadarıyla bilgileniyoruz… Öğleden sonra çıkılacak tura, hemen çıksaydık diyoruz, başka bir turu varmış… O arada telefon geliyor, diğer tur iptal oluyor, isterseniz hemen çıkabiliriz diyor… Başka bir şey isteseymişiz.. :) Marina Las Condes Hotel’e yerleşip yarım saat içinde çıkacağız. Tur minibüsümüz öncekilerden daha geniş ve ferah. Ben en arka koltuğa tek başıma yerleşiyorum ve böylece her iki taraftaki camı da aralayıp çekim yapabiliyorum.

 

 

Şili’nin başkanlık sarayı La Moneda’nın olduğu ana meydanı geziyoruz. Pinochet’nin darbesiyle devrilen ve öldürülen ama askerlere teslim olmamak için intihar ettiği açıklanan Salvador Allende’nin heykeli de o meydanda ve onunla da fotoğraf çektiriyoruz. Oradan aracımıza giderken de para bozduruyoruz.

$1= $490 Komik Bir eşit(siz)lik oldu ama Şili Pezo’sunun amblemi Amerikan Pezosu (dolardan daha çok yakışıyor bu isim galiba) ile aynı… :) Oradan Katedral Meydanına gidiyoruz ve içeriden ve dışarıdan geziyoruz katedrali… Ardından şehri kuşbakışı izlemek için San Cristobal tepesine çıkıyoruz. Birçok şehrin tepeden görünüşü çok görkemlidir ama Santiago bu şehirlerden biri değil. Aşağıya indiğimizde rehberimiz sanırım reklam almış ki, bizi sadece Afganistan ve Şili’de çıkan Mavi Lapis Taşı’nın işlenip takılara dönüştüğü ve satıldığı bir işyerine götürüyor. Ardından da turumuz bitiyor ve bizi hediyelik eşyalar bulabileceğimizi söylediği deminki tepenin eteklerinde bırakıyor minibüsümüz…

 

 

O bölgede iniyoruz ama aklımız da tur sırasında önünden geçtiğimiz Sea Food Market’te (Deniz Ürünleri Marketi) kalıyor… Rehber marketin 17:00’de kapandığını söylemişti ve şu an 17:45… Marketin yerini sorduğumuz bir çift hem tarif ediyor, hem hararetle öneriyor hem de açık olduğunu söylüyor… Sora sora bulduğumuz market gerçekten de kapalı… Hayallerimiz suya düşüyor… Üstelik magnet, snowball falan da bulabilmiş değiliz. Geldiğimiz yerler şehrin en işlek caddeleri… Bütün caddelere, sokaklara girip tek tek dükkanlara bakıyorum ama hediyelik eşya satılan bir yer bulmak imkansız. Sorduğumuz birkaç kişi bizi postaneye yönlendiriyor. Postaneye gittiğimizde içeride bir polis memuruna soruyoruz, kapalı bir kapıyı gösteriyor, kapının üstünde Posta Müzesi olduğu yazıyor… Polis 18:30’da açılacak diyor, ya da biz öyle anlıyoruz. Yarım saat var…

Ben ya yoksa diye heryer kapanmadan rehberin önerisiyle araçtan inip bakamadığımız yerlere bakmak istiyorum. Şafak’la, yetişebilirsem postanede, yetişemezsem otelde buluşacağız. O bölgeye doğru yola çıkıyorum ama sağa sola baka baka yarım saat geçmiş ve ben bir arpa boyu yol almışım. Postaneye gidiyorum ama Şafak yok ve müze de açılmıyor.. Polis bu sefer “kapalı” diyor… Biraz bekliyorum, Şafak gelmeyince yine o bölgeye doğru yola çıkıyorum. Karnım da acıkmış, yollarda el arabalarında satılan ve Şili’lilerin kuyruğa girdikleri böreklerden alıp yiyorum, gayet güzel… O bölgede Çin, Hint işi mallar satan dükkanlar var ama Şili’den eser yok… Küfrede küfrede tekrar merkeze geliyorum…

 

 

Marketten su ve muz alıp otele nasıl gideceğimi soruyorum… Metro ile önce ikinci hatta binip üçüncü istasyonda birinci hatta aktarma yapıp oradan da ondördüncü istasyona gitmem gerekiyor… Otele varınca Şafak’ın gelmediğini görüyorum. Ben de kartımı aceleyle odada bırakmıştım. Resepsiyondan yeni bir kart veriyorlar. Fotoğrafları netbook’a taşıyıp biten şarjları doldurmaya başlıyorum. Biraz sonra Şafak geliyor. Benden ayrılır ayrılmaz girdiği bir pasajda hediyelik eşyalar satan bir yer bulmuş ve iki magnet almış… Postaneye de 18:40 gibi gelmiş… O da Bolivya’da magnet alamamış, birer tanesini değişiyoruz… Gelirken bira da almış, biralarımızı içip muzlarımızı yiyip uyuyoruz…

28.02.2012 Salı (Onuncu Gün – Santiago – Buenos Aires):

Saat 08:15’de rahat rahat uyanıp, hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltı süper, her şey var… Ardından havaalanı servisini beklerken yakın çevrede bir tur atıyoruz. Tekrar otele dönüp en üst kattaki havuz kenarından şehrin fotoğraflarını çekiyoruz. 09:50 gibi iniyoruz. 10:00’da servisin gelmesi lazım ama saat 10:15, halen yok ortada… E. Bey resepsiyona acenteyi aratıyor… Servisi 10:40 olarak revize ettiklerini ve mesaj gönderdiklerini söylüyorlar… A. Bey’lerin soyadıyla E. Bey’in adı bir harf farkıyla aynı, o da c ve k olduğu için okunuşta fark edilmiyor… A. Bey’e size bir mesaj geldi mi diyoruz, yooo diyorlar sonra “Aaa evet, odayı 10:40’ta boşaltmamız gerektiğine dair bir mesaj geldi biz de attık” diyorlar.. Buyrun burdan yakın… Vukuat ailesi iş başında… Bilmemek zor da bilmediğini bilmemek felaket…

Havaalanında check-in ortalardaki makinelerden yapılıyor. Hem de sadece İspanyolca… Neyse, görevli bir kız yardımcı oluyor da kolayca hallediyoruz.. Benim yerim hayatımda ilk kez 1A… Neredeyse uçağı ben kullanacağım, o derece… :) Bagajı da teslim ettikten sonra havaalanında dolaşmaya başlıyoruz. Magnetler var ama çok pahalı, neyse ki var bizde… O da ne, snowball… Çok güzel sayılmaz ama değişik.. Biraz da pahalı.. Aman olsun, hemen alıyorum bir tane… Pasaport kontrolüne girmeden kalan Şili Pezo’larımızı Arjantin Pezo’suna çevirip iç kısma giriyoruz. Orada da bir sürü mağaza var. Birinde güzel Şili baskılı tişörtler var ve 3 al 2 öde kampanyası var… Ayçin’e, kendime ve minik tombiğe birer tişört alıyorum…

Sonunda uçaktayız… Biz fark etmedik ama benim birinci, Şafak’ın da üçüncü sıradaki yerlerimiz, perde kapanınca anlaşılıyor ki business class… Aman Allahım, bu Cem Yılmaz yıllardır hepimizi kandırmış.. Hani bir tek portakal suyuydu farklı olan? O ne yemekti öyle.. Nefis bir somon, salata ve sosu, süper kalite peynirlerden oluşan peynir tabağı, cam ayaksız kadehte nefis Şili şarapları, leziz bir tatlı ve çikolata… Altı adet metal çatal, kaşık ve bıçak, porselen tuzluk ve biberlik… Şarabı koymadan tattırmalar mı istersiniz, yolculuk sonuna kadar bitmeyen servisler mi… Ooof off, rüya gibi valla… Bu durum bir yanlışlıktan mı, zorunluluktan mı yoksa kıyaktan mı kaynaklandı bilmiyorum ama sebep olandan Allah razı olsun… :) E. Bey akşam bizden sonra açık bir kapı bulup Sea Food Market’e girip yemek yemiş ve sabah gördüklerine karınını sıvazlayıp “Fish fish” diye hava atmış, biz de inerken aynısını yapalım ona.. :)

 

 

Otelimize gidiyoruz, otelin yeri muhteşem… İstiklal Caddesi’nin Buenos Aires versiyonu olan Av. Florida’nın, İstiklal Caddesi’ne göre Fransız Konsolosluğu’nda :)… Cadde baştan sona hediyelik eşya satıcıları, tanınmış markalara ait mağazalar, Argentina Store’lar, Boca Store’lar, Peru elişlerini tezgahlarda ve yerde satanlar, tek ya da grup olarak rock ya da jazz müziği yapanlarla dolu.. Hele tango yapan bir grup var ki, çok kaliteli bir kulüpte yapsalar bu gösteriyi kimse yadırgamaz…

 

 

 

Önce bizi havaalanında karşılayan rehberin verdiği karttan acentenin ofisine gidip tango gösterileri için bilgi alıyoruz ki yer zaten Florida Caddesini kesen bir sokakta… Ofisteki kadın listeden birkaç tanesini öneriyor. Biz de bizim otele en yakın olanı seçiyoruz ama seçimde fiyatının diğerlerine göre uygun olması da rol oynuyor tabi.  Bir içki ve show dahil 50-165 USD arasında oynuyor fiyatlar, yemekli olursa 120-230 USD… Hemen o akşam için bilet almak istiyoruz, yemeksiz. Bizim seçtiğimiz Astor Piazzolla Tango 65 USD. A. bey önce bizimle bilet almaya karar veriyor. Sonra bugüne iyi yer kalmamıştır, ben yarına alayım diyor ve ona ayrı bilet kesiliyor. Sonra başka yerleri dolaşıp daha uygun fiyatlı bilet alabiliriz diye eşiyle aralarında konuşup bileti iptal ettiriyorlar.. Zor bir aile vesselam… Biz biletlerimizi cebimize koyup caanım Florida Caddesi’ni turlamaya başlıyoruz. Akşam saatlerine kadar o dükkan senin, bu sokak gösterisi benim gezdikten sonra otele gidip kendimize çeki düzen veriyoruz, tango gösterisine de fermuarı patlak bermudayla gitmeyelim, di mi? :)

Aşağıda bizi gösteriye götürecek aracın, daha doğrusu buraya taşıt giremiyor, trafik 20-30 metre ötede akıyor, şöförün gelmesini bekliyoruz. Bu arada Nice’den sonra ikinci kez resepsiyonu giriş katında olmayan bir otel görüyorum… Otelin girişi birkaç mağazanın olduğu bir pasaj, iki asansörle otel katlarına ve birinci kattaki resepsiyona çıkılıyor. Neyse ki burada ayrıca merdiven de var.. Nice’de koca grup saatlerce asansör bekleyerek telef olmuştu, sonunda ben asansörle birinci kata çıkıp yan taraftaki yangın (daha doğrusu acil çıkış) merdivenin kapısını açmıştım da öyle girebilmişlerdi… Görevli resepsiyona çıkmış, E. Bey’le birlikte aşağı iniyorlar.. Biz de onlara katılıp ileride bekleyen minibüste yerimizi alıyoruz. İlk binenler biziz, bizden sonra 3-4 otelden daha ördek :) topluyoruz ve sonradan diğer girişinin bizim Florida Caddesinden olduğunu fark edeceğimiz bir pasajın trafiğe açık tarafındaki kapısından giriyoruz. Pasajın içinde gösterişli bir kapıdan girip merdivenlerden inince de tango gösterisinin yapılacağı salondayız…

Klasik sahneye paralel koltuklar değil, sahneye dik olarak yan yana dizilmiş masalarla 4-5 sıra oluşturulmuş. Yemekli şov satın almış olanlar daha önce getirilmiş ve her sıranın en önlerine yerleşmiş, yemekler bitmek üzere… Bizi de dikine sıralardan ortadaki ikisinin soldakinde önden üçüncü masaya oturtuyorlar… Önümüzdeki iki masa ikişer kişilik olduğu için sahneye oldukça yakınız. İçecek tercihlerimizi soruyorlar, hepimiz kırmızı şarap ve su istiyoruz. O arada garson kadın fotoğraf ve video çekimi konusunda oldukça etkili bir uyarı yapıyor…

Şaraplarımız geldikten hemen sonra show da başlıyor… Müziğiyle, şarkılarıyla ve özellikle de danslarıyla muhteşem bir show, keşke daha uzun olsaydı ve keşke Ayçin de izleyebilseydi… Show sırasında fotoğraf çekemediğimiz içi sonda selamlama sırasında birkaç fotoğraf çekiyorum. Ardından minibüsle aldıkları yerlere dağıtıyorlar… Ve yine geliyor uyku saati…

*Arjantin Hakkında:

Amerika kıtası keşfedildikten sonra 1536’da Arjantin’e gelen İspanyollar, bugün Buenos Aires’in yerinde ilk koloniyi kurdular. Fakat şehrin gelişmesi 18. yüzyılda oldu. Arjantin 1776’ya kadar İspanya’ya bağlı Peru Genel Valiliği’nce yönetildi. O yıldan itibaren biraz daha özerk bir yapıdaki La Plata Genel valiliği kuruldu ve Buenos Aires valiliğin başkentiydi. 1808’de Napolyon’un İspanya’ya girmesiyle Avrupa’da başlayan savaşı iyi değerlendiren İngiltere, bölgedeki ayaklanmalara verdiği destekle Arjantin’in bağımsızlık mücadelesini hızlandırdı. Bu destekle Arjantin 1816’da İspanyollar’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan etti. Tabi bu bağımsızlık aslında, kararı elleri patlarcasına alkışlayan ve Mendoza şarabıyla kutlayan İngiliz Elçisi’nin sevincinden anlaşıldığı gibi, kuzeyde de yine Simon Bolivar’a aynı yolda destek veren İngiltere’nin çıkarları doğrultusunda yapılmış bir sömürge paylaşım zaferiydi… İngilizler bu desteğe karşılık olarak Fransızlar’ın Osmanlı’dan kazandığı kapütilasyonlara benzer haklar kazandılar.

Seksenli yıllarda da Arjantin Eva ve Juan Peron, Folkland Savaşı ve Maradona ile gündeme gelmişti, şimdi ise Messi ile anılıyor. Juan Peron 1943’de askeri darbeye katıldıktan sonra 1946’da başkan oldu. İlk iş olarak karısı Eva Peron’u da yardımcılığına getirdi… O dönemde tüm dünya gibi Arjantin de İkinci Dünya Savaşı’nın ekonomik durgunluğunu yaşıyordu… Peron çalışanlara büyük haklar tanıdı, sosyal güvenlik ağını genişletti, eğitimi tümüyle ücretsiz hale getirdi. 1950’lerin başlarında işler kötüye gitmeye başladı, ekonomi daha da durgunlaştı. 1952’de Eva Peron’un ölümüyle iyice yalnız kalan General Juan Domingo Peron  kötü gidişi durduramayınca silahlı kuvvetler yönetime el koydu, Peron ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu yıllar yüksek işsizlik ve enflasyon oranları ve bir dizi askeri diktatörlüklerle geçti. 1819’dan bu yana 46 devlet başkanından sadece üçü askeri darbe olmadan görevini teslim etmiş…

29.02.2012 Çarşamba (Onbirinci Gün – Buenos Aires):

Sabah çok güzel bir kahvaltının ardından birlikte Buenos Aires turuna çıkacağımız Carlos geliyor. Önce ana meydan Plaza Major’e gidiyoruz. Bir zamanlar Eva ve Juan Peron’un, balkonundan halka seslendiği, Evita filminde Madonna’nın konuşma yaptığı Pink House’un da bulunduğu meydanda çekimler yapıyor ve geziyoruz. Ardından La Boca (ağız, nehrin ağız kısmı anlamında kullanılmış) semtine gidip Boca Juniors’un Çikolata Kutusu denilen stadını, La Boca’nın rengarenk evlerini,çeşit çeşit hediyeliklerin ve özellikle de Boca Juniors’un formalarının satıldığı dükkanlarını geziyoruz ve yarım saatlik serbest zamanda o sokaklarda ve o insanların arasında kayboluyoruz… Toplanma yerinde beklerken her zamanki gibi en son gelen E. ailesinden herzamanki replik duyuluyor: “Forma için pazarlık yaptım ama almadım.. Şimdi de pişman oldum.” Bu konuşmada sadece nesne değişiyor, geri kalan her şey bire bir aynı, her gittiğimiz yerde kah bebek, kah magnet kah maket için tekrarlanıp duruyor…

 

 

 

Ardından köprülerin altına yapılmış gecekonduların yanından geçerek nehrin diğer tarafına dikilmiş ve Arjantin’in o yüzden battığı söylenen gökdelenleri geçip Eva Peron’un da mezarının olduğu görkemli Recolata Mezarlığını geziyoruz. Japon Bahçesi’ni dışarıdan görüyoruz. Bu bölgeleri gezerken birkaç kez geçtiğimiz ve dünyanın en geniş caddesi olarak tanınan Av. 9 Julio, o cadde üstündeki dikilitaş ve Sağlık Bakanlığı binasındaki Eva Peron silüeti (Havana’daki ünlü Che silüeti gibi…) zaten otelimize yürüme mesafesinde… Turumuz bitiyor ve 9 Julio caddesinde minibüsümüzden indiğimizde saat 13:00. Biraz da yaya gezeceğiz bu güzel şehri…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dünyanın en geniş caddesinde geziyoruz ama fotoğraflara sığdıramıyoruz bir türlü… Carlos’a caddeyi tepeden çekebileceğimiz bir çatı katı restoranı falan soruyoruz yok diyor… İndiğimiz yerden biraz ileride yüksek bir otel var ve en üst katındaki cam bölüm kafeye benziyor. Oraya çıkmayı deneyeceğiz. Otelin kapı görevlisiyle muhatap olmadan kapıya yöneliyorum ama adam çevik bir hamleyle önüme geçiyor. Ben ona otel müşterisiymiş gibi bakıyorum, o da bana yalancıymışım gibi… Yok yok, kapıyı açacakmış kibarım… Açılan kapıdan Şafak da dalıyor.. Sağa sola bakmadan bodoslama ve çapraz olarak geçiyoruz lobiyi ama asansör yok bu tarafta.. Bozuntuya vermeden ve duraksamadan köşeye kadar gidiyoruz, iyi, orada tuvalet varmış, o da lazım… :) Tuvalette işimiz bitip dışarıdaki stratejimizi belirlerken yine tanıdık bir ses geliyor, E. ailesi de arkamızdan dalmış tuvaleti kullanmak üzere.. Onlar yukarı çıkmak için izin de istemişler, yanıt olumsuz… Biz onları tuvalette bırakıp önce karşıda gördüğümüz merdivene hamle yapıyoruz ama hemen solunda asansörü görünce dalıyoruz ve en üst katın düğmesine basıyoruz. Kapı açıldığında karşımızda cam bir bölmede beyaz gömlekli bir hatun kişi oda numaramızı soruyor.. Kahretsin, bizim aşağıdan kafeye benzettiğimiz cam bölme spa’ymış.. Pardon deyip hiç inmeden bir alt katın düğmesine basıyoruz. Bu kez açık bir oda kapısı önünde temizlik yapan bir görevli.. Selam verip sola doğru hızlıca yürüyoruz ama kapalı oda kapılarından başka bir şey yok… Geri dönüyoruz, Şafak asansöre binerken kadına kafe arıyoruz diyor, kadın da eliyle sıfır işareti yapıyor, en alt kattaymış, neye yararsa en alt kattaki kafe… Ben dellenip kadına şu camdan bir tane fotoğraf çekeyim diyorum makineyi ve elimle bir işareti yaparak da destekliyorum söylemi… :) Şafak tırsmış, yürü hadi olmaz diye çekeliyor, kadın da olmaz diyor ama biraz ısrar edince çabuk çek diye çekiliyor kapıdan.. Zafer, o camdan caddenin çekebildiğim kadar fotoğrafını zumlu ve zumsuz çekiyorum… Ve sevinçle aşağı iniyoruz.

 

9 Julio Caddesi iki gidiş iki geliş olarak dört bölüm ve bunların arasında yeşil alanlar ve yürüme yollarından oluşuyor. Eva Peron’un silüetini taşıyan binanın önünde çok kalabalık olmayan bir grup pankartlarla bir gösteri yapıyor. Zaten kalabalık olsalar da bu genişlikteki bir caddede tenha görünür ya, neyse… Caddenin orta kısmındaki iki bölüm polis ve göstericiler tarafından kesilmiş.. Ellerindeki pankartlardaki yazıyı Nokia’nın sözlüğünden buluyoruz, “İşçiler Birleşin” falan gibi bir şeyler yazıyor galiba…

 

 

Onları da geçtik, yürümeye devam ediyoruz, Pembe Ev’e gideceğiz. Pembe Ev mi, ya o meydandaki başkanlık sarayı Pink House değil mi? Niye bi daha gidiyoruz ki? Hemen vazgeçiyoruz bu anlamsız çift dikişten ve bizim Av. Florida’ya doğru sapıyoruz… Bu arada bir marketten gazoz, meyve suyu falan alıp çantamızdaki sandviçlerimizle karnımızı da doyuruyoruz. Av. Florida’nın bizim otel tarafı değil de diğer ucundan birleştiği Peru Caddesi’ndeyiz… Onu kesen Venezuella Caddesi’ni geçiyoruz. Ve önce yerlerde ya da alçak tezgahlarda Peru ve Bolivya elişleri satılan kısım başlıyor… Sağa sola bakınarak ve daha yavaş ilerliyoruz… Epey ilerledikten sonra başlarda gördüğüm Peru işi örtülere tekrar bakmak için Şafak’tan ayrılıp geri gidiyorum. Örtülere alıcı gözüyle bakınca beğenmeyip tekrar Şafak’a yetişmeye çalışıyorum ama bulamıyorum. Niçin sonra bir Argentina Store’a girerken birisi sırtıma dokunuyor ve tekrar buluşuyoruz.

Dolan dolan bir şey bulamıyoruz. Neyse ki Boca gezisi sırasında magnet ve Peru Caddesi’ne doğru gittiğimde de snowball’ımı aldım.. :) Bir pasajda beğendiğimiz tişörtleri, başka bir pasajda da Uras için küçücük Messi formasını uygun fiyatla gördük ama sonra bakalım diye dolaşmaya devam ettik.. Sonra da biraz dinlenmek üzere odamıza çıkıyoruz. Akşam 19:00’da Carlos’un önerdiği bir yerde biftek yiyeceğiz. 17:15 gibi çıkıyoruz. O iki pasajı araya araya neredeyse Peru Caddesi’ne kadar gidiyoruz. Dnüşte daha dikkatli bakıyoruz ve buluyoruz neyse ki.. Önce ikisi 70 pezo’ya (16.7 USD) Ayçin’le ikimize tişört alıyorum. Sonra da diğer pasajdaki dükkandan sıkı bir pazarlıkla 10 USD’ye oğluşuma bir Messi forması alıyorum. Forma 1 yaş için, bizim Oburix’e ancak olur… İki ay sonra zor… Aldıklarımızı otele bırakıyoruz ama inerken keşke bir büyüğünü alsaydım diye düşünmeye başlıyorum. Şafak sonra bakarız diyor… Ama bakacak başka zaman olmayacak, çünkü restoran çıkışı her yer kapanacak, yarın sabahtan akşama Uruguay gezisi var, öbür gün de sabah erken gideceğiz…

Neyse, biraz aradıktan sonra restoranı buluyoruz. E. Bey bizden önce girmiş oturmuş. Menülerden herkes beğendiği eti seçiyor. Şarap seçimini onlara bırakıp (zaten marka için de Carlos’tan tiyo almıştık) forma işini halletmeye gidiyorum. Koşarak önce otele gidip formayı alıyorum, sonra pasaja gidip güleryüzlü kadına durumu anlatıp değiştiriyorum ve formayı cebime koyup restorana yetişiyorum. Daha gelmemiş bifteğimiz. :) Biraz oturduktan sonra önce şarap arz-ı endam ediyor. Ardından da herkesin seçtiği biftekler.. Şafak’la E. Bey daha kalın ama birbirinden farklı bir şeyler seçmişler, dolayısıyla onlarınki biraz daha kanlı… Etin yanında hiçbir şey yok, istenirse ekstra ödeme ile alınabiliyor… Nefis şarabı (business class’daki kadar olmasın! :) ) ve şahane bifteklerimizi ağır ağır, tadını çıkarta çıkarta yiyip içiyoruz… Gelen hesap pezo, USD, Euro, Brezilya pezosu olarak alternatifli… Dolar kuru da 4.4, gayet avantajlı yani.. Zaten ceplerimizde yeterli pezo da yok.. Bir tek E. Bey’de kendi parasını ödeyecek kadar var. Hesapların kişilere bölünmesi o yumuşacık eti bıçağın tersiyle bölmekten daha zor… Bir de üstüne kimi dolar kimi pezo verecek.. Neyse, E. Bey de dolar olarak vermeye karar verince biraz olsun kolaylaşıyor ve ödüyoruz hesabı… Bana düşen hesap 37 USD. Messi forması için de 10 USD almış olduğum Şafak, burada da benim adıma ödeme yapıyor ve borcum 47 USD’ye çıkıyor.

Buradan sonra gösteri olarak değil de insanların kendi eğlenceleri için tango yaptığı Milango’ya gitmeyi planlamıştık ama bu güzel yemek ve yorgunluğun üstüne gidesim yok, yan çiziyorum. Av. Florida’da hep birlikte yürüyoruz. Dünkü müthiş grup yine caddede tango yapıyor ama hem hava kararmış hem de bu kez daha karanlık bir yerdeler… Biraz onları izliyoruz. Ardından onlar hemen yakınlarda olan yeri bulmak için caddeden bir sokağa sapıyorlar… Ben tekrar tango yapanların oraya gidiyorum, o sırada gösteri bitiyor. Ben de yavaş yavaş, sağa sola bakına bakına otele dönüyorum. Av. Florida, gündüzleri ve akşamları belki İstiklal Caddesiyle aşık atar ama akşam 08:00 dedin mi Tarlabaşı’nın boş sokaklarına dönüyor… Odaya çıktıktan biraz sonra Şafak da geliyor. Gittikleri yerde yaşlı turistlerden başka kimse yokmuş ki kim tango yapacak da kim izleyecek… Biraz oyalanıp, çanta hazırlayıp uyuyoruz.

01.03.2012 Perşembe (Onikinci Gün – Uruguay Colonia):

Sabah 06:45’de kalkıp hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltıdan sonra iki taksiye doluşup feribot iskelesine gidiyoruz ve önce check-in ardından da pasaport işlemlerini yaptırıyoruz. Pasaportlara çıkış ve giriş damgaları aynı gişede iki ülkenin ayrı ayrı ve ikisi de kadın görevlileri tarafından ve pasaportun en temiz sayfaları özenle seçilerek basılıyor. Ben daha önce damga basılmış bir sayfa işaret ediyorum ama inatla temiz sayfaya basıyor. Ben “Bu benim, sizin değil” diye şarlıyorum ama iş işten geçmiş… Feribot yolculuğumuz üç saat sürecekmiş ve Uruguay saati bir saat ileri… 12:30 gibi iniyoruz feribottan… Giriş diğer tarafta yapıldığı için sadece çantalar kontrol ediliyor, benim çantayı yine açıyorlar, ne olacaksa…

İçeride E. Bey tur yetkilisine mail order’ı gösteriyor, bir şeyler konuşuyor ve banklara doğru gidiyor. Ne oldu diyoruz, “Turumuz 16:30’da başlayacakmış, burada bekleyeceğiz diyor”. Dört saat orada beklemek??? Şaka mı bu? Herkes delleniyor ve görevlinin yanına gidiyoruz, niçin beklediğimizi soruyoruz ama yanıtı tam olarak anlayamıyoruz. E. Bey’i çağırıyoruz, kadın ona durumu anlatıyor, E. Bey bu kez “Şimdi bizi yemeğe götürecekler, yemekten sonra başlayacağız tura” diyor. Önceki cevabı hatırlatınca “Ben öyle demedim, siz İngilizceyi tam anlamadığınız için işleri karıştırıyorsunuz, bana bırakın ben halledeyim” diyor. Birader, sen bize İngilizce mi anlattın da biz yanlış anladık, hep birlikte.. Bizi yemeğe götürecek minibüse alıyorlar.. Orada tekrar konu açılıyor. Bana tekrar “İngilizcen yeterli olmadığı için sorun çıkıyor” diyor… Ben de “Ben zaten İngilizcemin yeterli olmadığını kaç kez söyledim… Benimki sorun olmaz ama benim sizin kadar İngilizcem olsaydı da beş kişinin tur lideri olacağım diye çıkmazdım ortaya” diyorum… Gevrek gevrek gülüp İngilizcesinin çok iyi olduğunu iddia ediyor ama bu İngilizce ile Boğaziçi bitmez bu işte bi terslik var!!!

 

Birkaç dakika sonra bir mucize oluyor ve Allah’ın Sopası müessesesi devreye giriyor. Restorana bizden önce yeni ve kalabalık bir grup girdiği için onlar yerleşene kadar bizi saçma sapan, zorlama müzelerin olduğu odalara götürüyorlar. İlk odada anahtarlık koleksiyonu var. Duvarlarda asılı yüzlerce anahtarlığın ortasında çevresi boş bırakılmış bir tanesinin gösteren rehber “Bu odadaki en eski anahtarlık, 1855 yapımı” diyor ama bizim E. Bey “Bu odada 1855 parça anahtarlık var” diye çeviriyor. Ben bağlasan durur muyum, hemen atlıyorum: “Eksik İngilizcemle düzelteyim, bu anahtarlık 1855 yılında yapılmış” diyorum. İddia ediyor çevirinin doğru olduğunu. Rehbere sorun kaç anahtarlık var diyorum, soruyor ve rehber “Eeee, 1000 falan herhalde” gibi bir yanıt veriyor… Eh yani, bu kadar mı denk gelir… :)

 

 

Restorana geçiyoruz. Açık büfe şeklinde börekler, çörekler ve çok çeşitli tatlılar var.. Hepsinden tadımlık alıyoruz. Onları yerken “Bizim programda et yazıyordu” diyoruz. Bizi müzede gezdiren sonra da buraya getiren ve rehber değil de garson olduğunu öğrendiğimiz sahte gülüşlü şirin kız “Gelecek” diyor… Birazdan çeşit çeşit etler servis edilmeye başlanıyor. Biftek, ciğer, böbrek, sosis, sucuk, bumbara benzeyen çeşitler, tavuk ve hindi etleri geliyor aralıklarla.. İlk gelenlerin etrafında onlarca kişi çekirge sürüsü gibi yağmalarken sonraları insanlar doydukça kalabalıklar azalıyor… Yan tarafta çeşitli ürünlerin satıldığı market kısmında marmelat tadın diyorlar ama onca güzel tatlıdan sonra çok kötü geliyor. Biraz bekledikten sonra minibüs geliyor ve bizi şehrin merkezinde rehberimiz Vanessa ile buluşturuyor.

 

Küçücük bir şehircik Colonia… İspanyol bölgesini geziyoruz otobüsle… Eski arenada durup fotoğraf çektiriyoruz. Sonra nehir kenarında bir elişleri atölyesi yanında duruyoruz. İçeride pek bir şey yok. Biz de ayaklarımızı ırmağın kahverengi ama rehberimizin söylediğine göre tertemiz sularına sokup fotoğraf çekiyoruz. Bu arada bizim feribotla geçtiğimiz kahverengi su okyanus değil River Plata (Plata Nehri)’nin ağız kısmıymış… Eni üç saatte geçilen nasıl bir nehirse artık… :)

 

 

Sonra eski şehir bölgesini otobüsten inip dolaşıyoruz. Ardından serbest zaman var… Magnet ve sadece tek bir yerde satılan snowball’ımı alıp rahatlıyorum. Şehirde boş boş dolaşıp zaman geçiriyoruz. 19:00’da otobüs bizi tekrar limana götürüyor. Yine önce check-in sonra da bu kez Uruguay’dan çıkış Arjantin’e giriş işlemleri tek gişede yapılıyor. Temiz sayfa açılıp yepyeni pasaportun ırzına geçme olayı adet olmuş, burada da sürüyor… Yine üç saatlik bir yolculuk ve Buenos Aires’teyiz.

Arjantin saatiyle 10:00’da iniyoruz limana… İki taksi ile Av. Florida’ya gidip bir tur atıyoruz. Show, seks ve yiyecek satanlardan başka kimse yok sokaklarda… Otele dönüp çantaları hazırlayıp uyuyoruz.

*Uruguay Hakkında:

Tüm Latin Amerika’nın Surinam’dan sonra en küçük ülkesi, İç Anadolu kadar yüzölçümüne karşın üç buçuk milyon nüfusu var, kilometrekareye 19 kişi düşüyor. Atlas Okyanusu’na olan sınırı dışında sadece iki sınır komşusu var, Arjantin ve Brezilya. Ülkenin %80’i meralarla kaplı ve bu yeşil alanlar Gaucho yerlilerinin sığır çobanlığı konusundaki emekleriyle birleşince çok önemli bir canlı hayvan ve dolayısıyla et üreticisi haline getiriyor Uruguay’ı…

 

02.03.2012 Cuma (Onüçüncü Gün – Buenos Aires – Iguassu Arj.):

Sabah alarmı bekleyemeden 07:00 gibi uyanıyoruz. Rahat bir kahvaltı ve yine Florida Caddesi turu ve yine her yer kapalı… İlk gün bizi karşılayan Manuel trafikten otele yetişemiyor, şöför bizi alıyor ve havaalanında buluşuyoruz Manuel’le ve onun yardımıyla havalanındaki işlerimizi kolayca hallediyoruz. Iguazu Şelaleleri’nin Arjantin tarafındaki havaalanına inip bugün o tarafı gezip, akşam Brezilya tarafındaki otelimize geçip yarın da şelalelerin Brezilya tarafını gezeceğiz ve akşam Rio’ya uçacağız. Uçağımız 11:45’den 11:15’e alınmıştı ama teknik bir sorun oluşuyor. Uçak piste gitmek üzere körükten ayrıldıktan sonra uzun bir süre bekliyoruz… Sonra tekrar körüğe giriyoruz ve teknik elemanların biri girip biri çıkıyor kokpite… Her giren çıkan da hostesleri yanağından öpüp geçiyor, akraba ziyareti sanki.. Şu ana dek gezdiğimiz tüm ülkeler eski İspanyol kolonisi, İspanyolca konuşuyorlar ve tokalışırken tek yanaktan öpüşüyorlar. Yarın gideceğimiz Brezilya ise eski Portekiz kolonisi, Portekizce konuşuyorlar ve bizim gibi iki yanaktan öpüşüyorlar.

 

Neyse, uçuş iptal olursa diye endişelenmeye başlamışken kapılar kapanıyor ve 13:00 gibi kalkıyoruz. Birbuçuk saatlik bir uçuşun ardından 14:30’da iniyoruz ve rehberimiz Roxana karşılıyor bizi…Şu ana kadarki tüm iç uçuşları LAN (Şili Havayolları) ile yaptık ve A. Hanım’ın battal boy üç bavulundan birinin bir yanı önceki uçuşta bagaja verildikten sonra kırılmış galiba… Burada şikayet edip tutanak tutturmak için E. Bey’i yakalamış kulbundan… Bir saat kadar da onları bekliyoruz. Nihayet yola koyuluyoruz ve Iguazu Şelaleri’nin Arjantin tarafındaki Milli Park’ın girişine geliyoruz. Burada Roxana bombayı patlatıyor: Turumuz giriş ücretleri hariç olarak alınmış ve kişi başı 100 pezo ücret ödemeliymişiz… Tarife şöyle: Arjantinlilere 40 P, komşu ülke vatandaşlarına 70 P, diğerlerine 100 P. Önce bir parti turumuzda bunun ekstra olmadığını ve kesinlikle Ejder Tur’un ödemesi gerektiği tartışıldıktan sonra daha ilginç bir gerçekle burun buruna olduğumuzu anlıyoruz ki, burada kredi kartı ya da dolar gibi başka bir para birimi geçmiyor, sadece pezo… Hiçbirimizde o kadar pezo yok.. Bu sefer rehbere şarlıyoruz bu bilgiyi üstelik de o kadar zaman beklerken havaalanında neden vermediği konusunda… Uzun tartışmalardan sonra havaalanına dönelim derken girişteki görevlilerden biri dolarları kendisi de bir miktar kar edecek şekilde bozmayı kabul ediyor da girebiliyoruz parka…

 

Sonunda mini trene binip şelalelere doğru hareket ediyoruz. Önce uzaktan metrelerce yüksekten dökülen tonlarca sudan çıkan zerreciklerin oluşturduğu bulutlar görünüyor. Sonra da gerçekten muhteşem bir manzara… Şelaleleri burada yazarak anlatmaya çalışmayacağım. Fotoğraf ve videoların bile yeteceğini sanmıyorum buna ama onların hiç değilse birazcık anlamı olabilir diye seçtiğim fotoğraf ve videoları ekleyeceğim bu bölüme… Manzara gerçekten olağanüstü… Yüzlerce binlerce fotoğraf çekiyoruz çektiriyoruz. Video modunda 360 derece kesmiyor, 720 derece dönüyoruz. Ağaçların arasından 100 metre kadar yürüyoruz ve başka bir açı ve yine fotoğraflar yine videolar…

 

 

 

 

Yürüdükçe şelelelerin merkezine yaklaşıyoruz ve sonunda en yakın noktadayız. Su zerrecikleri rüzgara eşlik edip bizi, gözlüklerimizi, objektiflerimizi sırılsıklam ediyor. Tekrar tekrar deklanşöre basmaktan makinelerin üstünde parmak oyuğu oluşuyor. Doyduk sanıyoruz ama biraz ileride birazcık farklı bir açı görünce dayanamayıp yeniden başlıyoruz çekmeye… Neyse, dönüş başlıyor, yeniden mini trenimize yerleşiyoruz. Ve yine bir klasik, A. Bey yok… Herkesten yavaş gelmesi bir yana herkesten sonra dakikalarca kasete çekim yapan tarihi kamerasıyla kayıt yapıyor.. Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten dedikleri bu olsa gerek… :) Ama şeker bir adam… E. Bey, A. Hanım’a yetişemezse nerede buluşacağımızı söylerken sallana sallana yetişiyor trene… Birkaç istasyon sonra inip kısa bir yürüyüşle, şelaleleri odalarının balkonundaki şezlonga uzanıp seyredebilecek parası olanların kaldığı Shereton Oteli’ne giriyoruz, minübüsümüzle burada buluşacağız.

 

Roxana bizim şöförü buluyor ve kısa bir moladan sonra Arjantin – Brezilya sınırına doğru yola çıkıyoruz. Roxana pasaportlarımızı toplayıp aşağı iniyor, o arada şöförümüz de Brezilya girişinde kullanmak üzere doldurulacak formları dağıtıyor. Biz gümrük memuru, pasaport polisi görmeden damgalanıyor pasaportlarımız… Hemen ilerideki Brezilya girişi de aynı şekilde hallediliyor ve Brezilya topraklarındayız…

Iguaçu (Brezilya tarafındaki adı bu şelalenin) şehrini geçtikten 15-20 km. sonra merkezi (!) otelimiz Recanto Park Hotel’deyiz. Otel aslında fena değil. Büyükçe bir havuzu, pinpon, bilardo, langırt, yürüme bandı vs. olan bir spor salonu bile var.. Üstelik burada akşam yemeğimiz de dahilmiş… Odalara yerleşip ardından yemeğe gidiyoruz. Yemekler güzel ve oldukça çeşitli… Biralarımız ekstra ama olsun… Yemekte, ertesi gün şelalelerin Brezilya tarafını gezmekten vazgeçip Paraguay’a gitme meselesi yemeklerle dolu masaya yatırılıyor. Resepsiyondan bilgi almaya karar veriyoruz.

Yemekten sonra resepsiyona konuyu iletiyoruz. Gidebilirsiniz diyor vatandaş.. Sağol be! Hemen solundaki boşlukta bir masa ve sandalye var, orada bu ve bunun gibi minik turlar düzenleyen birisi oluyormuş gün içinde… Sabah 07:30 gibi gelir diyor. Bizim tur için sekizde alacaklar, demek ki o zamana kadar bilgi alıp karar verebiliriz şeklinde geçici bir karar veriyoruz. :) Şafak’la biraz pinpon oynuyoruz ama çok yemişiz, zorlanıyoruz. Biraz sonra da uyku galip geliyor…

*İguazu Şelaleleri Hakkında:

Dünyanın en büyük şelale grubu olan İguazu, Foz de İguazu kentinde ve üç ülkenin, Brezilya, Arjantin ve Paraguay’ın sınırında, her üçünde de kolları var… Rio Parana’nın (Rio Nehri) üstündeki İguazu, toplam 275 şelaleden oluşuyor ve bunların 250’si nehrin Arjantin, 25’i de Brezilya tarafında… Paraguay’a da şelale sahibi olmadan izlemek düşüyor sanırım… Arjantin tarafından en büyük şelalenin adeta içine kadar girebiliyor, Brezilya tarafından ise yan yana dizilmiş onlarca şelaleyi panoramik olarak görebiliyorsunuz… Daha iyi fotoğraf çekmek için sabah Arjantin, öğleden sonra Brezilya tarafını gezmekte fayda var…

03.03.2012 Cumartesi (Ondördüncü Gün – Iguaçu Bre. – Rio de Janeiro):

Sabah yedi bile olmadan herkes kahvaltıda.. A. Hanımlar bile… Resepsiyona geldiğimizde yan masadaki adam da karşısında E. Bey de yerlerini almışlar… Adam bize gerekli bilgileri vermeden önce nereden olduğumuzu soruyor ve vize konusunu soruyor, bildiğimiz kadarıyla Paraguay Türkiye’den vize istemiyor, onun bilgisi ve öğrenme şansı yokmuş. Benim okuduğum Güney Amerika kitabında yazarın geziyi yaptığı dönemde vize istenmediği, ancak sonraki yıllarda vize konulduğu bilgisi kafamı kurcalıyor biraz… Bir de yine o kitapta şelaleleri mutlaka her iki taraftan da görmeyi öneriyordu, o da bir soru işareti olarak tepede asılı duruyor. Bir şöför, otelden mini van’la Paraguay’a götürüp getirecek ve kişi başı 30 Pezo (18 USD) alacak bunun için. Sonra oteldeki eşyalarımızı da alıp yine mini van’la havaalanına götürecek ve bunun için de adam başı 20 Pezo (12 USD) alacak… Toplam 30 USD ödeyeceğiz kişi başı.. Herkes tamam diyor.

Normal turumuz için gelecek aracı bekliyoruz, gelmeyeceğimizi haber vermek için… Bu arada adam koşarak dışarı geliyor ve hızlıca bir şeyler anlatıyor. Normalde Paraguay’a giriş çıkışta aracı durdurmuyorlar bile ama Brezilya’ya yeniden girişte Paraguay sınırını arayarak bizim vize durumunu sorgulayabilirlermiş, bugün Cumartesi yoğunluğu da olduğu için uçağı kaçırabilirmişiz, falanmış, filanmış, sonuçta son anda Paraguay turumuz kursağımızda kalıyor… Neyse ki asıl turumuzun minibüsü yeni geldi de onu da kaçırmadık… Paraguay’ı da yoklamış olduk, içimde kalmadı en azından.. Zaten tepede asılı soru işareti de duruyordu hatırlarsanız… Züğürt tesellisi mi, haltetmişsiniz siz… :)

Sekizi biraz geçe hareket ediyoruz. Değişik iki otelden iki çift daha alıp yine Iguaçu’ya, bu kez Brezilya tarafındaki milli parka doğru gidiyoruz. Giriş için 41 real karşılığı 26 USD ödüyoruz kişibaşı… Akşamdan öğrenmiştik burada dolar da kabul edildiğini.. İki katlı turist otobüsünün üstü açık üst katına yerleşiyoruz. Üç durak sonra ineceğiz ama hem çok yavaş gidiyoruz hem de durakların arası oldukça uzun. Neyse, indiğimiz durakta rotamıza ait ayrıntıları anlatıyor Cem Ceminay’ın genç hali olan rehberimiz.. Yine düşüyoruz yaya olarak yollara… Yaklaştıkça dün yakınından delirdiğimiz su kütleleri bu kez karşıdan panoramik olarak beynimize, fotoğraf makinelerimizin ve kameralarımızın hafıza kartlarına kazınıyorlar… Dünkü mü daha güzeldi bugünkü mü karşılaştırması yapmak imkansız… İkisi de bambaşka güzel… Yine anlatmaya çabalamadan olduğu kadar video ve fotoğraflardan medet umacağım…

 

 

 

 

 

Gezi sonrası Cem Ceminay reklam almış sanırım ki, öğlen yemeği için bizi öyle bir restorana götürecekmiş ki, hem her ülkenin mutfağı hem çok lezzetli hem çok ucuzmuş, “Hastasıyız”, galiba “Ayhan Sicimoğlu ile Renkler”e konuk oluyoruz… Biz istemediğimizi söylüyoruz… Diğer iki çiftten bir çift zaten parkın çıkışında gruptan ayrılmışlardı. Diğer çift gidecek yemeğe… Minibüsümüz önce onlarla birlikte Cem Ceminay’ı restorana, sonra da bizi otelimize bırakıyor.

IGUAZU (IGUAÇU) ŞELALELERİNİN HEM ARJANTİN HEM DE BREZİLYA TARAFINDAN VİDEOLARI İÇİN TIKLAYIN:

Arjantin tarafından (1. video)

Arjantin tarafından (2. video)

Brezilya tarafından (1. video)

Brezilya tarafından (2. video)

Hemen çantamızdaki şortları giyip pinpona başlıyoruz Şafak’la… Beş set üzerinden 3-2 yeniyor beni, avantajlı tarafta başlama üstünlüğünü kullanarak :). İyice terleyip havuza dalıyoruz. Çoook iyi geliyor. Epeyce yüzüp, fıskiyelerden üstümüze fışkıran nispeten soğuk sularla güzelce serinliyoruz. Tekrar giyinip lobide eşyalarımızla birlikte yerimizi aldığımızda kırkbeş dakika bir zaman kalmış zaten… Üçte bir minibüs geliyor, bizim gözümüz şöförde, içeri girip önüne gelene “Arjantin, Paraguay” falan diyor. Bizimki değil demek ki… Beş on dakika geçiyor ama başka gelen yok… Sonunda bizi almaya gelenin o olduğu anlaşılıyor, Paraguay’ı neresinden uydurduysa zirzop… Yarım saatlik zevksiz bir yolculuk sonrasında Iguaçu’nun Brezilya tarafındaki havaalanındayız. Kontrolden geçip 17:35’deki uçuşumuzu bekliyoruz.

Webjet bugüne dek uçtuğumuz en berbat havayolu şirketi… Bizim Pegasus’tan beş beter… Daha uçağa binerken elimize tutuşturulan (onu bile dağıtmak için dolaşmıyorlar, hesabedin…) fiyat listelerinden anlıyoruz ki su bile paralı… Neyse, zamanında kalkıyor bari… Uçağın içi derin dondurucu, biz de bozulmadan tüketiciye ulaşması gereken sardalyalar… Ben buz gibi diyorsam, varın siz anlayın ortamı… Üstelik yağmurluk dahil tüm giyecekleri diğer çantalarla bagaja vermişim… Titreye titreye ve bir yudum suya hasret varıyoruz Rio’ya.. :) Hayret ki tuvalet parasız Webjet uçağında… Bu arada girerken elime tutuşturdukları fiyat listesini de parça pinçik ettim bari ondan zarar etsinler diye…

Bagajları aldık ama karşılamaya gelen kimse yok… Bekçi şeyi gibi kaldık koca havaalanında… E. Bey muhteşem hamleler yapıyor rehberimizi bulmak için, dış kapıya doğru gidip sonra vazgeçip geri dönüyor.. Hani “neler yaptık şu vatan için, kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik” demiş ya Orhan Veli, bizimki nutuk söyleyenlerden! :) Neyse, birazdan telaşlı ve komik bir vatandaş geliyor, İngilizcesi yok denecek kadar az, hatta az denemeyecek kadar yok! Bir de şöför var yancısı, onun İngilizcesi biraz daha az diğerinden :)… Hep birlikte otoparka doğru yürüyoruz. Bizimki elindeki kumandaya basıyor, cık cık, minicik bir binek otonun flaşörleri yanıyor… Tesadüftür deyip aynı anda yanması muhtemel dörtlülerin sahibi olan minibüsü ararken, arkadaş o Chicco mu nedir bebek arabasının bagajını açıyor.. Şöför de iki yandaki taksiye hamle yapıyor. Bizi üçer üçer paylaştırıyorlar… A. Ailesinin bavulları tabi ki sığmıyor ve onlar arkada üç kişi ıkış tıkış otururken bavullardan en hallicesi ön koltukta keyifle etrafı seyrediyor… :)

Yolda karşılıklı derin mevzulardan susuyoruz… Ya bunlar soğuğu çok seviyor ya da biz kıştan geliyoruz, ısı farkından telef olmayalım diye klimalar sonuna kadar açık.. Ben de öndeyim, epey bir süre kakırdayarak giderken, adam geçtiğimiz yerleri anlatamıyor, biz de anlayamadığımız kadarıyla “Hmmm, nice!” falan diyoruz. Brezilya Portekizce’si, Portekiz Portekizce’sinden çok farklıymış… Yoksa acayip anlaşırdık, hepimizin yabancı dili Portekizce.. Yani Portekizce hepimize çoook yabancı, o bakımdan…

Neyse, dünyaca ünlü Copacabana plajının yanıbaşındaki otelimiz Golden Tulip’e gelip odalarımıza yerleşiyoruz. Tabi ki odaya girdiğimizde (bazı yerlerde hoşgeldin içkisi ikram etmişlerdi ya) hoşgeldin kliması çalışıyor ve oda buzhane gibi… Hemen kumanda yardımıyla hoşbulduk diyoruz… Pencerelerimizin cephesi plaja değil yan tarafa bakıyor. Ama camları açtığımızda yandan da olsa okyanus tüm ihtişamı ile arz-ı endam ediyor… Karanlık da olsa belli ki çok güzel…

Sahilde bir tur atmaya çıkıyoruz. Canlı, güzel ama çok sıcak ve nemli bir ortam… Plajın yanındaki kaldırımda gezerken hediyelik eşya satılan bir pazar görüp o tarafa geçiyoruz. Şafak’la tezgahlara bakarak ve konuşarak yürürken Güney Amerika’nın ilk “Hemşerim kimlerdensin?” olayı gerçekleşiyor. Bir ses “Türkiye’den mi geldiniz?” diyor. “He kardaş…” Adana’lı Hilal (Abisi Bilal’miş, yaratıcılıkta sınır tanımayan yurdum insanı, Bilal’e kafiyeli olsun da ne olursa olsun diyerek Hilal’i piyasaya sürüvermiş. Allah bilir ondan vurmuştur kendini gurbet ellere Hilal Emmi… Önce yıllarca Almanya’da yaşamış ama Adana’nın sıcağından sonra Almaya’ya ısınamamış, bulmuş bir Brezilya’lı yenge, 12 senedir çoluk çombalak Rio’da yaşıyorlarmış… Yekten “Burada nerelere gidilir” diye sorunca Şafak, Hilal şöyle bir kalıyor, “Çocuklar önde, zaman yok ki” diyor.. Biz de “Kaybetme sen onları, biz turla geziyoruz” diyerek gönderiyoruz… Biraz sonra vatan(daş) hasreti ağır basıyor ki geri geliyor ve telefon numarasını verip “Tekrar gelirseniz beni arayın, ben size yer ayarlarım” diyor… Ondan ayrıldıktan sonra da otele kadar yürüyüp odamıza çıkıyoruz.

04.03.2012 Pazar (Onbeşinci Gün – Rio de Janeiro):

Bu sabah dokuzda şehir turumuz var… 6:30 gibi uyanıyoruz. Skype’den Ayçin’le ve minik bitimizle görüşüyorum. Oğlum, insan bu kadar mı özlenir yaa… Kahvaltı çok iyi… Ve ınınıııın, kahvaltının sürprizi, Küba’dan tanıdığımız “vava” Rio’da da hizmetimizde… İlk kez Küba’da görüp yediğim ve çok sevdiğim(iz), şekil olarak karpuzun irice bir erik boyutundaki minyatürü olarak tarif edebileceğim, tadı mayhoş, yerken minik çekirdekleri dişlerin arasında çıtır çıtır sesler çıkartan ve Küba’lıların voyava dedikleri ve vava diye kısalttıkları meyveyi görünce eski bir tanıdığı görmüş gibi oluyorum… Burada tanınmamak için adını değiştirmiş ve “goyaba” diye tanıyorlar kendisini… :)

 

Kahvaltı sonrası otelin kapısında tur minibüsünü bekliyoruz… 1800 yaşlarında bir teyze geliyor, ismi Celia’ymış ve bugünkü rehberimizmiş.. E olur, ne diyelim… Biniyoruz ki minibüs MIT’ten ödünç alınmış, içinde işkence yapsan kimsenin ruhu duymaz… Camlar bizim Doğan görünümlü Şahin’lerin simsiyah film kaplı camlarına beş basar… Zaten hava da kapalı, yağmur var, bulutlar ortalığı karartmış… Sanki gece turuna çıkmış gibiyiz… Bizden önce binmiş iki çift daha vardı, biz binince onlar arka dörtlüye toplandı… Biz kurtlu Türkler üç taraftan camları aralayarak dışarıyı görmeye çalışıyoruz… Başöğretmen Celia “Bu minibüste camlar açılmaz, klima çalışıyor” diye bi tarafını yırtıyor. Ben kavga ederken tercüman kullanmayı sevmediğim için direkt olarak teyzeye “Ben iki günlüğüne burayı görmek için geldim 10,000 kilometreyi, senin buruşuk suratını görmek için değil” cümlesinden İngilizce olarak söyleyebildiklerimi onun sesini bastırarak bağırıyorum… Kadın “Olmaz, ben sizin rehberinizim” diyor… A. Hanım benden aşağı kalmayan kibarlığı ve İngilizcesi ile kadına saydırıyor… Kadın sesini mikrofon aracılığıyla yükseltiyor… Ben “We are not student!” diye haykırıyorum… Arada arkadaki dörtlüye cam açılmasından rahatsız olup olmadıklarını da soruyoruz, sorun yok diyorlar… A. Hanım mikrofonu da bastırınca kadın “Shut up!” diye haykırıyor, A. Hanım da aşağı kalır mı “You shut up!” diye sürkontur çekiyor… Bir süre biz aramızda, o şöförle ve bas konuş aracılığıyla acenteyle konuştuktan sonra “Hava kapalı, yağmurlu, İsa’yı Musa’yı göremeyebilirsiniz, isterseniz turunuzu yarın aynı saate erteleyebilirsiniz” diyor.. “OLEEEEEEEEEEEEEYYYYYYYYYYYYYYY!!!”

 

 

E. Bey minibüsle otele dönüp Copacabana plajına takılacak… Biz minibüsün döndüğü yerde inip şehir merkezine doğru yürümeye başlıyoruz. Önce dünyaca ünlü diğer plajlardan geçiyoruz… Saat erken ve günlerden Pazar,  tüm plajlarda, parklarda futbol sahaları dolu ve bütün futbol sahaları da karşılıklı futbol oynayan takımlarla dolu… Biz yıllardır her Pazar sabahı Bostancı’da oynarız da 10 kişiyi zor bir araya getiriyoruz… Bir saat içinde yüzlerce kişi gördük sahalarda koşturan.. Onun için onlar futbol oynuyor biz seyrediyoruz demek ki…

 

 

 

Deniz kenarında bir ağaç gölgesinde üç-dört kişi midye ayıklıyor.. Fotoğraflarını çekiyoruz, midye ikram ediyorlar… Kabuğuyla birlikte kaynatılmış, kabuklar hafif açılmış, içinden çıkan midyeyi ağzıma atıyorum, Koruköy’de babacığımın ellerini ayaklarını keserek çıkarıp saç üstünde pişirdiği midyelere öyle benziyor ki… Sahilden iç kısma geçiyoruz. Önce bir meyve sebze pazarı görüp onu geziyoruz, çeşit çeşit tropik meyveler, tropik olmayanlar, çeşitli sebzeler, balık ve diğer deniz ürünleriyle capcanlı ve rengarenk bir pazar burası… Ardından Lapa bölgesinde önce rengarenk çinilerle kaplı merdivenli sokaktan yukarıya çıkarken fotoğraflar çekiyoruz… Sonra da çıktığımız gibi bu kez renksiz zevksiz bir yokuştan iniyoruz. İndiğimiz yerde de su kemerini görüyoruz…

 

 

 

Merkeze doğru yürümeye devam ediyoruz. Günlerden Pazar ve hemen hemen her yer kapalı… Yağmur ormanlarının özelliklerini görebileceğimizi okuduğumuz Tijuca Ormanları’na gitmeye karar veriyoruz. Nasıl gidileceğini soruyoruz, biraz ilerideki duraktan 22 numaralı otobüse binmemiz gerekiyormuş… Başlıyoruz beklemeye ama bizdeki gibi Pazar günleri otobüsler bayağı seyrek anlaşılan, uzun bir süre otobüs gelmiyor. Sadece bizim beklediğimiz değil hemen hemen hiç otobüs gelmiyor… Elli metre kadar geride bir sapak var, uzaktan görünen neredeyse tüm otobüsler oradan sapıyor… Kırkta yılda bir dönmeyenin de numarası tutmuyor. Ben kurtlanıyorum ve biraz yürüyelim, gelirse ileride bineriz diyorum, fikrim pek kabul görmüyor… Biz Şafak’la yürümeye başlıyoruz. Elli metre ileride yol ikiye ayrılıyor, hangi tarafa gideceğimizi oradaki bir askeri polise soruyoruz, stadyum gibi ama içinden trafiğin aktığı bir yol geçen, o yola 90 derece açıyla bu sefer trafiği olmayan bir yol daha geçiyor. Yarınki turda buraya tekrar geleceğimizi ve burasının karnaval alanı olduğunu, karnaval zamanı şu an boş olan koltukların dünyanın parasına satıldığını, trafik olan yolun kapandığını, diğer yolda ise karnaval yürüyüşlerinin yapıldığını henüz bilmiyoruz.

 

 

 

Stadyum gibi yapının dışına çıktığımızda bizim beklediğimiz otobüsün yaklaştığını görüyoruz ve dur diye işaret ediyoruz. Durmuyor mu ne, yok biraz ileride duruyor. Biniyoruz, bizimkiler de binmiş tabi ki… Uzunca bir yolculuktan sonra son durakta iniyoruz. Buradan tekrar binecekmişiz. Gelen ilk otobüse biniyoruz. Hızlı ve bu hızdan dolayı ne kadar gittiğimizi anlayamadan Tijuca’nın yakınındaki durakta inip parka giriyoruz… Giriş ücretsiz… Yürümeye daha doğrusu tırmanmaya başlıyoruz. Information iki kilometre ilerideymiş… Bir kilometre kadar sonra, Iguazu’dan sonra şelale demeye dilimizin varmayıp “irice bir çeşme” diye tanımlayabileceğimiz ve onu gören banklar yerleştirilmiş bir alanda biraz dinleniyoruz. E. Ailesi burada kalıp daha fazla çıkmayacaklarını söylüyor. Biz devam ediyoruz. İki kilometrenin sonunda bir kulübe var ama içinde kimse yok… Araç yolu ileri doğru devam ediyor ama öyle çok ilginç, bizi şaşırtan ağaç ya da bitkiler de yok… Şehrin ortasında bu kadar yoğun bir yeşil güzel tabi, o kadar… Oradan geri dönüyoruz ve inişe başlıyoruz… İniş yolunda bir araç yanımızda duruyor, şöförün yanında oturan kadın “Arkadaşlarınız bizimle” diyor… Açık olan pencereye eğilip arkaya baktığımızda E. Ailesinin arkada kurulmuş olduğunu görüyoruz.

 

İnişin sonunda parktan çıkıp ikinci araca bindiğimiz noktaya yürümeye karar veriyoruz. Oldukça hızlı bir tempo tutturmamıza karşın bir türlü gelemiyoruz o noktaya… Her köşeyi dönerken göreceğiz sanıyoruz ama yok yok… Şöför nasıl bir hız yaptıysa gitmekle bitmiyor yol… İki saat civarında yürüyoruz sanırım, ya da bize öyle geliyor. Neyse ki Copacabana otobüsünü kılpayı yakalıyoruz… Şöför öyle bir basıyor ki gaza, Eurodisney’deki Indiana Jones haltetmiş… Otobüste benim arkamdaki koltukta oturan genç bir çocuk bize gönüllü rehberlik ediyor ve hem ne zaman nerede ineceğimizi hem de önünden geçtiğimiz yerleri tanıtıyor… Önce merkezden geçip sonra da aynı hızla Copacabana’ya geliyoruz. Gönüllü rehberimiz ineceğimiz ve gideceğimiz yeri işaret ederken İngilizce’sinin yetersizliği için de özür diliyor, canım yaa.. :)

Otele vardığımızda hava kararmaya başlamış ve plaj tamamen boşalmış. Yine de şortlarımızı giyip plaja iniyoruz. Dalgalar zaman zaman adam boyuna ulaşıyor. Ama Küba’dakilerin yanında buradaki hiçbir şey değil… Yüzmenin imkanı yok, dalgalardan dayak yiye yiye eğleniyor insan… Dalgalar hemen açıklarda denizin yüzeyinde görünen pis köpükleri getiriyor ve dayağın zevkini kaçırıyor…  O tarafa, bu tarafa atlarken yorgun düşüyoruz. Odaya gidip bir süre internette dolaşıp uyuyoruz.

Brezilya Hakkında:

Brezilya şu anda yeryüzündeki 215 civarında ülke içinde 175 milyonu aşan nüfusu ile ve Türkiye’nin on katı yüzölçümüyle her iki alanda da dünya beşincisi.. Güney Amerika topraklarının yarısı Brezilya sınırları içinde ve nüfusu da diğer tüm Latin Amerika ülkelerinin toplam nüfusundan daha fazla.. Şili ve Ekvador dışında kıtadaki (daha doğrusu Güney Amerika tarafındaki) tüm devletlerle sınırı var… Brezilya da sömürgeden nasibini almış, 18. yüzyılda çıkarılmaya başlanan altın, iki asır boyunca İspanya’nın diğer Amerika ülkeleri topraklarından elde ettiğinin toplamından daha fazla.. Brezilya topraklarının yarısı Amazon Ormanları’ndan oluşuyor. Dünyadaki yağmur ormanlarının yarısı da bu ülkede ve en çok bitki ve hayvan türünün yaşadığı bölge de Amazonlar… Tüm bitki ve hayvanların %40’ı bu bölgede..

05.03.2012 Pazartesi (Onaltıncı Gün – Rio de Janeiro):

Sabah yine erken kalkıp Skype ve kahvaltı faslından sonra şehir turumuza başlıyoruz. Başöğretmen Celia’dan ağzı yanan Flavio’yu üfleyerek dinler ama neyse ki Flavio çok uyumlu ve eğlenceli bir çocuk. Geçen yaz Türkiye’ye gelmiş ve epeyce Türkçe kelime de biliyor. Bizden önce minibüs yükünü almış zaten… Bizden sonra da birkaç kişi alıyor ve en arka dörtlüde bir kişilik yer hariç full çekiyoruz.

 

 

Konik ve fakat içi gerçekten çok ilginç ve etkileyici katedralle başlıyoruz turumuza… Sonra minibüsten inmeye gerek duymadan anlatılan bir iki bölgeye uğradıktan sonraki durağımız dünyaca ünlü Maracana Stadı… 2014 Dünya Kupası nedeniyle bakıma alınmış, dışarıdan olduğu kadar görüyoruz… Buradan sonraki durağımız devasa Koruyucu İsa heykeliyle ünlü Corcovado… Yol üstünde varoşlar, gecekondular karşılıyor önce bizi… Onları da geçtikten sonra araç değiştirmemiz gerekiyor. Çünkü o noktadan yukarı sadece izinli ve biletli çalışan minibüsler çıkabiliyor. Biz kuyrukta beklerken Flavio biletlerimizi alıyor. Sıramız gelince Flavio’nun grubu olarak aynı minibüse doluşuyoruz. Zaten daracık ve yılan gibi kıvrım kıvrım bir yol ama şöför dünkü otobüs şöförünü aratmıyor…

 

 

 

 

Yukarıda yüzlerce, binlerce kişi ayakta, oturarak, yatarak fotoğraf çektiriyor. Bir o kadarı da poz veriyor aynı anda… Biz de onlara katılıyoruz… Bir saat kadar bir yukarıda İsa’nın, bir aşağıda onun baktığı manzaranın fotoğraflarını ve videolarını çektikten sonra aynı minibüslerle ortadaki noktaya, oradan kendi tur minibüsümüze geçip şehre iniyoruz. Bizim şöför de çok hızlı… Diğer turistlerden bir kadının boynunda sorun varmış, yavaş diye birkaç kez uyarıyorlar… Bu Brezilya’lılar araçlarını da futbol oynadıkları gibi kullanıyorlar anlaşılan…

 

 

 

 

 

Turumuz yemekli ve şimdi yemek yiyeceğimiz yere gidiyoruz. Başlangıçların içinde deniz ürünleri de var ve onlarla başlıyoruz. Sonra et servisi başlıyor. Bir eline çeşit çeşit etler takılı şişlerden birini, diğerine de döner bıçağını kapan yanımıza geliyor “İster misiniz?” diye… Herkes tercihine göre tabağını dolduruyor. Patlamadan hemen önce de dondurmalı meyve salatası geliyor tatlı olarak…

 

Şimdi de Sugar Loaf denilen ve Koruyucu İsa’yı karşıdan gören tepeye çıkacağız ama tepe çok sisli… Flavio “Önce alışveriş molamızı verelim, belki dağılır” diyor… Bizi bir dükkana götürüyor. Çok fazla çeşit yok ama olanların fiyatı dışarıya göre uygun… Herkes bir şeyler alıyor, ben de tişört alıyorum üçümüze…

Sugar Loaf’a çıkmak üzere ilk teleferiğe bineceğimiz yere gidiyoruz. Yine biz kuyruğa giriyoruz, Flavio bilet almaya gidiyor… Birinci tepede iniyoruz ve diğer teleferiğe geçmeden önce burada fotoğraflar çekiyoruz. Çıkmak için sabırsızlanıyoruz çünkü bir an önce otele dönüp denize girmek de istiyoruz. Ama bizim Flavio anlatıyor, oyalanıyor, oynuyor, bir türlü “haydi” demiyor, milleti toplamıyor. Sonunda toplanıyoruz ama iki erkek vardı birlikte gelen, onlardan biri yok… Franco nerede diyor Flavio, biz hangisi olduğunu bilmiyoruz, Franco kim falan derken, A. Hanım diğer çocuğa “Franco your husband?” diyor ve konuşan o değilmiş gibi dönüyor. “Ne dediğinin farkındasın, değil mi?” diyorum, “Sus, ancak toparladım” diyor, bu nasıl toparlamaksa!

 

 

Sonunda gerçekten toparlanıp çıkıyoruz Sugar Loaf’a… Sis hala iş başında… Elli dakika sonra buluşmak üzere dağılıyoruz. Sis bir an bile dağılırsa Corcovado’nun fotoğrafını çekebilmek için nişan alıp bekliyoruz… O arada iki kapalı kadın ve yanlarındaki genç çocuk konuşmaları duyup “Merhaba” diyor… Çocuk Rio’da okuyormuş, genç kız Almanya’dan, kadın İsviçre’den onu ziyarete gelmiş… “Biz yarım saattir bekliyoruz, dağılmadı” diyorlar…

 

 

Arada kısmen sis dağılır gibi olduğunda çekebildiğimiz kadar fotoğraf çekiyoruz. Sürenin sonunda buluşup aşağı iniyoruz. Flavio söz verdiği gibi önce bizi bırakıyor otelimize, hava kararırken. Gerisi dünkü gibi, deniz, internet ve uyku…

06.03.2012 Salı (Onyedinci Gün – Rio de Janeiro):

Bugün Rio’da tamamen boş ve serbestiz.. Sadece dün akşam için ayarlanan ama kimsenin yiyecek hali olmadığı için bugüne ertelenen Ejder Tur’un aksaklıklar için özür niteliğinde düzenlediği bir öğlen yemeğimiz olacak… İş-güç, gezi-tur olmamasına rağmen sabahın köründe uyanıyoruz. Skype’ye falan bakıyorum ama Ayçin’in okul günü bugün, sonradan aklıma geliyor ve kapatıyorum… Kahvaltı sonrası plaja iniyoruz… Plaj hem çok tenha, hem de tek tük gelenler bizim evlilik programlarında görmeye alıştığımız 60+ yaş grubu.. Gerçi evlilik programlarında yaş grubu düşmüş ve çeşitlenmiş, daha yirmili yaşlarda evlendirin beni diye dolanan yeni bir cins türemiş.. Neyse, konumuz bu değil…

 

 

 

 

 

 

Deniz daha önce de değindiğim gibi pis, dalgalar da aynı… Arada dünyaca ünlü ip bikinili popolar da geçmiyor değil, zaten onlar da olmasa iyice sıkıcı olacak :)… Ama sanmayın ki ip mayoları giyenler sadece JLo popolular, söz ettiğim 60+ yaş grubundaki birçok hatun kişi de giymiş gelmiş, nelerine güveniyorlarsa!  Onbire kadar zor dayanıyoruz plajda ve otele dönüp, yıkanıp, hazırlıklarımızı, çantalarımızı tamamlayıp check-out yapıyoruz ve bavulları otelin emanetine bırakıp, emanet fişlerini cebimize koyup dışarı çıkıyoruz.

Copacabana Palas Otel’in sokağındaki bir restorandaki yemek için üçte orada buluşacağız. Biz de o zamana kadar alışveriş yapabiliriz diye yollara düşüyoruz ama hava inanılmaz sıcak… Copacabana’nın neredeyse tüm sokaklarına girip çıkıyoruz, bulabildiğimiz tüm hediyelik eşya dükkanlarına girip çıkıyoruz ama farklı bir şey bulmak gerçekten olanaksız… Şafak tişört alıyor, ben magnet bile bulamıyorum.. Sıcakta daha fazla zaman geçiremiyoruz ve restorana giriyoruz, henüz bizden başka gelen yok… Bir süre sonra diğerleri de geliyor ve dünkü sistemle önce başlangıçlar ardından da şişe geçirilmiş çeşitli etler istediğiniz kadar servis edilerek yeniyor… Şafak bira içelim diyor, hadi içelim bakalım… Tatlı menüsünden çok güzel tatlılar seçiyoruz ama sonradan öğreniyoruz ki dünkü gibi dondurmalı meyve salatası dışındakiler ekstraymış.. Neyse, o da güzel… :)

Grup halinde çıkıp yolda herkes başka dükkanlara gire çıka dağılarak ayrı ayrı geliyoruz otele… Otele geldiğimizde emanet fişlerini arıyorum ama ne ceplerimde ne de cüzdanımda var… Bir şey çıkartırken düşürmüşüm sanırım… Neyse, görevli zorluk çıkartmıyor, bizi emanet odasına alıp bavullarımızı göstermemizi istiyor ve teslim ediyor… Biraz bekleyişten sonra 16:15’de havaalanından buraya getiren ve İngilizcesi olmayan arkadaşlar geliyor yine transfer için… Oldukça uzun bir yolculuk sonunda varıyoruz havaalanına… Check-in sırasında Hollanda vizemiz olmadığı halde Amsterdam Havaalanı’nı transit kullanıp kullanamayacağımızla ilgili uzun bir teyit sürecinden geçiyoruz, Brezilya’lı işgüzar KLM görevlisi Saccywomen tarafından… Freeshop’ta yedisi bir arada bir magnet takım görüyorum, çok da güzel değil ama alayım bari… 14 yazıyor etiketinde, ben real sanıyorum, yani 8-9 USD… Ama fiyat zaten USD’ymiş… Neyse artık, alacağız…

Freeshop’un diğer bir bölümünde içki tadımı için tester şişeler var… Orada önce votkalı bir kokteyl içiyorum ama sonra aynı masada çoook sevdiğim tatlı likörlerin çikolatalı ve kahveli olanlarına yüklenip 7-8 tane içince kafam da iyi oluyor ve o kafayla beklemek daha eğlenceli, yok eğlenceli değil de daha az sıkıcı… Tabi tester parfümler de işin bonusu…

Asıl sıkıcı ve geçmeyen saatler uçakta… Dile kolay, onbir saat uçacağız Amsterdam’a kadar… Kahve geliyor, şarap gidiyor, yemek geliyor, uyku gidiyor… En son Amsterdam’a 1-2 saat kala kahvaltı geliyor, ondan sonra bir şey gelmiyor, biz Amsterdam’a geliyoruz… Bekleme bitmiyor ama… Saat şu an öğlen 12:00, İstanbul uçağımız akşam 20:30’da… Yeşil pasaportu olan Şafak, Amsterdam’ı gezmek üzere dışarı çıkıyor ama hava da çok yağmurlu… Geri kalanlar havaalanında geçireceğiz sekiz saatten fazla zamanı… Herkes bir yerlere dağılıyor… İki kez yarımşar saat free internet hakkı var, kimimiz onu kullanıyor, kimimiz dört bir tarafa dağılmış ama genelde aynı şeyleri satan free-shop’ları tekrar tekrar geziyor…

Free-shop’larda gördüğüm takunya şeklinde ama yumuşak patiklerden ister mi diye Ayçin’e SMS atıyorum… Epey sonra yanıt geliyor, gökten ne yağmış da toprak almam demiş… Ayçin’e, annesine ve Meltem’e birer tane alıyorum… Masaj salonu, sergi alanı, çocuklar için oyun ormanı falan olan bir bölümde daha rahat koltuklar var, o tarafa gelince A. Bey’lerin de orada karargah kurduğunu görüyorum… Hemen sonra Şafak da geliyor, oysa uçağa daha dört saat var… Yağmurdan bezmiş, üstü başı ve Iguaçu’dan aldığı yeni şapka sırılsıklam…

Yine bekle, bekle, öfff, yeter… Dakikalar saat, saatler gün oluyor sanki… Sonunda zamanı geliyor ve kontrolden geçip uçağa biniyoruz. Gece yarısı iniyoruz Atatürk Havalimanı’na… Önce taksi ile Yenibosna, oradan gece seyrek kalkan metrobüsü biraz bekleyip Söğütlüçeşme ve gece ikiyi geçiyor eve geldiğimizde… Nihayet bebik oğluma kavuşuyorum.. Çoook özlemişim çooooookkkk… :)

Tur bedeli: 4000 Euro

Peru vize bedeli: 100 USD

Nakit harcama: 320 USD

Kredi kartı harcamaları: 180 USD

Fiyat üzerine notlar: Rio-İstanbul tek yön KLM 2250 Euro; İber Hava Yolları 720 Euro civarında bulmuşlar… Bizim İstanbul-Amsterdam-Lima/Rio-Amsterdam-İstanbul biletlerimiz ise toplam 1000 Euro kadarmış.

Ayrıca Güney Amerika içinde de beş uçuş yapıyoruz tur boyunca:

Lima-Cusco

Arica-Santiago

Santiago-Buenos Aires

Buenos Aires-Iguazu

Iguazu-Rio

* Bazı bölümlerin altındaki “*…Hakkında” başlıklı ve italik yazılı notlar Mustafa Andıç’ın “Dansın Müziğin Başkaldırının Sesi GÜNEY AMERİKA” kitabından alınmıştır. Bölgeye ilgi duyuyorsanız Gürer Yayınları’ndan çıkan kitabı okumanızı şiddetle öneriyorum…

Eski Kıtanın Üç Gülü ( Budapeşte, Viyana, Prag )

 (Başrolde: Ayçin, yan rollerde Hamit ve rehberimiz Engin.. Konuk oyuncu: viski-sever Aladdin Bey)

 image002 image004 image006

 BUDAPEŞTE – VİYANA – PRAG GEZİ NOTLARI (19-25 TEMMUZ 2008)

1.GÜN(19.07.2008)

Gece 1:30… Evden çıkıp Kadıköy’e gidiyoruz. 2:30 gibi  Sabiha Gökçen’de olmayı planlamıştık. 1:45 otobüsüne bineceğiz, bekliyoruz ama otobüs yok… Artık taksiye binmeyi düşünmeye başıyoruz. Durakta genç bir çocuk var, o daha sıkıntılı, çünkü uçağı bizimkinden de önce… 2:05’de otobüs göründü. Dönüşte Harem’e uğramaya başlamış otobüsler, boş yolda tam gaz gittikleri halde tarifeye yetişemiyorlarmış. Havaalanına vardık ki o da ne, giriş çıkış her yer insan dolu… Zar zor kontrolden geçtik. Check-in için oldukça uzun süre kuyrukta bekledik. O arada Jolly Tur görevlisi evraklarımızı verdi. Gurbetçilerin izin dönüş zamanları, bütün bankolar onlara ayrılmış, bizim tek bankoyla sıra yürümüyor bir türlü. Epey sonra bir banko daha açılıyor diğer uçakların kalkıp bankolarının kapanmasıyla, bu arada pasaport kuyruğu da azalıyor neyse ki… Kontrolden geçtik. Artık rahatız, meyve suyu ve çatal çörekle mini bir kahvaltı ediyoruz. Ve uçaktayız.. J

 

Küçücük bir uçak.. Koltuk aralarına bacak sığdırmak mümkün değil. Sanırım sırtınızı koltuğun oturulacak yerine, bacaklarınızı da arkalığa vermek üzerine dizayn edilmiş. 2-2.5 saatlik uçuşun ardından Slovakya’nın başkenti Bratislava’dayız. Burası AB üyesi olmuş ama olduğunun farkında olmayan saçma bir yer. Pasaport kontrolündeki görevlinin davranışları çok komik. Diğer vizeleri sayfa sayfa inceliyor. Hele İsviçre vizesini öyle uzun inceliyor ki, sanırsınız İsviçre’ye değil de Jüpiter’e giriş çıkış yapmışız. Neyse, lütfediyor da damgayı basıyor, geçiyoruz. Bagajlarımızı alıp bizi bekleyen tur otobüsüne biniyoruz. Ama yine bekliyoruz. Çünkü gruptan birkaç kişiyi pasaport kontrolünde bekletiyorlar, vizelerini Macaristan Konsolosluğundan almışlar. Biz de Çek Cumhuriyeti Konsolosluğundan aldık ama görevli hala aynı ülke olduklarını sanıyor galiba…

 

Nihayet onlar da geliyor. Hemen Bratislava’dan ayrılıp Budapeşte’ye doğru yola koyuluyoruz. Yolda biraz uyuklamışız, nedense :) … Yaklaşık 3 saat sonra Budapeşte’deyiz. Buraya 3. gelişimiz. Birincide hiç gezemeden geceledik. İkincisi aynı turun dönüşündeydi, bir gün gezdik ve bir gece kaldık. Nihayet doğru dürüst gezeceğiz. Rehberimiz orada yaşayan Abdullah diye bir çocuk. Fena değil rehberliği. Önce Geller Tepesi’ne çıktık. Burası en iyi manzara noktalarından biri. Fotoğraflar çektik. Özgürlük anıtını gördük. Bu anıt 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Rus askerleri için Ruslar tarafından yapılmış. Rusya’dan kopuş sonrası önündeki yazı değiştirilerek “Macaristan’ın bağımsızlığı için tüm ölenlerin anısına…” gibi bir şeyler yazılarak anıt korunmuş.

image009 image011

Budapeşte Tuna’nın böldüğü iki bölümden oluşuyor. Dağlık olan taraf Buda, düz olan ve yerleşimin daha uzaklara kadar devam ettiği taraf ise Peşte… Ardından Macaristan’da ilk Hristiyan olan adamın heykelini gördük Gellert Tepesi’nin alt kısmında… Adamcağızı çivili fıçıya koyup bu tepeden aşağı salıvermişler, yazık, çay süzgeci gibi olmuştur… Sonra Zincirli Köprü’nün yanından geçtik. Köprü hafta sonları trafiğe kapalı, bugün de Cumartesi, üzerinde satıcılar, turistler, masalar sandalyeler, çalgıcılar, süper…

image013 image015

Köprünün Buda tarafından çıkılınca Macaristan’ın mihenk taşını gördük. Bütün uzaklıklar o taşa göre hesaplanıyor. Ardından Balıkçılar Burcu’na çıktık. Burası Balıkçılar Loncası tarafından yapılmış. Gellert Tepesi kadar olmasa da buranın manzarası da çok güzel. Kale bölgesindeyiz. Veba Anıtı’nı görüyoruz. Yanındaki kilise tadilatta. Kilisenin yan tarafında Hilton Oteli var. Dünyadaki en değerli Hilton Oteli’ymiş ve Unesco tarafından koruma altına alınmış. 1976’da özel izinle buraya otel yapılmasına izin verilmiş. Altında 13. yy.dan kalma bir kilise varmış. Oralarda 40 dakika kadar oyalanıp fotoğraf falan çektik. Sonra da tekrar otobüse… Buradan sonra Budapeşte’nin en ünlü caddesi Vaci Utca’da dolaştık. Caddenin bir kolu otantik eşyaların satıldığı dükkanlarla dolu. Bu kolun sonunda da kapalı bir pazar var. Alt katı şarküteri, üst katı ise beyaziş, dantel falan satan dükkanlarla dolu. Caddenin diğer kolu ise daha çok markaların olduğu taraf. Burada para da bozdurduk, AB’ye girmişler ama para birliğinde değiller, Forint kullanılıyor… Şimdi de Kahramanlar Meydanı’ndayız. Yine fotoğraflarımızı çektik. Ve şehir turu tamamlandı.

image017 image019

Otele geldik. Platanus Oteli merkeze uzak bir yerde. Ferenchvaroş stadının hemen karşısında. İkimiz de çok yorgun ve uykusuzuz. 1-2 saat uyuyup kendimize geldik. Sonra tekrar hazırlanıp yola koyulduk. Ülloi Utca boyunca yürüyerek tekrar şehir merkezine inmeye başladık. Burada çok büyük marketler yok, küçük ve tıkış tıkış marketler bizim mahalle bakkallarından hallice. Dükkanların bazıları çok eski ve köhne görünümlü, kapitalizmin tüketime dönük yüzünü değil komünizmin ihtiyaca dönük yüzünü yansıtıyorlar…

 

Yeni köprünün yanında Tuna kenarına vardık. Orada uygun bir bank bulup balıklı sanvdviçlerimizi yedik.  Sonra eski köprüye doğru yürüdük. Köprünün üstü öğlenkinden daha da kalabalık.. Köprünün  iki çıkışının da karşısına sahne kurulmuş, çeşitli müzik grupları mini konserler veriyor. Köprü üstünde de yerel çalgılarla müzik yapan iki adam var. Bunun dışında bu ünlü Zincirli Köprü üstünde toka, yiyecek, hediyelik, Budapeşte dantelleri vs. satan küçük standlar var. Bir de  düzenli aralıklarla konulmuş, oturup dinlenebileceğiniz, bir şeyler yiyip içebileceğiniz minik masa ve sandalyeler… Onlardan birine oturduk. Hamit iki bira alıp geldi, sigaralarımızı da yakıp keyif yaptık. Sonra Buda tarafına geçip köprünün hemen karşı çaprazındaki mihenk taşında resim çektirdik ve yine kıyıdan köprüyü seyrettik. Sonra yavaş yavaş feniküler sistemin olduğu yere doğru çıktık. Manzara muhteşem. Oradan da köprüyü tam karşıdan gören tünelin üstüne çıktık. Aslında oraya düzgün bir yol yok, tellerden falan atladık. Bizim gibi yapan çok sayıda insan vardı. Oturduk, çantamızdaki şarabımızı açtık. Bu arada hava da kararmaya başlamıştı. Hamit bol bol fotoğraf çekti. Hava iyice kararınca aşağı indik. Köprüden Peşte tarafına geçip otele gitmek üzere yola koyulduk. Köprü üstünde yiyecek satanlardan birinin sattığı şey çok ilginçti, yuvarlak uzun bir şeye şekerli hamur sarılmış ve ateşte kokoreç gibi çevrilerek pişiriliyor. Sonra da çıkarıp veriyorlar. İlginç görünüyor ama o kadar büyük ki, denemedik. 

image021 image023

Otele gitmek için yola koyulduk ama kaybolduk. Bir türlü bizi otele götürecek Ülloi Utca’yı bulamıyoruz. Sora sora zar zor bulduk, gelirken fark etmemişiz ama otel şehir merkezine sandığımızdan da uzakmış. Yürü yürü bitmiyor. Zaten deli gibi yorulmuşuz. Bu arada yolu ararken ıssız sokaklardan geçtik. Ben biraz tırstım. Epey yürüdükten sonra stadı gördük ama hala oteli bulamıyoruz, daha doğrusu bir türlü ulaşamıyoruz. Sonunda zar zor ve sürüne sürüne vardık. Nihayet depderin bir uyku…

 

2. GÜN (20.07.2008)

 

Sabah uyanıp kahvaltıya indik. Yedek sandviçlerimizi de hazırladık. Kahvaltı güzeldi. Turdakiler ekstra turlardan biri olan Estergon’a gidiyorlar. Biz daha önce gitmiştik. Kahvaltıdan sonra sırt çantalarımızı yüklenip doğru şehre… Yine yürüyerek gidiyoruz ama bu kez ara yollardan… Günlerden Pazar, vakit erken, sokaklar ıssız… Budapeşte’nin merkezin dışındaki sokak ve caddeleri oldukça ilginç. Binalar çok eski, köhne, kapkara… Aslında oldukça kasvetli görünüyor. Yavaş yavaş yenilenip güzel renklere boyanacak sıra geldikçe… Çünkü merkeze yakın olanların kimi onarılmış kimi de onarılmakta… Bu eski binaların altındaki giysi türü şeyler satan mağazalar da çok ilginç. Bizim taşra yerleşimlerindekine benzer, tozlu, garip vitrinler, kepenkler camın arkasında…

 image025 image027

Merkeze kadar geldik, Mc Donalds’daki tuvalete girdik, o bile paralı… Merkezdeki eski bir pasaja girdik. İlginç bir yapı, kepengi bile çok şık. Sonra tekrar Tuna’nın kenarına indik. Tekrar Zincirli Köprü’ye doğru yürüdük. Tabi ki akşamki kalabalık yok, saat henüz erken. Sahilden yürüdük. Ayaklarımızı Tuna’ya sokup keyif yaptık… J Sonra yürümeye devam ettik… Parlamento Binası’nın önüne geldik. Bina muhteşem, Budapeşte’deki favorim… Bir sürü fotoğraf çektik. Binanın hizasında Tuna kıyısında yere sabitlenmiş bir sürü ayakkabı, daha doğrusu ayakkabı şekli verilmiş demir heykeller var. Kadın, erkek, çocuk ayakkabıları. Yerde bir yazı, 2. Dünya Savaşı’nda ölen Yahudiler’in anısına yapılmış. Yürümeye devam ettik. Hava oldukça iyi, açık, güneşli… Yürüyerek son köprüye çıktık. Oradan da köprünün ortasından merdivenle Margit Adası’na geçtik. Margit adası bir park. Ağaçlık, çimenlik… Pazar olduğu için oldukça kalabalık. İnsanlar yürüyor, banklarda kitap okuyor, çimenlerde yatıyor, bisiklete biniyorlar. Biz de gölgelik bir bank bulup şarabımızı açıp sandviçlerimizi çıkardık ve yemeğimizi yedik.  Biraz daha dolaşıp adadan çıktık. Köprü üzerinde fotoğraflar çektik. Parlamento binasının manzarası harika. Orada kendi resmini manzarayı arkasına alarak çekmeye uğraşan biri vardı. Hamit Türkçe olarak “Ben çekeyim istersen” dedi. Aslında nasılsa hareketlerden anlar diye düşünmüş. Genç çocuk da “Sağol abi” diye cevap vermesin mi…J

image029 image031

Artık Buda tarafındayız. Yine yürüyerek caddeler geçiyoruz. Bir alışveriş merkezinde biraz oturup dinlendik, sonra yola devam. Biraz tepeye tırmanıp kale bölgesine geldik. Evler onarılıp boyanmış. Düzgün, turistik bir yer. Sokakları gezdik. Bu arada güneşli hava kapattı. Hafiften yağmur çiselemeye başladı. Buradaki evlerin çoğu 2. Dünya Savaşı’nda kurşunlanmış ve hasar görmüş. Ama hepsi onarılmış. Eski bir kilisenin binası yıkılmış ama kulesi duruyor. Orada bir elma ağacı vardı. Elma koparıp yedik. Kale bölgesinde ilerleyince dün gezdiğimiz Balıkçılar Burcu’na geldik. Hava kapalı ve bugün daha boş. O bölgede 1827’den beri çalışan çok ünlü bir pastane varmış, onu ararken yağmur bastırdı. Yağmurluklarımızı giyip bir evin kapı eşiğini siper ederek bekledik. Yağmur hafifleyince pastaneyi bulduk, içeri girdik. Bir sürü eski fotoğrafla süslenmiş küçük bir pastane. Küçücük salonda boş bir masa bulup birer pasta yedik ve iyice ısındık. Biraz dinlenip kalktık. Yağmur durup durup yine başlıyor. Kale bölgesinde ilerleyip yine üstü kapalı bir yer bulduk ve yağmurun dinmesini bekledik. Orada büyük bir harita vardı, yerimizi yönümüzü belirlemeye çalıştık. Yeni hedefimiz dün otobüsle inerken rehberin gösterdiği Kemal Atatürk yürüyüş yolu… Çıktığımız noktaya çok yakın olmalı ama bir türlü bulamıyoruz. Yürüyoruz, yürüyoruz, çok yorulduk artık… Hamit “Bu kapıyı tanıdın mı?” diyor. Nereden tanıyacaksam…  Yoksa tanıyor muyum? Olamaz, Kale bölgesine ilk girdiğimiz kapı bu, döne dolaşa aynı noktaya gelmişiz. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. L

image033 image035

Tekrar girdik kapıdan. Geçtiğimiz yerleri tekrar geçtik… Bu sefer akıllandık ama, çaktırmadan dönen yola aldanmadan diğer yöne doğru devam ettik. Neyse, sonunda bulduk Kemal Atatürk yürüyüş yolunu, orada da fotoğraflar çektik. Oradan yürüyerek tekrar Zincirli Köprü’nün oraya indik. Karşıya geçtik. Artık çok yorgunduk. Metro istasyonuna indik. Bugün metro ile döneceğiz otele. Otelin yakınındaki durakta indik. Elimizde kalan forintlerle çikolata, şarap falan alıp otele döndük. Yemek yedik ve hemen uykuya daldık…

 

3. GÜN (21.07.2008)

 

Sabah kahvaltıdan sonra tur otobüsüyle yola çıktık. Viyana’ya gidiyoruz. Bu arada turun kalanında bize rehberlik edecek olan Engin de bize katıldı, ilk izlenim pek olumlu değil, daha sonra tanıdıkça ilk izlenimimizin doğru hatta az bile olduğu anlaşılacak. Turda genellikle düzgün insanlar var. Turun gırgırı ise Aladdin adında, galiba Malatya’lı bir mobilyacı. Kumaş pantolon, gömlek, rugan ayakkabı takılıyor. Okkalı bir göbeğe sahip. Otobüs yolculuğunda plastik bardakta viski içiyor ve çevredekilere de ikram ediyor. İlginç ama neşeli ve tatlı bir tip. Karısı ve iki kızı gayet düzgün insanlar.

 

Viyana’da ilk durağımız Belvedere sarayı. Bu geçen yıl Viyana’ya geldiğimizde gezdiğimiz saray mı diye düşündük ama değil. Yine kocaman ve süslü bir bahçesi var. Uzunca bir süre kaldık. Bahçede sandviçlerimizi yedik. Sonra yine tuvalet kuyruğunda, yazmayı planladığım “Avrupa’nın bütün tuvaletleri” adlı kitabımı kurguluyorum… J Sarayın içi müze ama girmedik. Sadece girişte fotoğraflar çektik. Bu sarayı yıllar önce unvan satın alan sonradan görme bir zengin yaptırmış. Bahçesinde büyük partiler, balolar verilirmiş. Oradan çıktıktan sonra Viyana’lı ünlü bir mimarın yaptığı ilginç sosyal konutlara gittik. Rengarenk ve asimetrik binalar. Bu mimar sadece kamu işlerinde çalışmış, hep böyle uçuk kaçık işlere imza atmış. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılan binaların aynılarının yapılmasına karşı çıkan yenilikçi bir adammış. Bina çok güzel, rengarenk. Bir de mini alışveriş merkezi var altında. Orası da aynı şekilde, kargacık burgacık. Hatta tuvalet bile…Resimler çok güzel. Çantalar, tişörtler falan var. Aklım kalmadı değil valla.

image037 image039

Sonra dünyanın en eski dönme dolabını gördük ve otelimize geldik. “All You Need” Oteli şehir merkezine çok yakın. Kışın öğrenci yurdu olarak kullanılıyormuş. Yakınında bir sinagog var, otelin önünden garip kıyafet ve şapkalarıyla Yahudiler geçiyor sık sık… Otele eşyalarımızı bırakıp dışarı çıktık. Küçük bir nehir üstündeki köprüyü geçince şehir merkezini çevreleyen çembere ulaşıyoruz. Biraz yürüyünce Aziz Stephanstom kilisesinin önüne çıkılıyor. Şehir merkezi kalabalık ve canlı. Bu bölgeye araç girmiyor, sadece at arabaları var. Hava güneşli ama serin. Kilisenin içine girdik. Tabi orası da kalabalık. Kiliseyi yapan mimar iki yere kendi heykelini koymuş. Onları arayıp bulduk. Aslında birini kolay bulduk da ikinciyi bayağı aradık. Çünkü insanların girmemesi için şerit çekilen  alandaymış. Hamit şeridi aşıp fotoğrafını çekti tabi…

image041 image043

Kilisenin etrafındaki araç trafiğine kapalı caddelerde tur attık. Otele dönüp biraz dinlendik ve tekrar çıktık. Kilisenin yakınlarında bulunan Viyana’nın en eski meyhanelerinden biri olan (yaklaşık 560 yıllık), Mozart, Strauss gibi müzisyenlerin de müdavimi olduğu Griechenbeisl  meyhanesini bulduk. Önünde ve içinde fotoğraflar çektik. Karnımız acıkmıştı. Avrupa turlarımızın vazgeçilmez adresi Nord See’de yemek yedik ve Viyana’nın gece manzaralarını görmek için dolaşmaya devam ettik.

 

Ringdeki bütün binalar ışıklandırılmış. Caddeler gündüzki kadar olmasa da hareketli. Bazı yerlerde caddelere döşenmiş parke taşları arasında yıldızlar var, içlerinde ünlü müzisyenlerin isimleri ve doğum ölüm tarihleri var. Birkaç tanesinin fotoğrafını çekelim dedim ama Hamit her zamanki gibi hepsini sıradan geçmeye başladı. Dolaşırken Atatürk’ün de kaldığı Hotel Bristol’ün de önünden geçtik ve tabi ki fotoğraflarını çektik. Artık çok yorgunuz. Uyku ve dinlenme zamanı….

 

4. GÜN (22.07.2008)

 

Sabah kalkıp hemen kahvaltıya indik. Kahvaltı fena değil. Bugün tüm gün boşuz. Turdakiler yine bir eksta tura gidip Viyana Ormanları’nı gezecekler! Biz de Viyana’nın altını üstüne getirmeyi planlıyoruz. Kahvaltıdan sonra hazırlanıp çıktık. Önce yolumuzun üstünde olan akşam gittiğimiz meyhaneye gidip bir de gündüz gözüyle gördük. Gerçekten çok şirin bir yer. Sonrasında “ring” boyunca dolaşmaya başladık. Zaten tüm ünlü yapılar, saraylar, tiyatrolar, her şey orada. Binalar çok çok güzel. Çok şık ve asil bir şehir Viyana. Mozart’ın heykeli önünde geçen sene kısıtlı zamanda koştura koştura çektirdiğimiz fotoğraftan bu kez koşturmadan çektirdik. Heykelin önündeki çimenlik alanda çiçekten sol anahtarı yapmışlar.

Sonra yine görkemli, üniversite binasına benzeyen, saray gibi bir binayı dolaştık. Çatıya yakın bir yerinde “ His Aedibus Adhaeret Concors Populorum Amor “ yazıyordu ki bir sitede şu şekilde bir çeviri vardı: “Bu binada insanları aşklarıyla barıştırdım”  Ne demekse.. J

 

Bugün hava oldukça serin. Rüzgar bayağı ürpertiyor insanı. Bir parkın içine girdik. Her taraf rengarenk çiçeklerle süslenmiş. İnsan bakmaya doyamıyor. Sonra dolanırken Johann Strauss’un heykelini gördük, Mozart’la fotoğraf çektirdiğimizi duymuş, darılmasın diye onunla da çektiriyoruz. Mutlu oluyor, cep telefonumuz için bir melodi besteler artık…

image045 image047 image049

Otelin oraya gelmişiz, ring bitti…Biraz dinlenmeliyiz. Otelin yakında olması çok güzel. Otelde biraz dinlendik, birşeyler atıştırdık. Yine dışarı fırladık. Görmemiz gereken yerler var. Geçen yıl da gördüğümüz, Nazım Hikmet’in sürekli gittiği Cafe Havelka’ya gidiyoruz. Ama kapalı. Keşke haberli gelseydik J. Ara sokaklarda dolanıp şehir rehberindeki bazı yerleri buluyoruz. Kilisenin yakınlarında Mozart’ın evi yakın zaten. Müze haline getirmişler. Pek özelliği olan bir yer değil. Önünde fotoğraf çektiriyoruz.

image051 image052

İkinci Dünya Savaşı’nda öldürülen Yahudiler için yapılan heykeli buluyoruz. Etkileyici bir heykel, bir Yahudi, yere kapaklanmış secde eder gibi duruyor ve üzeri dikenli tellerle çevrilmiş. Yapıldığı yıllarda hem Avusturya halkından hem de Yahudilerden bayağı tepki almış. Orada biraz dinlendikten sonra çok güzel görünen ve dolup dolup boşalmasından iyi bir yer olduğunu tahmin ettiğimiz bir dondurmacıdan kocaman dondurmalar alıyoruz. Gerçekten çok güzel. Zaman nasıl geçti de akşam oldu anlayamadık.

 image054

Akşam ekstra bir tur olan, turistik klasik müzik konseri ve bale gösterisine gideceğiz. Zaten yollarda sürekli kılığıyla, saçıyla Mozart’a benzeyen insanlar bu konserler için bilet satmaya çalışıyorlar. Rehberimiz Engin, en önden iyi bir yer ayarlayacağını ve indirimli bilet alacağını söyledi. Biz de katılmaya karar verdik. Otelde buluşuldu ve konser mekanına otobüsle ulaştık. Salon çok büyük değil. Koltuk yerine sandalyeler dizili. Yerimiz sahnenin tam yanı, oldukça iyi. Konser başladı, önce bir parça çaldılar. Sonrasında bir bale gösterisi başladı, bir balerinle balet… Kız çok güzel… Sonra da opera aryaları söyleyen bir kadınla erkek çıktı. Bunlar sırayla birkaç kez sahne aldı. Üç kez bale gösterisi yaptılar ve hepsi de çok güzeldi. Zaten tam turistlere yönelik hazırlanmış, en bilinen klasik müzik parçalarını seslendirdiler. Program arasında şampanya ikramı da vardı. Gösteriden gayet memnun ayrıldık. Diğerleri otobüsle dönerken biz yürümeyi tercih ettik. Ve tabi ki Nord See’de yemek. Sonra yorgun argın otele döndük ve uyuduk.

image055  image057 image061 image059

 

5. GÜN (23.07.2008)

 

Sabah kahvaltıdan sonra yine otobüsümüze yerleştik ve yola çıkıldı. İstikamet Prag. Çok heyecanlıyız. Budapeşte ve Viyana’yı daha önce görmüştük ama Prag’ı ilk kez göreceğiz. Çek Cumhuriyeti’ne girdikten sonra yol çekilmez hale geldi. İklim dolayısıyla yol kışın donup kapanmasın diye yolu enlemesine oluk oluk yapmışlar. Hani tank paletini palete değil de yola döşemiş gibi. E iyi de, hava iyiyken ne olacak, onu hesaplamamışlar mı? Sarsıla sarsıla Prag’a vardık. İlk önce görkemli katedralin ve başkanlık sarayının olduğu bölgeye gittik. Rehberimiz adet olduğu üzere bilgi vermekte gayet cimri. Orada ve yolda 2. Dünya Savaşı ve Hitler’le ilgili dünya kadar bilgi verebilirdi ama dezenfermasyon yaratmamak için susma hakkını kullanıyor, bilinçli rehber! Yarım saat serbest zaman verdi, hiç gereği yokken. Yarım saat dolmadan buluşma yerine gittik ki kimse yok. Süre dolmadan gelenleri toplayıp ilerlemiş. Zaten oradaki serbest zaman gereksiz olduğu için çoğu da yakınlardaymış. Bizimle birkaç kişi daha kalmış, aranıyoruz. Neyse, saçmalığı fark edip bizi buluyor tekrar. Bu yaşa kadar nasıl fark etmemiş hayret…

image064 image066

Bir sokaktan geçip Kafka’nın evinin olduğu sokağa geldik. Daha doğrusu sokağın başına. Oracığa bir kulübe yapmışlar, giriş paralı, bilet kesiyorlar, hem de 10 Euro gibi bir fiyata. Sokakta da hediyelik eşya satan dükkanlar var, bir de bulunduğumuz yerden de görünen Kafka’nın evi. Doğaldır ki kimse girmiyor sokağa… Kaf(k)ayı yemiş bunlar… Sokaktaki (şu an hediyelik eşya satılan) yerler, zamanında simyacılar için yapılmış rengarenk evler… Girişten bu evlerin ve Kafka’nın evinin fotoğraflarını çekiyoruz. Gereksiz bir 15 dakika daha veriyor saçmalığını fark etmiş ama yine unutmuş rehberimiz Engin.

Sonra Prag’ın ortasından geçen Vlatava Nehri’ni ve Prag’ı çok güzel gören bir manzara noktasına geliyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz, çektiriyoruz. Manzara Budapeşte’dekinden güzel değil. Sonra merdivenlerden yürüyerek aşağı iniyoruz. O arada dünyanın en dar sokağını gösteriyor rehberimiz, bozuk saat bile günde iki kez doğru zamanı gösterir ya, o hesap. Sokağa iki kişi yan yana sığmıyor. İki başında trafik ışığı var yayalar için. Yeşil yanınca geçiyorsun ancak. İlginç. Sonra biraz daha aşağıda dünyanın en eski sokak lambasını gördük. Ve sonunda Prag’ın ünlü Charles Köprüsü’ne geldik. Köprüdeki bazı heykellerde restorasyon var. Hemen girişteki heykellerden birinde zindana atılmış Praglılar ve hemen yanlarında onları serbest bırakmak için ne kadar rüşvet alacağını düşünen Osmanlı var. İnsanları Osmanlılar’la korkutup istedikleri kararları alabiliyorlarmış o zamanlar.

image068 image070 image072

Köprü tıklım tıklım, heykeller çok ilginç. Prag resimleri, takılar ve çeşit çeşit eşya satan satıcılar var. İşte bu köprüden manzara muhteşem, bu köprü üstünden Prag’a aşık olunur. Hitler’in bombalamaya kıyamadığı kadar var. Gerçi Çek’ler savaşmayı pek sevmiyorlarmış (!), o yüzden hiç direnmeden şehri teslim etmişler, şehrin bu kadar tarihi olması ondanmış.

 

Katedral’in, şehrin manzarası nefis. Kendinizi müthiş huzurlu bir şekilde bir ortaçağ kentinde hissediyorsunuz. Vlatava Nehri, Tuna’ya göre çok daha güzel. Köprüden geçip para bozduracağımız yere gidiyoruz. Rehberimiz anlatım sevmez Engin her yerde para bozdurmamamızı, zarar edeceğimizi söylüyor. Onun gösterdiği yerde de kuyruk var. Sonra buradan bozdurursunuz deyip götürüyor grubu. En olmadık yerlerde saatlerce serbest zaman veren o değildi ya, parasız pulsuz yola devam ediyoruz.. Ki daha sonra şehre oldukça uzak olan otelde, şehre gelişte, hatta şehre geldiğimizde geç olduğu için döviz bürosu kapanmış olduğundan geç kalıp sonra da otobüs bileti alamazsak diye koşuştururken rehberimiz turist sevmez Engin’in kulaklarını bolca çınlatacağız.

 

Ünlü astrolojik saatin olduğu meydandayız. Meydan muhteşem. Etrafta çok hoş kafe ve restoranlar var ve meydanın bir kısmında da masa ve sandalyeleri… Astrolojik saatte Havarilerin geçiş atraksiyonu için yer kapıp beklemeye başlıyoruz. Her saat başı burada yüzlerce turist toplanıyor. Saati anlamak imkansız. Saat başında bir iskelet elindeki ipi çekiyor, çan çalıyor, üst iki yandan iki küçük kapı açılıyor, soldakinden İsa’nın havarileri çıkıyor ve diğerinden girerek gözden kayboluyor. En sonda da horoz ötüyor ve gösteri bitiyor. Saat yapıldığında o kadar beğenilmiş ki başka ülkeler de bu saatten yapması için Hanuş Usta’ya teklifler getirmişler. Bu durum kralın hoşuna gitmemiş, saatin başka yerde eşi olmaması için  ustanın gözlerine mil çektirmiş. Buna dayanamayan usta da kendini saatin boşluğuna atarak intihar etmiş ve böylece almış intikamını, ustanın bedeninin düşmesiyle bozulan saat 50 yıl onarılamamış…

image074 image076

Buradan sonra otobüsümüze binip Sovyetler zamanında yapılmış olan ve üzerine uzaylı yaratıkların tırmandığı izlenimi verilmiş çirkin TV kulesinin hemen yakınındaki dünya çirkini otelimiz Olsanka’ya gidiyoruz. O da Sovyetler Birliği döneminden kalma, devasa ve gerçekten çok çirkin bir bina… Odadan yalan yanlış cadde görünecek, onu da hiç düşünmeden yapılmış olan otelin kendi büyüklüğünün yarısı kadar giriş bölümü kapatıyor. Odaya çıkıyoruz, kapıyı açınca hol, yanda iki ayrı tuvalet, karşıda da iki ayrı oda, A ve B… Hemen aşağı soruyoruz, B’nin kimseye verilmediğini öğreniyoruz, yoksa tuvaleti banyoyu paylaştıracaklar, becerikli Bay Engin’i de bulamazsın ki derdini anlatasın…

image078 image080

Odada biraz dinlenip çıktık. Yürüyerek şehre indik. Şehre yaklaştıkça restore edilmiş binalar çok güzel. Merkezi bir türlü bulamıyoruz. Rehberimiz gezi sevmez Engin öyle güzel ve programlı gezdiriyor ki, hiçbir yeri hafızada tutmak imkansız. Uzun uğraşlardan sonra nehri bulup köprüye doğru yürümeye başladık. Artık neredeyse akşam oluyor. Döviz bürosu kapanmadan yetişip para bozdurmanın, kron’larımıza kavuşmanın derdindeyiz. Döviz bürosunu koydunsa bul. Para bozduracağız da köprüye dönüp güneşin batışını izleyeceğiz. O yana koş, bu yana atla, karmakarışık.. Yol değilse de kafamız… Bulduk işte.. Ee, kapanmış… Mecburen başka yerde bozduracağız. Bakınırken bir Türk’ün işlettiği bir dükkan buluyoruz, orada bir miktar bozduruyoruz. Şimdi de köprüye giden yolu bulamıyoruz. İki adet Prag keki olarak bir o yanda kayboluyoruz bir bu yanda.. E aferin biz, “Kılavuzu Engin olanın burnu book’tan çıkmazmış” Hayır, kayboldukça şehir rehber kitaplarına gömülüyoruz ya, onu diyorum! J

image082 image084 image086 image088 image090 image099

Sora sora Bağdat bulunur, biz köprüyü zar zor buluyoruz. İşte gerisi anlatılamaz, ancak yaşanır. Yok böyle bir manzara. Köprü üzerinde müzisyenlerin nağmeleri eşliğinde, gökyüzünün kızıllığı, nehrin pırıltısına karışıyor. Köprüde biraz daha oyalanıp hava kararınca gündüz şehri ilk seyrettiğimiz noktaya, katedralin oraya çıkıyoruz. Akşam oldukça ıssız burası. Birkaç fotoğraf çekip yanımızdaki şarabı açıyoruz ve manzarayı içerek şarabımızı seyrediyoruz… Yoksa tersi miydi.. Sarhoş ediyor bu şehir insanı.. Sonra tekrar aşağı iniyoruz. Köprü ve meydan hala cıvıl cıvıl, çok güzel. Şimdi sıra çok da geç kalmadan otobüs için bilet alıp otele dönmekte. Zar zor durağı buluyoruz. Son bir iki otobüs var, kaçırırsak yandık, Hamit’i kessen taksiye binmez, yolda öleceğini bilse yine yürür… Bileti metro istasyonundan alabiliyormuşuz, aldık ve sondan bir önceki otobüse yetiştik Bugün koşturmaktan o kadar yorgun düştük ki, nasıl uyuduğumuzu bilemedik.

 

6. GÜN (24.07.2008)

 

 Sabah uyanınca hemen kahvaltıya indik. Kahvaltı salonu anlamsız şekilde büyük ve pis. Sovyetler zamanında insanlar dev gibi olmalı… Kahvaltı da kötü. Burası, önceki ve sonraki turlar dahil, kaldığımız en kötü otel, tartışmasız… Neyse, kahvaltıdan sonra hazırlandık. Hava serin ve yağmurlu, dünkü gibi güzel değil. Sıkı giyindik o yüzden. Bu arada günlerdir belim ağrıyor. Güldüğümde veya hapşırdığımda belime baltayla vuruyorlar sanki. Bu kez farklı bir caddeden aşağı iniyoruz. Caddeler birbirine benziyor. Prag, Budapeşte gibi bakımsız değil, çok güzel yenilenmiş ve gelişmiş. Yine aynı yerdeyiz ve şaka gibi ama yine nehri bulmakta bayağı zorlanıyoruz, Allahım, Engin mi daha saçma, biz mi? Şu navigasyon cihazlarından birer tane yutsak iyi gelir mi acaba…En başta yönümüzü kaybettiğimiz için bir türlü toparlayamıyoruz işte. Halimiz gerçekten gülünç… Neyse, meydanı bulduk (ki normal insanlara meydanı kaybettirmek için gözünü bağlayıp 50 tur falan attırmak lazım…)

Tekrar saat kulesindeki atraksiyonu izledik. Oradaki turizm danışma bürosundan harita alıp görmek istediğimiz noktaları işaretlettik. Sonra bir bankta biraz dinlenip haritayı inceledik. İlk hedef Nazım’ın takıldığı ünlü kafe “Kavarna Slavia”. Nazım orada oturup şiirlerini yazarmış, bir ressam da her gün orada gördüğü, memleket hasretiyle yanan Nazım’dan esinlenerek bir tablo yapmış, tablo halen kafede asılı. Aslında kafe bizim sürekli geçtiğimiz, nehri bularak oradan Charles Köprüsüne doğru yürüdüğümüz caddeye çok yakınmış. Çok şık, büyük ve eski bir kafe. İçine girip o tabloyu da bulduk. Tabloda Nazım (ama Nazım’a benzemeyen bir Nazım) önündeki kağıtlara yazarken, önündeki masada yeşil bir kadın silüeti var. Fotoğraflarımızı çektikten sonra hedefimiz dans eden binalar. Onu da bulduk ve fotoğraflar çektik. Dönerken bir bankta oturup sandviçlerimizi yedik. Nehir kıyısından yürüyerek tekrar meydana geldik ve astrolojik saatin üzerindeki kuleye çıktık. Burası çok yüksek, bütün şehre, astrolojik saate ve onu izlemek için aşağıda toplanan insanlara kuşbakışı bakılabiliyor. Zaten saat başı olmak üzere… Aşağısı çok kalabalık. Saat harekete başlayınca aşağıdaki kalabalık da dalgalanıyor. Çok hoş bir görüntü. Kuleden inince meydandaki kafelerden birine oturup ünlü Çek biralarından içtik.  Arkamızdaki masada acayip gürültücü bir İngiliz grup vardı.

image092 image094

Buradan Bata’nın olduğu büyük caddeye gittik. Bata bizi hayal kırıklığına uğrattı. Çok katlı bir mağaza ama hem çok pahalı hem de çeşit yok. Artık göreceğimiz yerler de bitti, özgürüz. Meydandan Yahudi Mahallesi’nin, eski sinagogun olduğu yerleri gezdik. Köprüden diğer tarafa geçip Kafka’nın müzesini gördük, içeri girmedik. Bu arada köprünün hemen yakınındaki pembeli evi kendimiz için beğendik, Prag’a yerleşirsek bu evde oturacağız! J

Yağmur can sıkıcı olmaya başladı. Dün gezdiğimiz dar sokak ve ilk sokak lambasını yeniden görüp inceledik. Işığı bekleyerek sokaktan geçtik. Çok yorulmuştuk ve geç olmadan otele dönmeye karar verdik, varınca da hemen yatıp uyuduk.

  image102 image104 

image098image106 image108 image110 image112 image114 

 

7. GÜN (25.07.2008)

 

Bu gün Prag’dan ayrılacağız. Bu arada dün grup Atatürk’ün de bir süre kaldığı Karlo Vary’ye ve Almanya sınırından Dresden’e gitti, orayı görmeyi de istiyordum, çok güzel olduğunu söylediler ama Prag’a ilk kez geldiğimiz için önceliği şehre vermek istedik. Öğlene kadar Prag’dayız. Sonra Slovakya’daki Bratislava’ya hareket edeceğiz. Otelden çıkıp şehre geldik. Bu sefer Bata’nın olduğu büyük caddenin en başında indik ve aşağı doğru yürüdük. Dün bir yerde oldukça uygun fiyata ayakkabı görmüştük, ona bakacağız. Aslında o da ayrı hikaye, satıcı kadından adresi istedik, bir kart verdi, kartı kaybetmişiz. Hamit benim çantadan bir kart çıkardığımı, o kart olabileceğini iddia ediyor, ben hayır değildi diyorum. Hamit otobüs kalkmadan koşarak inip odaya çıkıyor, ee, o kartmış, ne olmuş yani.. J

 image116 image096

Elimizde ayakkabılarla bütün gün gezmeyelim diye en son otobüse giderken almaya karar veriyoruz. Sonra tekrar meydana ve köprüye gidiyoruz. Doyamıyor buraya insan… Katedralin olduğu tarafa geçtik. Orada yukarılarda bir caddede, numara sisteminden önce evleri ayırmak için duvarlarına farklı resim ve amblemler yapılırmış, onları gördük. Gördük ama dik bir yokuştan oluşan caddede koşturmak canımızı çıkardı… Birinde kadeh, diğerinde yeşil bir yengeç, bir başkasında aslan, keman vs. figürleri var. Zavallı postacılar bulmuştur kesin evleri numaralandırma sistemini…   

 

Yokuşu koşturarak iniyoruz, köprüyü geçip ayakkabıcıları bulup ayakkabıları alıyoruz. Ve kendimizi otobüse atıyoruz. Yolda biraz uyur gibi oluyoruz ama daha önce dedim ya, yol sürülmüş ve sonra da o haliyle donmuş tarla gibi..

 

Akşam üstüne doğru Bratislava’dayız. Eski kent bölgesinde kısa bir şehir turundan sonra uçak saatine kadar serbest zaman var. Restore edilmiş, şirin, küçük bir yer. Slovakya’nın da başkenti.

image118 image120 image122 image123

Bir parkta oturup sandviçlerimizi yedik. Meydanda konser varmış akşam., insanlar toplanmaya başlamış bile… Bu arada gezerken bir ara feci bir yağmura yakalandık. Neyse ki çabuk dindi. Burada görülmesi gereken çok da ilginç bir yer yok ama güzel…

Saat dolunca toplantı yerinde toplanıyoruz, Hamit toplandığımız yerdeki heykelin önünde toplu fotoğraf çektirmeyi öneriyor, grubun bir anısı olsun diye, rehberimiz fotoğraf sevmez Engin mırın kırın ediyor, istemeye istemeye çekiyor ve çektiriyor fotoğrafları. Oradan havaalanı ve uçağımıza…

 

Artık evimizdeyiz, bir gezimiz daha sona erdi, şimdiki hedefimiz, Viva Fidel, Viva Che, Viva Küba… JJJ

Dört bi’yan İsviçre…

(Her zamanki gibi gezi notları Ayçin’e ait, anlatan o yani…)

 1. GÜN (30.01.2008)

Sabah 4’de kalk… (5-7 havaalanı nöbeti var da…) Hemen hazırlanıp çıktık, bir taksi bulup Kadıköy’e indik. Kadıköy İskelesinin yanındaki duraklarda Sabiha Gökçen’e giden otobüsü beklemeye başladık. Aslında bir sonraki hatta zorlasak iki sonraki otobüse (otobüsler saat başlarında) binsek bile yetişebilirdik ama hava karlı olduğu için riske atmayalım diye bu kadar erken geldik. 5 otobüsüne bindik ve 5:30’da havaalanındaydık. 7’ye kadar check-in için bekledik. Uçağımız 8:40’da kalktı. Yalnız bir terslik mi vardı acaba, yolcu profiline bakılırsa, İsviçre uçağında değil de Malatya uçağında gibiydik. Uçakta güzel bir kahvaltı yaptık. 2 saat 45 dakika uçtuk. 11.20 yerine saat farkı nedeniyle 10.20’de Zürih’e vardık. Bu gezinin en büyük farkı yalnız başımıza organize etmiş olmamız, otelleri internetten bulup yer ayırdık, bilet tarihini ve izinleri ayarladık, ne rehber var ne başka kimse.. Kendin pişir kendin ye.. Çok heyecanlı..  

image130 image003

Havaalanı çok büyüktü. Pasaport kontrolü haricinde hiçbir gümrük kontrolünden geçmeden Zürih’e giriş yaptık. Travel Office’de adımıza hazırlanmış bir zarfta bizi bekleyen Swisspass’larımızı aldık. Bunlarla (ki kendileri sağolsun Hamit’in İsviçre’yi çok çok iyi bilen patronunun hediyesi olup) İsviçre’yi karış karış gezebileceğimizin henüz ayırdında değildik. Görevlinin tarif ettiği peronu bulduk. Ama acemisi olduğumuzdan trenden emin olamadık. Zürih’in içinde tek bir istasyon olduğunu henüz bilmediğimiz için hangi istasyonda ineceğimizi gördüğümüz herkese sormaya çalıştık. (Belirtmeliyim ki İsviçre’de konuşulmakta olan resmi dillerden Almancayı hiç bilmiyorduk. Fransızca ve İtalyancamız da Almancamızdan biraz daha az. Bizim yarım yamalak İngilizcemizle İsviçrelilerin yarım yamalak İngilizcesi de nedense hiç aynı dili konuşmuyordu!) İşin garibi dil bir yana, orada yaşadığını anladığımız, muhtemelen bizimle aynı uçakta gelmiş olan Türkler dahil hiç kimse yardım etmeye çalışmadı bile!

image005 image007

Sonunda gözümüzü karartıp trene bindik ve birkaç istasyon sonra Zürih Hauptbahnof ‘ta (merkez istasyonda) indik. İstasyona girerken dev reklam tabelalarından birinde bir yazı dikkatimizi çekti: “Türkiye’yi sabırsızlıkla bekliyoruz”. Euro 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasına az bir zaman kalmıştı ve Avusturya ve İsviçre ortak düzenliyordu bu kupa organizasyonunu. Önceki senelerden kalan olaylı Türkiye-İsviçre maçına gönderme miydi bu, gelin de görün gibi diye düşündük bir an. İstasyonda travel office’i ararken bizi çok güzel bir sürpriz bekliyordu: “NORDSEE”. Avrupa gezimizde görüp deneme fırsatı bulamadığımız için içimizde kalmıştı. Sonunda travel ofisi bulduk, internetten bulup yer ayırttığımız otelimizin yerini tarif ettiler. Otel Krone-Limatque, nehrin kıyısında ve merkez gara iki durak uzaklıktaydı, tramvaydan tam önündeki durakta iniyordunuz. Ama biz bunları henüz tam olarak bilemediğimizden bavullarımızı sürükleye sürükleye ve etrafa hayran hayran baka baka otele vardık.

image009 image011

Krone Limmatquie Oteli çok eski ve dökük ama yeri ve manzarası çok güzeldi. Zaten internette bulduğumuzda bunu (bu kadar dökük olması haricinde) anlamıştık. Çünkü fiyatı da diğer merkez otellere göre çok uygundu. Gittiğimizde odamız henüz hazır değildi, yer ayırtırken belirttiğim gibi nehre bakan bir oda hazırlanıyordu. Bavullarımızı bırakıp kendimizi dışarı attık.

image013 image015

Önce nehir kenarında yürüdük. Sonra da Zürih’in en ünlü caddesi olan Bahnhof Strasse’de. Zürih şehri bir ucunu dağlara dayamış, diğer tarafta Zürih Gölü’ne dökülen nehrin iki yakasına kurulmuş ve nehri takip ederek gölün iki yakasına doğru da devam etmiş, sessiz sakin bir şehir. Evler, kartpostallardaki eski Avrupa evlerine benziyor. İçinden tramvay geçen Bahnof Strasse’de bildiğimiz bütün ünlü mağazalar vardı. İlk dikkatimizi çeken Bata’daki büyük ucuzluk oldu J. (Ki Zürih’deki ve tüm İsviçre’deki Bata’lar hakkında master yapma planımız bu caddede başladı!)  Bahnhof Caddesi’nden göle doğru yürüdük ve oradan da göle dökülmeden hemen önceki köprüden geçip nehrin karşı yakasındaki otelimize döndük. Odamız hala hazır değildi. Biz de nereye gittiğini bilmediğimiz bir otobüse bindik. Bu arada Swisspass’larımız 8 gün boyunca, yani oraya indiğimiz gün ve ayrıldığımız gün de dahil tüm tren, otobüs, tramvay, nehir gezisi yapan tekneler dahil tüm ulaşımda geçiyordu, sadece dağlara çıkan teleferiklerde ödeme yapıyorduk, onda da %50 indirim sağlıyordu. Şehiriçi otobüslerde zaten herhangi bir kontrol de görmedik aslında… Otobüsten herhangi bir yerde indik. Aslında herhangi bir yer sayılmaz, geçerken yine bir Bata gördük ve indik, rastlantı işte.. J

image017 image019

image021 image023

Oraları dolaşırken Migrosbank gördük ve fotoğraflar çektik, zaten İsviçre’de Migros’un her türlü ticari faaliyeti var anladığımız kadarıyla. Bir alanda dev satranç alanlarında satranç oynayan genç yaşlı insanlar vardı. Satranç taşları plastikten ve küçük bir çocuk boyundaydı. Bata’dan 9.90 CHF’e kar çizmesi aldık. (1 CHF yaklaşık 1.1 YTL’ye eşitti) Otele dönüp nihayet hazır olan ama kuş muş kondurulmayan odamıza yerleştik ve kendimizi tekrar dışarı attık. Akşam yemeği için Nordsee’ye koştuk. Fish&chips, yengeç bacağı, kalamar ve bira keyfi yaptık. Nordsee istasyonda olduğu için gara girerken gördüğümüz reklam tabelasını incelemeye karar verdik. O tarafa gidince gördük ki tüm katılacak ülkeler için kendi dillerinde ve kendi kültürlerini, doğasını, insanlarını gösteren bilboardlar hazırlanmış, onları fotoğrafladık, sonra şehirde de biraz gece fotoğrafı çekip otele döndük.

 

2. GÜN (31.01.2008)

 

 Sabah erkenden kalktık. Trenle Luzern’e gitmek üzere yola çıktık. Trende sabahın köründe komik kostümlü kızlar vardı. Bir anlam veremedik. İstasyonda indiğimizde çocuk, genç, yaşlı bir sürü insanı garip kostümler içinde gördük, Euro 2008 için bir prova olabileceğini düşündük. Ama bir yerde toplanmıyorlardı. Her yerdeydiler. Luzern Garı’nın alt katında bir kafede kahvaltımızı ettik. Orada oturanların içinde tek normal giyimli olan bizdik galiba. J

 image025 image027 image029

Dışarı çıktığımızda sokakların da bu şekilde insanlarla dolu olduğunu gördük. Konuyu anlamasak da Luzern’de bir karnavala rastladığımızı anlamıştık. Sonradan öğrendiğimize göre bahar karnavalıymış.31 Ocak’taJ…Bir sürü komik görünümlü, maskeli insanlar, gezici bando takımları, gezici orkestralar vardı. Her sokaktan değişik bir grup çıkıyordu ve çok eğlenceliydi.

image031 image033

Tüm bu eğlencenin dışında da Luzern çok güzel bir şehir. Yine bir nehrin iki yanına kurulmuş. Arada da ünlü bir tahta köprü var. Ve köprü her yerde olduğu gibi dik olarak, en kısa mesafeyle değil nehrin üstünden verevine yolu uzatarak geçiyor. Karnaval nedeniyle her yer kapalıydı. Yerler tamamen konfetilerle kaplıydı. İnsanlar içiyor, geziyor, dans ediyor, eğleniyor ve hiçbir olay çıkmıyordu. Garip insanlar işte.. J

image035 image037

Luzern’de Pilatus diye bir zirve varmış. Teleferikle ya da trenle çıkılıyormuş. Oraya gitmeye karar verdik. Bir otobüse bindik Şöför nerede ineceğimiz konusunda yardımcı oldu. İndikten sonra biraz yürüdük. Teleferikte Swisspass’larımız sayesinde %50 indirimli biletlerimizi aldık ve bindik. Önce çok yüksek olmayan ve yatay olarak çok uzun bir yol giden küçük vagonlara bindik. Ömrümüzde görmediğimiz kadar uzun ağaçların üzerinden yükseliyor, daha çok da yatay olarak ilerliyorduk. Hava kapalı ve pusluydu. Bu yüzden şehir çok net görünmüyordu. Ara durakta inip resimler çektik. Artık her yer karla kaplıydı. 2. duraktan asıl çıkışın yapılacağı büyük teleferiğe bindik. Ve bulutların arasından geçip Pilatus zirvesine vardık.

image039 image041 image043 image045 image047

Buraya çıkan tren sadece yazın çalışıyormuş. Zirve harikaydı. Her tarafımız bulut tarlalarıyla kaplıydı. Hava açık olsaydı mükemmel bir de göl manzarası görecektik, ne yazık ki onu göremedik. L Sonra tekrar teleferiğe binip aşağı indik, aynı otobüsle merkeze gittik. Ortalık iyice kalabalıklaşmıştı. 1 saat kadar daha kaldık, o kostümlü grupların geçit töreni başlamıştı. Konfetiler, şekerler ve portakallar atıyorlardı iki tarafı dolduran izleyicilere. Orada kalmakla Bern’e gitmek arasında tereddüt ettik, sonunda bu güzel karnavalı bırakıp Bern’e gitmeye karar verdik.

image049 image051

Trenle 1 saat kadar süren bir yolculuktan sonra Bern’e vardık. Bern İsviçre’nin başkenti, Zürih’e göre daha hareketli bir şehir. Fakat gezecek çok ilginç bir yer bulamadık. Birkaç fotoğraf çektik, dolaştık. Sonra yine Bata’ya girdik. İkimize de birer bot aldık. Oradaki Türk tezgahtar kıza Bern’de gezilecek yerleri sorduk, yakın bir yerde oturduğunu, Bern’i hiç bilmediğini söyledi. Biraz daha gezinip trenle Zürih’e döndük. Favori mekanımız Nordsee’de akşam yemeğimizi yiyip otele döndük. Tüm gün yorulduğumuz için erkenden uyumak istiyorduk. Uyumadan önce turist ofislerinden topladığımız broşürlere bakarken Bern’de Oldtown denilen Unesco Kültür Mirası korumasına alınmış bir yer olduğunu, Aare nehrinin kıvrımının olduğu harika bir manzarası bulunduğunu gördük ve çok üzüldük. Ertesi gün otelden ayrılıp Interlaken’e gidecektik.

 

3. Gün (01.02.2008)

 

Sabah yine erkenden kalktık, sandviçlerimizi hazırlayıp, bavullarımızı toplayıp otelden ayrıldık. Gezinin en sonunda yine buraya ve bu otele dönmek üzere gara yollandık. Interlaken’e, doğaya gidiyoruz. Ama öncesinde Bern’e uğrayıp (neyse ki Interlaken’e giderken Bern gerçekten de yol üstü) dün göremediğimiz Oldtown’ı görmeye karar verdik. Tek sorun kocaman bavullarımızla, Euro 2008’e hazırlandığı için bir çok inşaat olan ve bu nedenle hangi otobüse nereden bineceğimizi kestiremediğimiz için yaya dolaşmak… Bern’de indik. Sırtımızda çantalar, elimizde bavullar old town’ı aramaya başladık. Yine hiç kimse bilmiyor. Ne anlamsız. Sonuda birkaç kişi ne tarafa doğru gitmemiz gerektiğini gösterdi. Ama dedim ya, tadilatlardan dolayı oraya otobüs çalışmadığını söylediler. Gösterdikleri yöne doğru elimizde bavullarla yürümeye başladık.

image053 image055

Bulduk ve hayran kaldık. Manzara muhteşem, Aare’nin kıvrımı çok güzel. Yorulduk ama gerçekten değdi. Ortalıkta kimse yok, birlikte fotoğraf çektirmek için bir çöp kutusunun üstüne bir arkadaşımızdan (Emin Bey, çınladı mı kulaklarınız?) aldığımız  İngilizce İsviçre gezi kitabını koyup onun üstüne de fotoğraf makinesini koyduk. O sırada nasıl olduysa oradan geçen biri yardım teklif etti ve makineyi ona verip fotoğraf çektirdik. Sonra birkaç fotoğraf daha çektik, biraz oturduk ve tepeden aşağı yine bavullarımızla inip oradaki duraktan otobüse binip (çalışıyormuş işte) gara doğru yola koyulduk. Otobüste kitabı çöp kutusunun üstünde unuttuğumuzu fark ettik. Hamit bavulları bana bırakarak ve garın oradaki durakta buluşmak üzere sözleşerek ilk durakta indi ve karşı duraktan tekrar otobüse bindi.  Ben merkez garın durağında bekledim ve biraz sonra gelen bir otobüsten gittiği gibi kitapsız olarak indi. J İki arada bir derede bomboş yolda kim aldı kitabı anlayamadık. Zaten çok ilginç, sokakta bulunan her şey zincirlerle bir yerlere bağlanmış. Çok hırsızlık oluyor herhalde… Bir kitaba sahip olamadık, özür dileriz Emin Bey, Türkçe bi kitap bulup aldık dönünce valla!

image057 image059

Interlaken’de kalacağımız oteli de internetten bulup rezervasyon yaptırmıştık ama adres yarım yamalak. Bern’de turist ofiste sorduk, onlar da internetten bakarak Wilderswill’de olduğunu buldular, tam adresi onlar da çıkartamadı. Daha sonra bilet kontrol görevlileri de dahil kaç kişiye sorduysak tam yeri öğrenemedik.

 

Öğlene doğru Interlaken trenine bindik. 1 saat kadar yol gittik. Harika göl manzaraları vardı. Interlaken’de indik. 10 dakika sonra Wilderswill’e yani otelimizin olduğu yere tren vardı. Hamit doğrulamak için gitti, bu arada lazım olan su, ekmek gibi bir şeyler almak için zaman kaybedince o tren kaçtı. Bir sonraki tren yarım saat sonra. Ona bindik ve Wilderswill’de indik. Şirin bir yer. Klasik İsviçre ahşap dağ evleri var. Birilerine sorarak otelimizi bulduk. Steinbock Gasthaus otel. Biz internetteki fotoğraflardan göl kenarında olduğu izlenimi almıştık ama değil, bir dere kenarında. Çok şirin, temiz ve kaliteli bir otel. Oda çok güzeldi. Odamıza eşyalarımızı bırakıp hemen dışarı çıktık. Hava çok soğuk, kar yok. Ama biz her zamanki gibi tedbirli davranıp bayağı sıkı giyinmiştik.Bugün Avrupa’nın zirvesine Jungfrau’ya çıkacağız. Trenle Wengen’e gittik. Dağın yükseklerine çıkıldıkça her yerde kar var. Trenler bu dimdik tepelere rahatça tırmanıyordu. Bunun nasıl olduğunu da dikkatli bakınca anladık, iki raya oturan tekerleklerin ortasında üçüncü bir dişli tekerlek ve o tekerleğin üzerine oturduğu bir de dişli ray daha vardı. Böylece düz yoldaki kadar hızlı değilse de en dik dağların en tepesine trenlerle ulaşım sağlanıyordu.

image061 image063

Wengen’de çok hoş görünen bir şelale vardı. Onu seyrederek ve fotoğraflarını çekerek trenimizi bekliyorduk. Kart sayesinde %50 indirimli haliyle bile kişi başı 100 CHF ödedik. Manzara kartpostallardaki gibi muhteşemdi. Dağ köyleri harika görünüyordu. Kayak yapan bir sürü insan görünüyordu. Zaten trendekiler ya Uzakdoğulu turistler (her yerde olduğu gibi çok fazlaydılar) ya da kayak için gelenlerdi. Daha rüzgarlı, daha soğuk ve daha yüksek bir aktarma noktasına gelmiştik. En tepeye çıkacağımız trenimizi beklerken çadır içinde bir barda kirsche’li (kirazlı ya da vişneli, zaten vişne için Türkçe ve Rusça haricinde ayrı bir isim veren dil yokmuş, çünkü vişne aslen Karadeniz’e has bir meyveymiş) kahve içtik. Çok güzeldi. Kanımızı kaynattı ve bayağı ısındık. Sonra trene bindik. Dağın içini oyup tren yolu yapmışlar, çok acayip. 30-40 dakikalık yolculukla tepeye vardık. Ama yolda iki kez manzara molası verildi. Trenden indik. Biraz karışık gibiydi ve insanları yönlendiren kimse yoktu. Önce Ice Palace’a girdik. Her yer, her şey, duvarlar, yerler buz ama kaymıyor. Buzdan heykeller var. Küçük ama çok güzel bir yer. Daha önce hiç böyle bir yer gezmedik. Sonra dışarı çıktık. Hava -10°C, felaket bir rüzgar esiyor. Manzara süper. Köpeklerin çektiği kızaklarla tur atmayı planlıyorduk ama o ve birçok etkinlik sadece yazın oluyormuş. Daha yukarıdaki katlara çıktık. Yine açık kısımda fotoğraflar çektik. Jungfrau “Avrupa’nın Damı” olarak nam salmış, en yüksek nokta… Sonra dönüş için tren saatini beklerken hediyelik eşya satan minik bir dükkana baktık ve tabi ki magnet aldık.

 image065 image067 image069 image071

Sonra tekrar dağın içinden giden trene bindik ve kahve içtiğimiz noktaya geldik. Hava alacakaranlık olmuş ve çok soğumuştu. Geldiğimiz yönden değil Grindewald yönünden otelimize dönmeye karar verdik. Bunun için 14 CHF fark ödedik. Ama trende kontrol yoktu. Grindewald’e varana kadar hava iyice karardı. Yine de dağ köyleri çok güzel görünüyordu. Grindewald nispeten büyük bir yer. Birçok otel ve tesis var. Kayak için gelenler burada konaklamayı tercih ediyor galiba. Buzdan heykellerin olduğu bir alanı gezdik, çarşısında biraz dolaştık. Burada mağazalar biraz daha geç kapanıyor ama yine de Türkiye’ye göre erken bir saat. Orada annemin uzun zamandır istediği kedili dantel cam süslerinden bulduk. Kendimize, anneme ve teyzeme onlardan aldık. Biraz daha sokaklarda dolandık. Unesco tarafından korumaya alınmış bir yer olduğu için eski tipik İsviçre evlerinin olduğu bir yer aradık ama bulamadık. Gündüz gelseydik daha iyi gezebilirdik. Bir saat sonraki trene binip otelimize geldik. Zürih’deki otelden sonra burası cennet gibiydi. Odamızda sıcak çorbamızı içip patlıcan kızartmalı sandviçlerimizi yedik. Sonra da güzel bir uyku çektik.

 

4. Gün (02.02.2008)

 

Sabah saat kurmadan uyandık ve kahvaltıya indik. Gezimizdeki otellerimizde kahvaltı dahil olan tek otel buydu. Dün akşam otelin olduğu yerde kar yoktu ama uyandığımızda her yerin kar altında olduğunu ve karın yağmakta olduğunu gördük, çok güzeldi. Kahvaltı salonu ve kahvaltı müthişti. Tabi kar manzarası olayı daha da güzelleştiriyordu. Kahvaltıdan sonra yarım saatte bir olan trenlerden birine binip Interlaken’e gittik gezmek için. Sokaklar, evler çok güzel. Eski bir kilisenin önünde resimler çektirdik. Her şey çok güzeldi ama bir tek upuzun çok çirkin bir bina görünümü bozuyordu. Nasıl izin vermişlerse öyle bir yerde böyle bir otele… Tam dönecekken bir mağazada bana göre bir mont beğendik. Fiyatı da oldukça uygundu. O monta bakıp, acele satın aldık ve koşar adım istasyona gittik. Yine de trene yetişemedik. Saate yanlış bakmışım. Dünkü treni Hamit’in yüzünden kaçırdığımız için çok söylenmiştim, bu sefer o intikamını aldı. J

  image073 image075

Bir sonraki trenle otelimize gidip bavullarımızı aldık ve otelden ayrıldık. İstasyonda yine fotoğraflar çekip trenimizi bekledik. Yeni hedef, Cenevre. Muhteşem dağ ve göl manzaraları eşliğinde yolculuğumuzun bu etabını tamamlayıp Cenevre’ye vardık. Trenden indik, sürpriz. Burası Fransız kantonu ve herkes Fransızca konuşuyor. Bizim zaten yarım olan İngilizce’mizi Zürih’teki Almanca konuşanlar biraz anlıyordu, buradakilere hiçbir şey anlatmak mümkün olmuyor. Onlar bu durumu pek takmıyor ama biz otelimizi bulmak zorundayız. L

image077 image079

İstasyonda turist ofis bile bulamadık. Şehir oldukça canlı. Fransız havası var her yerde. İstasyondan çıkıp bir polise oteli sorduk, o yolun karşısındaki başka bir polise seslendi. Aralarında epeyce konuştuktan sonra (neyse ki onlar aralarında anlaşabiliyor) karşıya geçmemiz ve o caddede ilerlememiz gerektiğini söyledi. Elimizde bavullarla trafiğe kapalı caddede yürürken karşımıza “Kebap İstanbul” çıkmasın mı. Tabi Hamit fotoğrafını çekmek için durdu, ben de “Sırası mı” diye söyleniyordum ki tam sol köşede Crystal Otel. Yani bizim aradığımız otel… Hemen girdik içeri. Gayet temiz ve düzgün bir yer. Eşyalarımızı bırakıp dışarı çıktık.

 image081 image083

Araç trafiğine kapalı caddede aşağı doğru, istasyonun ters istikametine inmeye başladık ve Leman gölüne ulaştık. Binalar yine oldukça güzel. Manzara süper. Bol bol fotoğraf çektik. İskeleye gittik. Gölde gezi turları yapan gemilerle Lozan ve Montrö’ye gitmek istiyorduk ama bir hayal kırıklığı: Kışın bu seferler yokmuş, sadece Cenevre çevresinde kısa turlar varmış. Biz de fırsatı kaçırmayıp bu tura katıldık. Gölün bir kısmında turlamış olduk. Sonra da gemiden inip köprüden gölün karşı tarafına geçtik. Oraları gezdik. Cenevre Zürih’e göre çok hareketli bir şehir. Oradaki alışveriş caddesinde çok ucuz bir mağaza vardı, 20 YTL gibi komik bir paraya bir mont daha aldım, 1 günde 2 montum oldu. J Caddede yürürken Türklere rastlıyorduk, hatta iki kadın kimse anlamıyor nasılsa diye öyle rahat konuşuyorlardı ki bakakaldık.

image085 image087

Akşam gözümüze kestirdiğimiz bir bara gittik, adını bile duymadığımız iki içki söyledik. Bir tanesi çok ağırdı, diğerinin tadı çok daha güzeldi. Sonra çıktık, yürüyerek otelimize geldik. Otel çevresinde açık bir dükkan aradık, bir Arabın işlettiği (İranlı da olabilir) şarküteri gibi bir yer bulduk. Dükkanın köşesinde küçük de bir ekmek fırını vardı. Oradan çıkan sıcak bir ekmeği ve büyük bir kolayı yüklenerek otelimize döndük.

 

5. Gün (03.02.2008)

 

Sabah erkenden kalktık. Bugün Lozan ve Montrö’yü göreceğiz. Hazırlandık ve çıktık ki eldivenlerimi unuttuğumu fark ettim. Hamit söylenmeye başladı tabi. Otele dönüp aldım ve aşağı indim. Hamit elleri ceplerinde rahat rahat geziniyor. O da sırt çantasını unutmuş. Hemen karşı atağa geçtim ve söylenmek nasıl olurmuş gösterdimJ  O da çantayı alıp geldi. Nihayet gara gidebildik. Trenimize bindik ve kahvaltımızı ettik. Bu arada marketten aldığımız gravyer peyniri çok lezzetli ama öyle aromalı ki çanta leş gibi kokuyor. L Cenevre-Lozan arası 1 saat kadar ve tren göle paralel ilerlediğinden çok güzel manzaralar var. Evler, göl ve üzüm bağları, hepsi ayrı güzel. Yolda ilerlerken bir taraftan da Lozan’la ilgili dökümanlarımızı kontrol ettik, kötü bir sürpriz daha, unuttuklarımız fark ettiklerimizle sınırlı değil, Lozan Anlaşmasının yapıldığı yerin de yazdığı dökümleri otelde diğer çantada bırakmışız. Ne yapacağımızı düşündük, geri dönüp almak 2-3 saat kaybı… Turist ofis veya internet kafe bulup yardım alırız diye düşündük. Ama bugün Pazar ve saat de çok erken. Lozan terk edilmiş bir şehir sanki. Sokaklar bomboş. Tek tük insanlar var onların da hepsi şık giyimli ihtiyarlar. Hiç genç yok. Ama  güzel bir şehir, Leman Gölü kıyısında, karşı kıyısı Fransa. Caddelerde ilerlerken bir taraftan da internet kafe arıyoruz ama yok. İstanbul’dan yardım alabilmek ümidiyle Meltem Abla ve Şafak Abi’yi arayarak durumu anlattık, internetten bakıp dönecekler. Bir süre sonra aradı ama istediğimiz bilgiye ulaşamamış.

image089 image090  image093 

Göl kıyısına kadar yürüdük ve burada bu kez güzel bir sürpriz, açık bir turist ofisi. Hemen girip görevli kadına anlatabildiğimiz kadar anlattık konuyu… Bazı dosyalar çıkardı, o dosyalardan aldığı numara ve tarihlerle eski gazete arşivinden bazı nüshaları çıkardı. Bir de baktık ki 9 Temmuz 1998 tarihli bir gazetede Lozan Anlaşması’yla ilgili bir haber yapılmış, İsmet İnönü ve o dönemdeki Yunan başbakanının resmi var. O haberden yararlanarak bize yerin adını ve adresini verdi: Palais de Rumine. Sanırım şanslı günümüz ki, bunun üzerine bir şey daha öğreniyoruz, haftada bir gün öğlen kalkan bir feribot varmış Montrö turu yapan, o da bu öğlen. Palais de Rumine’yi görüp bu feribota yetşmeliyiz… Uçarak çıktık ofisten. Ama binayı bulmak yine de çok kolay olmadı. Kocaman eski bir bina. Büyük ahşap kapısının önüne gelince kapı korku filmlerindeki gibi kendi kendine gıcırtılı bir şekilde ağır ağır açıldı. İçeri girdik, in 1, cin 0, gole yetişememişiz. Binada bütün katlara, dış kısımdan geçilen sağ ve sol kanatlardaki katlara çıkıp bakıyoruz ama bize yanıt verecek kimse yok. Bazı yerlerde doldurulmuş hayvanlar falan var. Doğa müzesi haline getirilmiş. Kafe bölümünde rastladığımız insanlara sorduk, görevlilerin 11’de geleceğini söylediler. Bekledik, gelen görevli kıza derdimizi zar zor anlattık. Bize konuyla ilgili birkaç kitap gösterdi. Lozan Anlaşmasının imzalandığı odayı göremiyormuşuz çünkü içerde çok değerli tablolar ve eşyalar olduğu için sadece haftada bir gün, Çarşamba’ları ziyarete açıkmış. İşin komiği, bizim onca önemsediğimiz anlaşmanın onlar için hiçbir önemi yok, ne kapıda bir yazı var ne bir işaret. O nedenle odanın kapısını bile zar zor bulabildik.

image095 image097

Müzeden çıkıp tekrar sahile indik. Feribota bindik. Cam kenarındaki bir masaya kurulduk ve yola çıktık. Feribot Lozan ve Montrö arasındaki yerleşim merkezlerinin iskelelerine uğrayarak ilerliyordu. Şansımıza hava günlük güneşlikti. Göl kenarlarında bir sürü üzüm bağları vardı. Montrö’nün ilerisinde Chillon Şatosu’nu gördük. Çok da etkileyici değildi. Oradan dönüyor feribot. Tekrar Montrö’ye uğruyor. İndik. Küçük, güzel, şirin bir kent. Ama Pazar olduğu için her yer kapalı. Gezilecek bir yer de yok. Kısa bir turun ardından tren istasyonuna gittik. Buradan Gravyer kasabasına gideceğiz. Bizi götürecek olan tren “Golden Pass”. Panoramik kocaman camları olan, tavana kadar hatta tavan kıvrımından yukarı bir kısmı daha camla kaplı, sarı altın rengi bir tren. Karlı tepelerde bu trenle gitmek muhteşem, dağlardan kıvrılırken hem kendimizi hem trenin ön kısmını kadraja sokmak için uğraşıyoruz ve başarıyoruz. J

image099 image101

image103 image105 image107 image109 image111 image113 image115

O karlı tepelerden birinde indik aktarma yapmak üzere. Gravyer’e giden özel trenler var, üzerinde turuncu Gravyer yazan. Onlardan birine binip Gravyer’de indik. Issız bir yer. Akşam olmak üzere. İstasyonun yakınında bizdeki yol üstü mola yerlerindeki büyük restoranlara benzer bir restoran var. Bir tarafı da market. Markette envai çeşit peynir var. İki bölümü ayıran orta kısımda da göz alabildiğine peynir tekerlekleriyle dolu imalathaneler. Peynir müzesi gibi bir yer daha var. Broşürler alıp restorana girdik, peynirli fondü yemek üzere. Çok kalabalık. Kimse bizle ilgilenmiyor. Yemek mi yiyeceksiniz diye soruyor iri yarı bir garson kadın. Hayır, peynirlerinizi denetlemeye geldik, bakalım Kars’ta yapılanlar mı daha gravyer, sizinkiler mi! Evet diyoruz bu uzun cümleyi anlatmak zor olacağı için, o da başıyla boş bir masa işaret ediyor. Oturuyoruz ama ne istiyorsunuz diye soran yok. Allahtan yok… Can sıkıntısından broşürlere bakarken ne görelim, tarihi filmlerden fırlamış gibi bir meydan. E nerede? Herhalde yakındadır diye dışarı atıyoruz kendimizi. Tepelere bakınca Ortaçağ’dan kalma bir görüntüsü olan kasabayı fark ediyoruz. Ve kardan dolayı belli bile olmayan yolu buluyoruz oraya çıkmak için. Hava kararmak üzere. Nefis bir yer burası. Meydanı gezmeye doyamıyoruz. Her şey korunmuş. Araba çıkmıyor buraya. Minik bir şato gibi bir şey ve bir de müze var. Meydandaki evlerin hemen hepsi ya restoran ya da hediyelik eşya satıcısı. Koku diye bir film izlemiştik bir süre önce, tıpkı ondaki kasaba…Hızlı bir tur ve bolca fotoğraftan sonra İsviçre’nin ünlü “Fondü”sünü yemek üzere bir restoran kestiriyoruz gözümüze. Fondü ve şarap. Harika. Fondü özel setinde eritilmiş peynir. Yanında minik minik haşlanmış ya da fırınlanmış patatesler ve ekmek. Özel upuzun fondü çatalına bunları takıp peynire banıp yiyoruz. Çok güzel. Hele şarapla…Yemekten sonra hava iyice kararmış, istasyonda treni beklerken şarabımızın kalanını fondip yapıyoruz. Aktarma yaparak Cenevre’deki otelimize varıp biraz oyalanıp uyuyoruz.

 

6. Gün (04.02.2008)

 

Sabah kalkıp, çantalarımızı hazırlayıp oteli terk ettik. Yanımızda yedek çanta getirmememiz çok kötü oldu. Tabi bilmiyorduk bu kadar ucuza mont ve botlar bulacağımızı. Trene binip tekrar Zürih’teki berbat otelimize döndük. (Manzarası güzel ama J ) Odamız tabi ki hazır değil. Çantalarımızı yemek salonuna bırakıp çıktık. Önce gelirken gördüğümüz minik tren gibi şeyle tepeye çıktık. Orası üniversite gibi bir yer. Orada biraz manzara fotoğrafı çekip tekrar aşağı indik. Göle yürüdük ve Zürih Gölü’nde gezinen feribotun saatine baktık. Feribot saatine kadar gezinip sonra da feribota bindik. Bugün hava bayağı soğuk. Zürih Gölü etrafında büyük bir tur attık. Burada bayağı yerleşim var. Ama Leman Gölü kadar güzel değil. Belki de o gölün karşı kıyısının Fransa olduğunu bilmektir daha etkileyici olmasının sırrı. Zürih’e geldiğimizde öğleden sonraydı.

image116

Ne yapsak diye düşünürken yakınlardaki bir şehre gidip gezelim dedik, baktık ve St.Gallen’e gitmeye karar verdik. Hemen trene atladık. St.Gallen küçük ve güzel bir şehir. Biraz turladık. Sonra bir mağazadan (Wögele) Hamit’e de bir mont aldık. Tabi olmazsa olmazımız Bata’ya uğradık. Artık hava kararmak üzereydi. St.Gallen’den Schaffhausen’e gitmeye karar verdik. Vardığımızda akşam olmuştu ve sokaklar bomboştu. Ama çok şirin bir yer. Trafiğe kapalı caddelerinde dolaştık, binalar rengarenk resimlerle süslenmiş. Kesinlikle gündüz gözüyle de görülmeli aslında. Işıklandırılmış bir kale var yukarılarda. Oraya çıkan yolda resimler çektik. Sonra da gölün yanına indik. Yine çok güzel görünüyor. Oradan da tekrar trenle Zürih’e döndük. Nordsee’de geleneksel akşam yemeği, pufini kandil, tumba yatak. Yarın son günümüz. L

image118 image120

7. Gün (05.02.2008)

 

Bugünü iyi değerlendirmeliyiz. Sabah yine erkenden yola koyulduk. İlk olarak Davos’a çıkacağız. Kahvaltıyı yine trende ettik. Davos’a çıkarken yine çok çok güzel kartpostal gibi manzaralar ve çok kar vardı. Interlaken ve Grindewald’dakinden çok daha fazla… Ama Davos beklediğimiz gibi çıkmadı. Sadece kayak merkezi. Gezilesi, görülesi bir şey yok. Her yer bembeyaz, yollar bile buz. 1 saat kadar dolaştıktan sonra istasyona döndük. Lichtenstein’ı görmek istiyoruz ama vizemiz yok, sınırda sorun çıkar diye korkuyoruz. Tren istasyonunda görevli adama önce nasıl gideceğimizi soruyoruz. Bize nerelerde kaçta aktarma yapacağımıza kadar bir kart print ediyor. Vize durumunu sorduğumuzda önce bir duraksıyor, sonra da arada gümrük olmadığını söylüyor. Trenle Zargans’a kadar gidilecek. Oradan istasyonun yanından kalkan otobüse bineceğiz, verdiği programda bu otobüs ve saati bile belirtilmiş. Üstelik bu otobüs de Swisspass kapsamında. J Davos’tan trene biniyoruz, kalkmasını beklerken bir şeyler yiyoruz. Bu arada bir temizlik görevlisi “Afiyet olsun” deyip geçiyor.. J Zargans’tan otobüse biniyoruz, 20-30 dakikalık bir yolun ardından Lichtenstein’a girdiğimizi anlıyoruz duraklardaki yazılardan, ne gümrük ne sınır…

image122 image124

İşte Lichtenstein’ın başkenti Vaduz’dayız. Başkent??? Küçücük bir kasaba. İn cin de top oynayamıyor bu kez, sadece in var, cin kaytarmış… Tepede bir şato saray benzeri bir şey var. Tek tük araba geçiyor… Yaya olarak bizden başka kimse yok. Bir iki tane hediyelik eşya mağazası var. Bir tanesinden magnet aldık. Tüm kartpostal vs. üzerinde o tepedeki şatonun ve kraliyet ailesinin resimleri var. Tabi magnetlerde de.. Belli ki kral orada yaşıyor. Gezecek görecek başka da bir şey yok. Yarım saat sonraki otobüsle dönmeye karar verdik. Durakta beklerken burada kral ve kraliçenin ne yaptığına dair geyik çeviriyoruz. Öyle ya, sarayda en azından 50-60 kişi çalışmalı değil mi? Belki de şehir ondan boş, tüm nüfus saray çalışanı. Kral dürbünle şatonun penceresinden aşağıyı gözetliyor. Bizi görüyor, “Kraliçem koş, burayı ülke sanan iki kek daha düştü” diye havaya sıçrıyor. J

 

Kalkış saatine 3-5 dakika kala bir otobüs geldi. Geldiğimiz otobüsle aynı numara (yanlış hatırlamıyorsam 1), ama daha zamanı gelmedi ki. Soruyoruz şöföre, Zargans mı diye, anlaşılmaz bir şeyler söylüyor. Hareketlerden olumsuz olduğunu anlıyoruz. Bu kadar net bir sorunun cevabı ne kadar uzun olabilir ki, ya “evet” ya “hayır” . Tekrar soruyoruz, yine uzun ve anlaşılmaz bir yanıt. Üçüncü denemede şöför yine aynı uzun cevabı bu kez oldukça sinirli bir şekilde veriyor. Adam’ın içine Shakespeare kaçmış, kısaca hayır demek ağırına gidiyor, ille edebiyat yapacak… Peki bu hamam tası kadar ülkede zaten hepi topu iki ya da üç otobüs hattı varsa bunların ikisinin numarasını aynı yapmak kimin fikri acaba? Herhalde kralındır. Gelen gitmekte zorluk çeksin ki nüfus günübirlik artsın diye.. J

 

Basel’i görmeye karar verdik. Oldukça hareketli bir yer. Zaten fuarlar şehri olduğunu biliyoruz. İstasyon çok kalabalık.. Alışveriş yapılan kapalı pazar şeklinde bir yer de var istasyonun içinde… Ama dışarıda bir şey yok. Söylendiği gibi sadece bir sanayi şehri. Bir cadde boyunca ilerledik, fotoğraflar çektik. İstasyona geri döndük. Bari bir de Neuschatel’i görelim.

 

Neuschatel’e vardığımızda hava kararmak üzere. Hemen göl kenarına indik. Fotoğraf çektik. Sonra da biraz etrafta dolaştık. Güzel bir şehir. Çok ilginç olmasa da güzel. Yarın döneceğiz ve ne çikolata aldık ne de peynir. Dükkan aramaya başladık. Bir peynirciye girdik, o kadar kötü kokuyordu ki kendimizi dışarıya zor attık. Sonra bir markete girdik. Vakumlanmış paketlerde Gravyer ve Emmental peynirlerinden aldık. Çikolata için aradığımız gibi bir şey bulamadık, havaalanına kaldı işimiz.

image126 image128

Yorgun argın istasyona geldik. Tren saatine biraz zaman var. İstasyonun yanında küçük bir marketten su ve naneli (after eight) çikolata aldık. Kasaya geldik. Kasada bir müşteri var ama kasadaki çocuk öyle ağır ki.. Müşteri de öyle…Hiç acelesi yok ikisinin de… Tren kaçacak. Hadi falan diye söyleniyoruz. Kasadaki çocuğun kaşlar incecik, ben gayet rahat “Ay şunun kaşlarına bak” diyorum. Sıra bize geldiğinde çocuğun yaka kartına gözüm ilişti ki, Türk… Tam o anda çocuk “İyi akşamlar, buyurun” demez mi… Yerin dibine geçtik resmen. Çikolatayı alıp koşar adım trene yetiştik ama feci yorgunuz. Otele varınca eşyalarımızı topladık ve hemen uyuduk.

 

8. Gün (06.02.2008)

 

Artık dönüyoruz. Sabah kalktık, otel hesabını kapattık. Doğru istasyona. Hoşçakal Zürih…  Havaalanına giden trene bindik. Alanda ilk işimiz çikolata araştırmak. Lindt’in mağazası falan var ama acayip pahalı. Havaalanındaki Migros’ta kampanyalı uygun çikolatalar bulduk. Normal ve likörlü çikolatalarımızı aldık. Şimdi tamam. Çikolatalar, montlar, botlar, peynirler, geldiğimizden oldukça kalabalığız. Çikolataları en son aldığımız için el çantalarına koyduk. Check-in sırasında likörlü olanları yanımıza alamayacağımızı söylediler. İçki sağlığa zararlı diye herhalde. J Neyse, bavuldan bir şeyleri el çantasına alıp likörlü çikolataları bavula koyduk. İşlem tamam.. Bir de uçakta cam kenarı rica ettik, zaten çok erken olduğu için ilk check-in yaptıranlardan biriyiz. Tamam diyor görevli. Uçuş kartımızı alıp ellerimiz rahat gezmeye başlıyoruz. Lindt gibi birkaç çikolatacı daha var, hepsinden bütün çeşitleri tadıyoruz. Tatmak ne bariz doyasıya yiyoruz. Çok güzeeeeelll…

 

Uçağa binme vakti geldi. Bindik ve yerimizi bulduk. Nasıl yani? Yerimiz pencere kenarı ama pencere olması gereken yerde değil. Bir tek bizim sıranın duvarı duvar… Pencere yok… Boş kalan bir cam kenarı yer bulup oraya geçiyoruz. Sabiha Gökçen’de inip otobüsle Kadıköy, İsviçre’den sonra Sultanbeyli, pilav üstüne keşkül… Bir başka gezide görüşmek üzere, esen kalın.. J

Adım Adım Avrupa…

ADIM ADIM AVRUPA GEZİ NOTLARI (03-22 Temmuz 2007)

Rota:

image001

 

2006 yaz sonunda görmüştük bir gazetede “Otobüsle Adım Adım Avrupa” ilanını… Çok özenmiştik çok… Yaz tatilinin bitmiş, izinlerin kullanılmış olması, Ayçin’in öğretmen olması nedeniyle okullar başlayınca izin kullanamayacak olması ve en önemlisi de maddi olarak pek hazırlıklı olmamamız nedeniyle yutkunarak bakmıştık sadece….

 

2007 yaz tatili planları yaparken aynı ilan karşımıza çıkmasın mı… Çıksın tabi ki… Bir heves ilanı veren Asyam Tur’u ve daha sonra o tura benzer turlar yaptığını öğrendiğimiz Metro Travel ve Vertigo (İzmir’de bir tur şirketiymiş) gibi şirketleri gerek arayarak gerek ofislerine giderek fiyat ve vize araştırması yapmaya başladık.. Eşimin de benim de daha önce Schengen ülkelerine çıkışımız olmadığı ve üstüne bir de İngiltere vizesi gerektirdiği için Asyam Tur’un Londralı Avrupa turu biraz zor gibi görünüyordu…

 

İzmir’deki firmada Londra olmadığı için vize konusunda avantajlı görünüyordu ama aldığımız numarayı aradığımızda direkt karşımıza çıkan firma sahibi  firmanın büyüklüğü konusunda bizi biraz endişelendirmiş, hele bu kişi turdan aylar önce paranın tamamını nakit ve peşin olarak aldıklarını belirtince endişemiz kaybolmuş çünkü bu alternatifi tamamen silmiştik..

 

Metro Travel ve Asyam Tur çalışanları Schengen çıkışımız olmadan İngiltere vizesinin imkansız olduğuna inandırmıştı ki nereden estiyse Asyam Tur’un merkez ofisine telefon ederek sormak istedim, karşıma çıkan Esen Hanım, bunun doğru olmadığını, birçok müşterilerine bu vizeleri aldıklarını, evraklarımızın tam olması halinde sorun çıkmayacağını öyle inandırıcı söyledi ki, pasaport ve evraklarımızı hazırlayarak vize ücretleriyle birlikte kendilerine teslim ettik…

 

Zaman geçiyor, ne Asyam Tur’dan ne de ilgili konsolosluklardan bir haber gelmiyordu, olumlu, olumsuz ya da görüşmeye çağrıldığımıza dair. Ben meraktan iki günde bir Esen Hanım’ı arıyordum tabi.. Ve birgün onlar aradılar, ödemenin yapılması için… Ben de vizem yok ne ödemesi deyince vize bölümü arandı ki, vizeler alınmış…  Tabi acaip sevindik eşimle.. Daha doğrusu onun akşam masanın üstünde bulduğu pasaportları karıştırınca haberi oldu bu durumdan…  Ben haberi alınca hemen Harbiye’deki Asyam Tur merkez ofisine gidip ödemeyi kredi kartına 10 taksit şeklinde yaptım ve pasaportları da kapıp eve sürpriz yapmaya koştum tabi…

 

Şimdi tur gününü beklemekten başka birşey kalmıyordu geriye… Tabi benim o gün başlayan ve haftalarca süren (ve bence işin en zevkli kısımlarından biri olan) çanta ve bavul hazırlama seramonim de var…

 

Ve beklenen gün geldi… 3 Temmuz 2007 Salı günü işten erken çıkarak önce Eminönü’nden biraz döviz ve kamera için kaset, lens gibi birkaç eksiği tamamladım, oradan vapura binip eve ulaştım. Akşam bavulları yüklenip (daha doğrusu ablamların arabasına yükleyip) oldukça yakınımızda olan Kadıköy Nikah Dairesinin otoparkına geldik. Otobüsü bulduk ki ne görelim, pasaportların, paraların ve tüm önemli evrakların bulunduğu el çantasını kimse almamış…  Neyse ki uzakta değiliz. Hemen eve gidip kalan çantayı kapıp tekrar geldik. Bu arada dikkatimizi çeken birşey vardı, otobüsün çevresinde bekleyenlerin konuşmalarından anladığımız kadarıyla, gençlerin hepsi uğurlamaya gelmişti, yaşlıların tümü de tura katılacaklardı.. Bu bizim düşündüğümüze pek uymuyordu, bu kadar uzun ve yorucu bir yolculuk için bu kadar çok yaşlının gönüllü olması gerçekten çok ilginçti… 

 

Otobüs kalktı ve 2. köprü yoluyla Harbiye’de Radyo Binası’nın karşısındaki Asyam Tur merkez ofisin önüne geldik. Orada diğer otobüs de bekliyor. İki otobüs oradaki yolcuları ve evrakları alıp yola çıktı, son olarak Bakırköy’den binecekler için çok sıkışık bir trafiğe girdik ve orada çok fazla bekledik. Nihayet yola çıktık. Otobüslerden biri Bulgaristan üzerinden çıkacak, pasaportunda Kıbrıs giriş damgası olanlar o otobüste. Biz Yunanistan üzerinden gidiyoruz. Üsküp’de buluşuruz.. J

 Not: Günlükler Ayçin tarafından tutulduğu için birinci tekil şahıs o..

1.ve 2. GÜN (03-04.07.2007)

 

Gece başladığımız yolculukta herkes biraz uyumaya çalışıyor ama yol arkadaşlarımızdan birisi tam cins, telefonu çalıyor, açmıyor, dakikalarca çaldırıyor karşı taraf. En sonunda susuyor ama sadece 30 saniye. Yeniden başlıyor çalmaya. Ya telefonu kapat, ya cevap ver, uyarıyoruz ama bu cinslerin laf anlayanları henüz bizde yok.. Avrupa’da bulursak alıcaz inşallah.. Sabah 5 gibi Yunanistan’dayız. Sınırda çok oyalamadılar. Yollar çok güzel, düzgün. Şehirlerde binalar genellikle beyaz. Makedonya sınırında Makedonlar çok bekletti. Gelişmişlik düzeyi düştükçe sınırlarda bekleme süresi artıyor. Yunanlılar Makedonya’yı kendi toprakları saydığı için pasaportta Makedonya damgası olursa sorun çıkartıyorlarmış. Kıbrıs damgasına da çıkartıyorlar.. Az sorunlu değil bu Yunanlılar da.. Makedonya’ya girince yollar kötü, daracık. Öğleden sonra Üsküp’e vardık. Türkiye ile 1 saat fark var. Otel çok komik. Oda kapıları ahşap oyma… Odanın içinde yerler gıcırdıyor. Tabi yatak da… Odaların açıldığı hol ev salonu gibi. Halı, masa, konsol falan var. Yatak, perdeler, eşyalar çok eski. Hava çok sıcak ve nemli. Hemen dolaşmaya çıktık. Çok köhne bir şehir. Halkı Ruslar gibi frapan giyimli. Dükkanlar da çok köhne. Vardar Köprüsü Osmanlı’nın yaptırdığı, sonradan yenilenmiş bir köprü. Oradan geçip kalenin olduğu tarafa geldik. Orada eski evler ve çarşı var. Kuyumculardaki altın takılar inanılmaz abartılı. Çarıkçılar, gümüş, bakır eşya satanlar var. Biraz dolanıp otele geldik. 1-2 saat uyuyup tekrar çıktık. Kebap dedikleri köfteden yedik. Burası ucuz bir şehir. 2 porsiyon kocaman köfte, 3 bira 7 euro. Gece bu şehir oldukça hareketli. Nehrin kenarında buraya göre lüks sayılabilecek kafeler var ve cıvıl cıvıl. Dükkanlarda Türkçe tabelalar da var, Türkçe konuşan esnaf da.. Makedonca Rusçaya benziyor…

image005

 

3. GÜN (05.07.2007)

 

Sabah erken kalkıyoruz, kahvaltıdan sonra otobüsümüzün hareket saatini beklerken cebimizdeki Makedon Dinarlarını harcamak için açık bir yerler arıyor Hamit. Bir fırından poğaça türü şeyler alıyor. Bir büfeden de 2 şişe şarap. Ama hala para bitmiyor. Heryer kapalı. Üsküp’ten çıktıktan kısa bir süre sonra Sırbistan sınırına geliyoruz. Burada 3 saat bekletiliyoruz. 30 euro vize ücreti varmış, pazarlıkla 10’ar euro’ya bağlanıyor. Herkes sıkışmış, sınırdaki tuvalete gidiliyor. Dev anası gibi bir Sırp tuvaletin kapısını tutuyor, yarım euro almadan kimseyi bırakmıyor. Tuvalet de inanılmayacak kadar pis. Gün boyu Sırbistan’da yol aldık. Öğlen yemeğini otobüste Üsküp’ten aldığımız böreklerle geçiştirdik. Dişlerimde tel olduğu için hiçbir şeyi ısıramıyorum, çiğneyemiyorum. Söyleyemiyorum ama yarı açım, çünkü yemekte çok zorluk çekiyorum. Sırbistan’dan çıkmadan bir benzincide mola veriyoruz. Oradaki markette elimizde kalan Makedon Dinar’larını alır mısınız diye soruyoruz, kabul ediyorlar, lazım olmayan bir sürü şey alıp paraları veriyoruz. J Şarap ve çikolata lazım olsa da alınır olmasa da…

image009 image006

Bu arada bizim bildiklerimizin dışında bir sürü ekstra tur var programda. Akşam saatlerinde Budapeşte’ye varıp tekne turuna çıkılacaktı. Ama Macaristan sınırına bile saat 20:30 sularında varabildik. Ve orada da bir süre bekledik. Budapeşte’ye vardığımızda gece 24’ü bulmuştuk. Tekne turu dönüşte yapılmak üzere ertelendi. Bu otelde akşam yemeği dahil olduğu için şnitzelli sandviçler hazırlamışlar. Onları yedik ve hemen yattık.

 

4. GÜN (06.07.2007)

 

Sabah 5:30’da kalkıp kahvaltı ettik. Kahvaltı güzeldi. İsli peynir ve salam var, tam benlik. 7:30 gibi yola çıkıp Budapeşte’de kısa bir tur attık, çok güzel bir şehir. Yola çıkınca köylerin içinden geçtik, karpostal gibi…  3 saat sonra Avusturya sınırına vardık. Burada sadece 15-20 dakika bekledik ve geçtik. İşte medeniyet. O şirin dediğimiz evler daha da şirinleşti. Muhteşem güzel ve çok bakımlılar. Balkonlar çiçek bahçesi gibi. Öğlen bir restoranda mola verildi. Biz piknik modunda sandviç yedik. Yine yola çıktık. Artık hedef Venedik. Bu arada ne zaman güzel bir manzara görüp çekmeye kalksak araya bir ağaç giriyor, bu gidişle Avrupa fotoğraflarımızı Orman Bakanlığı kitaplaştıracak. Sırbistan’dan beri heryer yemyeşil. Avusturya’da Ay Gölü diye bir gölün yanından geçtik, çok güzel bir manzaraydı. Fotoğraf molası verdik. Etrafında çok sayıda turistik tesis varmış ama hiç göze batmıyor, öyle uyumlu ki doğayla heryer, yemyeşil…

image011 image013 image015 image017 

Akşama doğru İtalya’ya girdik. Girdik derken, lafın gelişi, artık sınır mınır yok, elini kolunu sallaya sallaya geçiyorsun. Gerçi otobüste giderken elini kolunu sallamak da saçma ama neyse.. J İtalya’nın köyleri Avusturya’nınkiler kadar güzel değil. İtalya’ya girdikten 1-1.5 saat sonra Venedik yakınında bulunan ve otelimizin de olduğu Yazola denilen yazlık yerleşim yerine geldik. Günlerden Cuma ve akşam olduğu için o bölgeye doğru trafik çok yoğundu…

Burada da akşam yemeği dahil olduğu için hemen yemeğe aldılar. Yemekte önce makarna, sonra tavuklu patates sonra da meyveli hafif bir tatlı vardı. Yemekten sonra odaya çıktık, bavullarımızı bırakıp dışarı çıktık. Otel denize çok yakın. Sahile indik, upuzun, güzel kumsalında yürüyüş yaptık. Kumlara yazılar yazdık. Dönüşte bizim turdan ufaklıklara rastladık. Bizim yazıları okumuşlar, “başka Türkler de var” diye bize gösteriyorlar.. Daha kimse kimsenin adını bilmiyor ki… J Cadde tarafına geçtik. Kısa bir turdan sonra odaya çıkıp şarap ve çikolatamızı alıp sahile indik ve şarap içtik. Ama hava çok rüzgarlıydı ve yarım saat sonra odaya döndük.

5. GÜN (07.07.2007)

 

Ertesi sabah kalkar kalkmaz kahvaltıya indik. Kahvaltı güzel yine. Kaşar, salam fena değil. Ama kaşarlar kağıt gibi incecik. Venedik’e gitmeden denize girmek istiyorduk ama çok serin ve dalgalıydı, vazgeçtik. Kahvaltıdan sonra otobüsümüzle teknelerin olduğu yere gelip vaporettolara bindik ve yarım saat sonra Venedik’e vardık. 400 ada üzerine kurulmuş ve bir sürü kanaldan oluşan olağanüstü bir şehir. San Marco meydanı, kule, Dükler Sarayı, katedral…. Meydanın yanındaki kuleye çıktık. Tam tepede dışarıyı seyrederken dev gibi çan çalmaya başladı, beynimiz oynadı. İndikten sonra da elimize kolumuza konan kuşları besledik… Hiç kaçmıyorlar insanlardan…

image019 image021 

Sarayın yanında düke karşı gelenlerin cezalandırıldığı hapishane ve sarayla hapishane arasında bir bağlantı var. Buraya “iç geçirme köprüsü” ya da “son ah köprüsü” diyorlar çünkü sarayda suçlu ilan edilip hapishaneye gidenler son olarak buradan görüyorlar şehri ve bir daha da dışarı çıkamıyorlar. Bunun tek istisnası Kazanova olmuş. O dük tarafından affedilmiş.

image023 image025

San Marco meydanına 10-15 dakika uzaklıkta Rialto Köprüsü var, Aşıklar Köprüsü’ymüş. Kısa bir yürüyüşle oraya gittik. Köprünün diğer tarafında açık pazar var ama çok pahalı. 1-2 saatlik serbest zamanda buraları geziyoruz. Herşey çok pahalı. Her taraf maskecilerle, cam eşya satanlarla, dantel satanlarla dolu… Çok komik hediyelikler de var, çıplakmış gibi gösteren mutfak önlükleri ve iç çamaşırları mesela…Binalar çok eski, hiç yeni bina yok… Saat 13:00’de gondola binip tur atıyoruz. Salak gondolcu yarım saatçik gezdirip döndü.. Onun 15-20 dakikasında telefonla konuştu zaten. Demek telefon konuşması da olmasa çıkmamızla dönmemiz bir olacaktı… Bu yarım saatin maliyeti ise 70 euro.. E yuh…

image027 image029 image031  

Sonra yine serbest zaman. Akşam 17:00’de grup toplanıp otele dönecek, akşam yemeğini yine otelde yiyecek, 21:30’da gece turu için geri gelecekti. Biz otele dönmedik, akşam onlar gelene kadar Venedik’te gezmeyi tercih ettik. Akşama kadar San Marco ile Rialto Köprüsü arasında sürttük, bütün sokaklara tek tek girdik çıktık. Bugün 07.07.07 olduğu için öyle çok gelin damat gördük ki.. Bir tanesinin ayaklarına tenekeler bağlamışlardı ve insanların içinde tangır tungur yürüyorlardı.. Çok komik.. Kanal kenarında bira ile ton balığı ve patlıcan salatası yedik. Alışveriş yaptık. 1 magnet 3 euro… Aklım dantelli şemsiyelerde kaldı ama 20 euro ve kullanabileceğim alan yok. Ölü yatırım. J Sırtımıza ve bacaklarımıza kara sular indi. Gece turuna gelenlerle buluştuk. Gece turu biraz hayal kırıklığı oldu. Venedik’te doğru dürüst ışıklandırma bile yok. O nedenle gündüz attığımız turu gece karanlıkta takıla düşe ve koştura koştura tekrar attık. Biz bütün gün gezdiğimiz için durumdan memnunduk ama sırf o tur için gelenler biraz mızmızlandılar. Bu yüzden Venedik’in kara bağlantısı olan Roma Meydanı’na gidilmesine karar verildi. Resmen koşarak gidip geldik. Orada da hiçbirşey yoktu. Otele döndük. Sıcak bir çorba içip uyuduk, çok yorgunduk çok…

image033

 

6. GÜN (08.07.2007)

 

Ertesi sabah yine erkenden kalktık. Kahvaltı ve sandviç imalatından J sonra otobüsler yola koyuldu, Fransa’nın Nice şehrine gidiyoruz. Yol üzerinde ekstra Verona turu var. O tura katılacak olanlar bir otobüse diğerleri öbür otobüse alınıyor, bu nedenle ilk kez iki otobüsün yolcuları birbirine karışıyor. Biz Verona’ya gidiyoruz ve kendi otobüsümüzde değiliz. Bizim otobüs çok daha güzel ve temizdi. Hele bizim şöförler, Şuayip ve İsmail hem çok daha uyanık hem de çok daha sosyal ve çalışkandı. Neyse, bugünlük idare edeceğiz. L Yazola’dan çıktıktan 1.5-2 saat sonra Verona’ya vardık. Çok sevimli bir yer. Günlerden Pazar olduğu için ortalık çok sakin. Burada hep festivaller olurmuş. Tam merkezde arena var, Roma döneminden kalma… Oradaki bir caddeden geçip Juliet’in evine gittik. Romeo’nun Juliet’e serenat yaptığı balkonu gördük. Juliet heykelinin okşanmaktan pırıl pırıl parlayan göğüslerine dokunduk şans getirsin diye…

image035 image037  

Meydana gelince turun kadınları yeraltı geçidindeki tuvalete hücum etti. Ahşap kapılı, alaturka, çok değişik bir tuvalet. Hedefim Avrupa’daki tüm tuvaletleri görmek, kararlıyım… Bu arada Avrupa’ya gidenler tuvalet için ciddi bir bütçe ayırmalı, en düşük tuvalet ücreti 50 cent. Venedik’te 1 euro’ydu ve uzun kuyruklar vardı. 1 saat içinde 25 kez tuvalete girmek nedense Hamit’i sinirlendiriyor biraz…

  

Verona’dan yola çıkıp öğlen saatlerinde Milano’ya vardık. Tarihi dokuyu o kadar güzel korumuşlar ki,  şehir merkezlerindeki eski taş binalar muhteşem. Zaten merkezi yerlerde hiç yeni bina yok… Domm Meydanı’nda muhteşem bir katedral var, 500 yılda yapılmış, onu gezdik ve o meydandaki çok havalı kocaman bir alışveriş merkezi pasaj karışımı bir yerdeki pizacıda muhteşem bir piza yanında bira içtik. Dünkü bira ve tuvalet krizinden dolayı ben biranın (ki zaten küçüktü) yarısını içebildim. Sonrasında da sürekli susayıp durdum.

image043 image045 image047 image049 image051 image053 

Tekrar yola çıktık. Cenova’dan geçtik, beğenmedik. Yaklaşık 150 (abartmıyorum, rehber öyle diyo…) tünelden geçip Fransa’ya geldik. Dağlık yerler olduğundan yerleşim aynı Karadeniz sahilleri gibi… Ve sonunda Nice’e geldik.

image055 

Nice Fransa’nın Akdeniz kıyısında bir sahil kenti. Avrupa’nın en gözde tatil yeri olan Cote D’azur burada. Ve sonunda muhteşem otelimize vardık, adı Premier Class… Tam da adına yakışır birinci sınıf bir otel! Kapıdan girdik, iki asansörden başka birşey yok. Asansörler çağrıldı ama Fransız’ın asansörü başına buyruk. O da özgürlük yanlısı.. Gelmiyor.. 80 kişi aşağıda bekliyoruz. Resepsiyon? Üçüncü katta… Bir ara asansörü yakaladık. Bu sefer de 3. kata çıkmak ne mümkün, nereye isterse oraya çıkıyor meret. Hamit bir katta inip yangın merdiveninden (normal bina merdiveni neyse ki…) aşağı koşup yangın kapısını açıyor, insanlar nefes nefese ve dua ederek yangın merdivendinden 3. kata çıkıyor, anahtarlarını alıyor. İki gece buradayız, işimiz iş… Odamıza girdik ki, otel odası değil bu olsa olsa gemi kamarası…Ranzalı ve küçücük bir oda, penceresi bile gemi penceresi gibi, kafanı çıkarmaya kalksan sığmaz… Aslında oda tuvalet kadar, tuvalet elbise dolabı kadar.. L

image057 image059 image061  

Saat 22:30’da Cannes’a hareket ettik. Gece Cannes’da gezdik. Festivallerin yapıldığı binada, kırmızı halıda resim çektirdik. Etrafı gezdik. Nice’e göre daha lüks bir yer… Caddede bir sürü ünlü mağazalar ve oteller var… Gecenin bi vakti o komik otele döndük, bir şekilde odalara çıkmayı başardık ve uyuduk…

 

7. GÜN (09.07.2007)

 

Ertesi sabah kahvaltıya indik. Neyse ki kahvaltı otele yakışmayacak kadar iyi… Kahvaltı sonrası Monaco’ya doğru yola çıktık. Nice’e yarım saat uzaklıkta. Önce Eze köyünde bir parfüm fabrikası gezdik. Çok ucuz sanarak dandik parfümler aldık. Sonra Monaco’daki botanik bahçesini gezdik. Monaco’da yüksek ve çok katlı binalar çok fazla… Buna rağmen manzara süper. Dağlar çok sarp olduğundan geniş bir alana yayılamıyorlar, yerleşim yatay olamayınca dikine olmuş. J Çok zengin bir ülke. Tepeden görünen Monaco Stadı’nı Galatasaray’lılar (biz yani) iyi hatırlar… Onlar da bizi.. 

image064 image066 image068 image070 

Botanik bahçesinden sonra sırada Okyanus Müzesi var. Orada akvaryumları izledik. Üst katlarda fosilleri inceledik. Zaman yetmedi daha fazlasına. Oradan Grace Kelly’nin katedral içindeki mezarını gördük. Kraliyet ailesinin ölen fertleri katedral içinde gömülüyormuş. Sonra da Monaco Sarayı’nın bahçesini gezdik. Saraya giremedik ama zaten görecek pek birşey de yokmuş. Bahçesinde yemeğimizi yedik. Sonra turdaki salaklığımızı yapıp, üstelik az zaman kaldığı için koştura koştura postaneyi bularak 15 euro’ya telefon kartı aldık. Salaklık nerede mi? Monaco’dan alınan kart Fransa’da geçmiyormuş. Aslında bu bizim değil Monaco’luların salaklığı. Heybeliada kadar topraklarına bakmadan ayrı telefon sistemi kurmuşlar… Öğleden sonra yine otele gidip eğlendik, pardon dinlendik.. Ama otel öyle komik ki her giriş çıkış bir eğlence… Akşam Monaco-Monte Carlo kumarhaneler turu var. Gittik ama biz turun 1 saatini telefon kulübesinde geçirdik. Çünkü bu gece Monaco’dan çıkıyoruz ve bir daha da dönmüyoruz… Konuşabildiğimiz herkesle olabildiğince uzun konuştuk. Yine de bitmedi. Yukarı çıktık. O kadar lüks arabalar var ki, Ferrari’ler, Jaguar’lar cirit atıyor. Taksilerin en kötüsü son model Mercedes… Kalan yarım saatte sembolik olarak oyun makinelerinde kumar oynadık ve 5 euro kaybettik. Az veren candan çok veren maldan.. J Çıktığımızda otobüs beklerken bizim kartı turdakilere verdik onlar da bitiremedi… J

image072

image074 image076

 

8. GÜN (10.07.2007)

 

Sabah kahvaltıdan sonra yola çıktık. Akşam saat 22:00’ye doğru Paris’teyiz. Hava 17C°, soğuk ve yağmurlu bir akşam… Tam 22:00’de Eiffel’in ışıkları kıpır kıpır yanıp sönmeye başladı… Çok güzel görünüyor. Otelimiz banliyöde… Bulana kadar çok vakit kaybettik. Anonslardaki kadın sesinden dolayı Safinaz diye isim taktıkları araç navigasyon sistemi de işimizi kolaylaştıramadı bu kez… Oteli görüyoruz otobandan ama bir türlü giremiyoruz… Ibis Otel, Nice’deki rezaletten sonra 5 yıldız konforuna sahip. Odaya girdik ve yerleştik. Birşeyler yiyip yattık.

image078 

image080 image082    

 

9. GÜN (11.07.2007)

 

Sabah çok güzeldi kahvaltı. Kruvasanlar harika, çikolatalısı da var. Çayları poşet ama o bile güzel. Meyveli yoğurt var… Vişnelisi süper. Sonra çıktık ve hep birlikte şehir turu yaptık. Concord Meydanı, Zafer Takı, Eiffel, Şanzelize, hepsini gördük, fotoğraflar çektik. Sonra da Seinne Nehri’nde 1 saatlik bir tekne turu yaptık. Bir sürü köprü var. Merkezdeki binalar hep eski. Bir sürü müze var. Fransız Devriminde kraliçenin ve asillerin tutulduğu binayı gördük. Bunlar Concorde Meydanı’nda giyotinle idam edilmişler. Binaların altında kafeler var ve en öndeki masalar yanyana, sandalyeler de öyle dizilmiş caddeyi kapatmamak için. Bütün caddelerin iki yanı ağaçlık. Bir tek Louvre’dan Opera’ya giden cadde ağaçsız, o da Kral Opera Binasını görsün diyeymiş. Heryer acayip korunmuş. Seinne nehrinden sonra Eiffel’e çıkacaktık. Ama çok fazla kuyruk var, vazgeçildi. Biz de serbest zamanda çıkarız. Tekrar şehir turuna dönüldü. Moulen Rouge’u gördük. Etrafında bir sürü sex-show yapan yerler var. Hatta bir de sex müzesi… Hava genelde soğuk ve kapalı. Gün içinde değişiyor. Bir sıcak, bir güneş, bir yağmur, bir rüzgar… Paris’in havasını kadınlara benzetirlermiş. İstanbul’unki değil miydi o??? J

image084 image086 image088 image090 

Öğleden sonra serbest zaman, önce Louvre’u gezdik. Giriş 9 euro’ydu. Tabi önce Mona Lisa’yı gördük. Rehberimiz Örge Bey ve Levent Bey (bizim otobüsün rehberi Örge ama bazen Levent’in otobüsüne geçiyoruz, o nedenle ikisi de rehberimiz) Mona Lisa’yı görünce “Bu küçücük şey miymiş bu kadar ünlü tablo” diye hayal kırıklığına uğrayacaksınız dedikleri halde görür görmez  “Bu küçücük şey miymiş bu kadar ünlü tablo” diye hayal kırıklığına uğradık… L Onun dışında bir sürü heykel, resim var… Zaten tüm gününü ayırsan yine bitmez, o kadar büyük ki… Girişteki ünlü cam piramitte resim çektirdik. Milo Venüsü’nü, Mısır Kalıntıları’nı, ortaçağ hendeklerini gördük. Napolyon heryeri yağmalamış, çalıp çırpıp buraya doldurmuş. Hendek getirilir mi, getirmiş işte. Şehri niye bırakmışsa…

image092

Fransa’nın iyi tarafı tuvaleti ücretsiz olan birçok yer var… 16:30’da Louvre’dan çıkıp Eiffel’e doğru koşturmaya başladık. Akşam 21:00’de Louvre’un karşısında gece turu için buluşulacak. 45 dakikalık koşturma sonunda Eiffel’in bacaklarının arasındayız. J

image094

O nasıl bir kuyruk.. Offf… 19:30’da biletleri alabildik. İkinci kata çıktık. Daha yukarı çıkmak için bir kuyruk da orada… Saat 20:00’de en tepedeyiz. Manzara gerçekten olağanüstü.

image096 image098 image100 image102 

Ama zamanımız yok.. Fotoğraflar çekip aşağı iniş için çalışmalara başladık.. Ee, kuyruksuz olur mu? 2. kattan 1. ye merdivenle indik. Ama oradan en alta merdiveni bulamıyoruz. Yine asansör bekledik. Sonra da koşa koşa buluşma yerine. Yine 45 dakika sürdü. Canımız çıkmış ama yetişmişiz. Hatta otobüs henüz yok. Turdaki yapışık kardeşler Meral’le Meryem bir marketten ucuza su almış, “Çok yakın çok, siz de alın diye ısrar ediyorlar”, küçüğü Meryem’le Hamit su almaya gidiyor. Gerçekten çok yakın, Eiffel’den buraya geldiğimiz kadar bir yol… Kan ter içinde otobüse biniyoruz, gece turu başlıyor. Saat 23:00’de Eiffel’in en güzel izlendiği noktadayız. Saat başlarında kıpraşma olayı var onu yakalayacağız. Çok güzeldi. O arada biraz dalaştık ama Eiffel öyle güzel ki unuttuk hepsini… Bu arada, bunca kişi arasında bizden başka bu kuyruğu göze alıp Eiffel’e çıkan da olmadı.. Mekke’ye git, hacı olmadan dön.. Olacak iş mi? J Sonra otele dönüş ve uyku kardeşim ver elini…

 

10. GÜN (12.07.2007)

 

Sabah erkenden kahvaltımızı edip adet olduğu üzere sandviç çalışmamızı tamamlayıp Paris sokaklarına döküldük. Hemen metroya indik. Günlük kullanım için bilet aldık. Perona girerken turnikenin bir yerinden sokuyorsun bileti okuyup geri veriyor ve kapı gibi turnikeyi açıyor. Bizde yok iyi ki bunlar. Alır geri vermez. Oyun sever halkımız çıkış tarafına birşeyler sokar, parayı ödediğinle kalırsın… Hatta metrodan çıkarken de aynı sistem uygulanıyor. Ne yani, bileti kaybetsem dışarı da mı bırakmayacaksın gavur turnike? Aktarma yaparak, kaybolarak, ona buna sorarak istediğimiz istasyona geldik. EURODISNEY’e gidiyoruz. J Metrodan inip RER dedikleri trenlere bineceğiz. Onun yerini soruyoruz ama Fransızlar bir türlü anlamıyor. Fransızcaları mı kıt nedir.. Onlardan duyduğumuz gibi “ĞGEĞĞG” şeklinde garip sesler çıkartıyoruz, anlamıyor, elimizdeki tarifeyi gösterince “hoooo ĞGEĞĞG” diyo,   e biz ne dedik… Neyse bulduk. ĞEĞ’de metro bileti de geçmiyormuş, kişi başı 11,5 euro ödüyoruz gidiş dönüş RER biletine… 40 dakika sonra Eurodisney’deyiz. Hava serin, arada yağmur yağıyor, arada güneş açıyor. Biletlerimizi alıp girdik. Eurodisney’in iki bölümü var, biri daha çok bilinen park bölümü, diğeri çok bilinmeyen Disney Studios. Biz her ikisinde geçerli bilet alıyoruz. Turumuzun ekstra turları arasında da bugün Eurodisney var ama onlar sadece  Eurodisney tarafına girecek. Üstelik kalabalık grupla gitmek böyle bir yer için hoş olmasa gerek. Biz ekstra tur fiyatına metro ve RER bileti ve iki taraf için geçerli bileti aldık, daha ne olsun.

image104 image106

İçerisi masal şehri gibi. Herşey çok güzel. Önce atlıkarıncaya bindim. Sonra uçan fillere. Hamit bayağı dalga geçti benimle. Bunlarda sıra bekleyip boşuna zaman kaybetmişiz, sonradan anladık. Bir de dönen fincanlara bindik. Sonra Discoveryland kısmına geçip Space Mountain sırasına girdik. Ne olduğunu da tam bilmeden 1.5 saat sıra bekledik. Daha önce gelen bir ailenin internetteki notları burada nelere binmemiz gerektiği konusunda çok yardımcı oldu. Kuyruğun başına geldikçe bazılarının ellerinde biletlerle bizim önümüzden yan taraftan alındığını görüp uyuz olduk.. Hamit’le birlikte birkaç turist bağırıp çağırdı. Bu arada birşey fark ettik ki, bizden başka hiçbir millet bu kuyruklarda sıkılmıyor. Gayet ağırkanlı, sakin sakin bekliyorlar.. Aralarında 3-4 metre bırakarak hem de… Neyse sonunda Space Mountain’e biniyoruz. Acayip bişey. Çok hızlı bir tren seni tepeye fırlatıyor. Karanlıkta, sanki uzayda deli gibi bir hızla ilerliyor, kendi etrafımızda 360° dönüyoruz. Ben çığlık çığlığa bağrıyorum, indiğimizde her yanım zangır zangır titriyor, 5 dakikada falan kendime geliyorum. Muhteşem bişey. Çıkarken neyse ki bu açıktan giriş olayını çözdük. J Kuyruk beklememek için bineceğin aletin girişindeki makineden randevu alıyorsun, bileti sokuyorsun, eğer sakıncası yoksa sana uygun saate randevu veriyor. Sakıncası yoksa kısmı şaka değil, belli aletlere aynı anda randevu vermiyor mesela. Aynı alete iki kez de vermiyor. Kurmuşlar bi sistem, biz çözmeye çalıştıkça karışıyoruz… L

image108 image110

Aletlerden çıkışta fotoğraf satıyorlar, aletin en çok bağırtan atraksiyonlarından birinde herkesin fotoğrafları çekiliyor, çıkarken de dizili ekranlarda bunlar teşhir ediliyor, beğendiğini (daha doğrusu kendi olduğun resmi) numarasını söyleyerek satın alabiliyorsun. Biz de kendimizi ekranda görünce oradan fotoğraf çekiyoruz. Bundan pek hoşlanmıyorlar ama baktık o kadar, euro sokaktan toplanmıyor ki… J

image112 image114  

Neyse, bunu öğrendiğimiz iyi oldu. Big Thunder Mountain’den randevu alıyoruz. (taa 17:50’ye veriyor misafir sevmez alet…) Zaman kaybetmemek için Indiana Jones’a da sıraya giriyoruz. Bunun kuyruğu daha az, çabuk geliyor sıra. Bu da çok zevkli, Space Mountain tabi ki 1 numara… Indiana Jones açıkta giden bir tren, o nedenle Hamit çocuk oyuncağı gibi birşey sanıyor ama hiç de öyle olmadığını görüyoruz, çok hızlı ve değişik atraksiyonları var, hatta bir ara kendi etrafımızda dönerken boynum öne doğru öyle bir gitti ki, sakatlanacağım diye korktum. Space Mountain’e bir daha binmek için randevu almak istedik, yemedi.. SSK’dan randevu almak bundan daha kolay… 15:50’den sonra gelin diyor… Randevu alma randevusu gibi bişey…

 

Biz de buradan çıkıp Eurodisney Studios’a girdik. Oradaki trenden randevu alıp etrafı gezdik. Buranın kalabalığı daha makul. Saatimiz geldi, trene bindik. Bu da çok zevkli. Burada herşey çok zevkli. Ardından bir film izledik. Sahnedeki adam perdeden filmin içine girdi. Tüm filmlerden sahneler alarak harika bir film yapmışlar. Filmde yağmur yağınca bizim de üstümüze yağıyor. Filmde tepeden biri kılıç fırlatıyor, kılıç perdeyi yarıp sahneye saplanıyor. Çok güzel..  Bu aradan filmden önce beklerken saat 15:50’yi bulmuştu, Hamit koşarak park kısmına geçip Space Mountain’den randevu aldı.

image116

Filmden çıkıp tekrar Space Mountain’e bindik. Sonra da Big Thunder Mountain’e. Off yaa, buradan çıkılmaz aslında ama Paris de bizi bekler.. Ayıp olmasın… 18:30 gibi nefis anılarla ve aklımız orada kalarak çıkıyoruz Eurodisney’den…

image118 image120

Ara ki metroyu RER’i bulasın. Neredeyse 1 km yürüdük, geldiğimiz yer otopark, geri dön… Metro istasyonu ararken az kalsın Madrid trenine biniyorduk. J Şehre gelip La Fayette mağazasına girdik. Biraz dolaşıp bana ve Meltem Abla’ya şal aldık. Komik ve çok pahalı şapkaları takarak fotoğraflar çektik. Sonra da Concorde Meydanı’na yürüdük.

image122

Şanzelize’de bir kafede kahve içtik. Türkiye’yi aradık telefonla. Hamit ikide bir Şanzelize’nin ortasına geçerek Zafer Takı’nda güneşin batışını fotoğrafladı…

image124

Birer kahve daha.. Keyfe bak.. Saat 22:00, Zafer Takı’nın yanına gidip Eiffel’in kıpraşmasını tekrar izledik. Ve metro ile otele döndük. Çok güzel bir gündü…

image126 image128

Sonradan öğreniyoruz ki, tura birlikte katılan iki kadından birinin çantası kahvaltı salonunda çalınmış, içinde pasaportu, parası, fotoğraf makinesi, kredi kartları hepsi gitmiş. Onun İngiltere’ye gelmesi imkansız. Bizim yedek şöförün ve diğer aracın yedek şöförünün de İngiltere vizeleri olmadığı için bizi Fransa’da bekleyecekler. Onlar da o gruba katılıyor. Daha sonra Shengen ülkelerinin sonuncusu olan Almanya’da konsolosluktan alınan bir kağıtla uçakla dönecekler. Biraz tadı kaçıyor tabi herkesin, üzücü bir durum…

 image130 image132

11. GÜN (13.07.2007)

Sabah kahvaltı sonrası otobüsümüz hareket ediyor ve yine çok merak ettiğimiz bir yere gidiyoruz: Londra… Ama çok yorgunuz… 2.5-3 saatlik bir yolculuk sonrası Calais’ye varıyoruz, oradan feribota  bineceğiz ve Ada’ya geçeceğiz, Dover limanında ineceğiz. Feribota binmeden gümrük ve pasaport kontrolüne giriyoruz. Calais’de İngilizler, Dover’da Fransızlar yapıyormuş kontrolü. Şu ana kadar kaç tane sınır geçtik, ilk kez bu kadar sıcak ve insani görevliler görüyoruz İngiliz gümrüğünde. 3-4 banko var yanyana… Sırayla oralara alıyorlar. Bütün görevliler her gelen yolcuya hem de Türkçe bir iki kelime söylüyor, “günaydın”, “hoşgeldiniz” gibi… Sorun çıkmıyor, hepimiz geçiyoruz.

image134 image136

Feribot çok güzel. Bir sürü salonu var, aslında aracı parkettiğiniz yerin rengine göre salonu falan buluyorsunuz galiba.. Ama biz bütün salonlara dağılıyoruz. İçerde oyun salonları var, bar var, free shop var, ne ararsan var yani… Viski ve Pimm’s diye bir içki tattık. Parfümleri test ettik… En üst katta açık bölüm de var, orada biraz oturup fotoğraflar çektik. Hamit bir martı’nın 1500 tane fotoğrafını çekti… Martı da manken midir nedir gitmiyor bir türlü, fotoğrafı çekildikçe tepemizde pike yapıyor… J Tekrar aşağıdaki salonlara indik. Oturduk. Bir sürü milletten bir sürü öğrenci var. Bir anda iki kız öğrenci bizim salonun hemen dışında saç saça baş başa birbirlerine girdi. İngiltere’ye yaklaşırken tekrar dışarı çıktık… Uzaktan sisler içinde Beyaz Kayalar’ın üstünde yemyeşil çimenler çok güzel görünüyordu. Otobüslere indik, hareket ettik, eyvah, diğer otobüsü gümrük alanına aldılar, yok yok, şöför çıkış yerine oraya girmiş yanlışlıkla.. Bazen doğru gittikleri de oluyor,  o zaman şaşırıyoruz… J

 

Bir saat kadar yol gittikten sonra Greenwich’de iniyoruz, uyumuşuz o arada… Greenwich çok şirin bir kasaba, parkın içinden geçtik, heryer yemyeşil çimen ve ağaçlık. Başlangıç meridyenine geldik.

 image138 image140

Bir ayağımız doğuda, diğeri batıda dilek tuttuk. Oradaki müzeyi gezip aşağı indik. Evler, sokaklar çok şirin.

Oradan tekneye binip Thames Nehri’nden Londra’ya girdik. Nehrin etrafındaki binalar çirkin ama etkileyici, hepsi birbirinden değişik ve garip bir mimariyle yapılmış…

  image142

London Bridge, London Eye, Bigben… Hepsinin yanından süzülüyor teknemiz… Thames’in suyu kahverengi çamur.. Tam bir saat sürüyor nehir gezimiz. İndikten sonra da bir saat serbest zaman var.

image144 

image146 image148

Oxford Caddesi’ne gittik, çok güzel hediyelik eşyalar yapmışlar.. Gerçi çoğu Çin malı ya, neyse… Herbiri Londra’nın simgesi olmuş otobüsler, taksiler, telefon kulübeleri, askerlerin olduğu mangnetler, tişörtler, kumbaralar… En çok da metro haritalı tişört ve kravatları beğendik. Ama çok pahalı, zaten Sterlin bize göre pahalı… L Bir-iki ufak tefek hediyelik alıp otobüse bindik, doğru otele…

image150 image152

Otel Heatrow Havaalanı yakınında Holiday Inn, dört yıldızlı ve çok güzel. Odada saç kurutmadan su ısıtıcıya herşey var.. Yorgunluktan erkenden yatıp uyuduk.

  image154 image156

Sabah kahvaltı da çok zengin. Hele meyve salataları harika…İkimiz de üç sabah da bu meyve salatalarından kocaman birer tabak götürdük… Sonra sabahtan yola çıkıldı, şehir turumuzu attık. Görmemiz gereken yerleri gezdik. Londra Köprüsü’nde yürüdük, fotoğraflar çektik. Muhafız değişim töreni için saat geliyor, orada dağılıp töreni izliyoruz. Verilen süre bitti ama tören bitmedi. Zaten o kadar kalabalık ki.. Gidenlerin kimi dönüyor kimi dönmüyor, boşuna dönmüşüz, dönmeyenleri bekliyoruz çünkü. Neyse epey fotoğraf çektik. Başbakanın evini de gördük. Sonra grup 50 euro’luk ekstra turla Madam Tussoud’ya gidiyor. Biz de müzede inip kendimiz onlardan ayrı olarak kuyruğa girdik. Yaklaşık aynı paraya, 35 Sterlin’e Madam Tussoud ve London Eye’a kombine bilet aldık. Bir saat on dakika kuyruk bekledik. Bu arada çeşitli yerlerde tabelalar var, “bu noktadan girişe kadar şu kadar dakika beklersiniz” yazıyor üzerinde ve gerçekten de tam o kadar dakikada geliyor sıra..

image158 image160    

Kuyruktan belliydi zaten, içerisi çok kalabalık… İte kaka zar zor fotoğraf çektiriyoruz beğendiğimiz ünlülerin balmumu heykelleriyle… Atatürk’ümüzü buluyoruz, onunla pek ilgilenen yok, biz onun yanında birbirimizin fotoğrafını çekiyoruz, birine verip birlikte de çektiriyoruz. O arada genç bir çocuk bize veriyor makinesini, “beni de çeker misiniz” diye.. Çok duygusal dakikalar… Hamit bir çocukla sanal kaleye penaltı atıyor. Aslında son penaltı giriyor ama sanal kale direkten döndü diyor ve berabere kalıyorlar, kupayı ikisi birlikte kaldırıyor. Sonra canlı mankenlerin de görev aldığı bir korku tüneli var. Bu müze ve Londra Hintliler’le dolu ve biraz salaklar mı ne, bir heykelin yanında yarım saat kalıyorlar.. Yirmi saniye fotoğraf, geri kalan yirmi dokuz dakika kırk saniyede heykelle ülkenin durumunu mu tartışıyorlar anlamıyorum ki… Sonra da raylarda giden Londra’nın ünlü taksilerine benzer maketlere binip Londra tarihini görüntülü anlatan bölümden geçtik. Taksiler çok şirindi… Nerede balmumu heykel varsa oraya doğru dönüyorlardı.. Ardından tüm tepesi sinema perdesi olan bir salonda üç boyutlu bir çizgi film izledik ve çıktık.

image162

Londra Hintli ve Arap kaynıyor. Ama biz İngilizler’i çok sevdik. Gümrükten itibaren hepsi çok güleryüzlü ve yardımsever. Sonra Oxford Caddesi’nde yürüdük. Bir ara sokaktaki bir barda İngiliz birası (Ale J ) içip Fish&Chips yedik. İnanılmaz zevk aldık bundan.. Su almak için Marks&Spencer’a girdik, süpermarketi de var yani. Hamit su alırken ben o on dakika içinde tam dört kez tuvaleti ziyaret ettim. Bira içtik ya… Tabi Hamit söylenip durdu… Ne varsa bunda.. Neymiş efendim, adamlar kameralardan aynı yere dört kez gittiğimi görseler bu tuvalette garip bişeyler oluyor, terörist midir nedir dermiş.. Saçma…

image164 image166

Otobüsümüze binip otele geldik. Hamit rehberlerimizden Levent’in bilgisayarıyla daha önce iki kez fotoğrafları CD’lere ve USB’lere aktardı. Bu sefer kızların kartı dolmuş. Onlar Levent’ten bilgisayarı almış ama beceremedikleri için Hamit’e veriyorlar, o da hem onlarınkini CD’ye alıyor, hem de olmuşken bizimkileri de bir kez daha boşaltıyor. Bir tane 1 GB, bir tane de 512 MB kartımız var. Yani yaklaşık olarak 4.5 GB fotoğraf olmuş.. Kaç bin taneyse.. Bu arada bilgisayarın şarjı boşalıyor, sadece banyodaki priz bizim sisteme uygun, oraya takıyoruz ama saatlerce kaldığı halde dolmuyor. Zaten prizin üstünde Only Shave gibi bişey yazıyor, sadece tıraş makinesi çalıştıracak kadar düşük amperli sanırım. Bu durum ilerde acı birşeye neden olacak ama henüz bilmiyoruz tabi… Şarj edemediğimiz için laptopu Levent’e vermeye utanıyoruz. Londra’dan ayrıldıktan sonra ilk otelde şarjı tamamlayıp kızlara veriyoruz, Levent’ten onlar aldığı için onlar versin diye. Levent de bavuluna koymaya üşeniyor mu ne otobüsün üst kısmındaki çanta konulan yerlere koyuyor. E onların şöförler tüm dönüşleri son anda fark edip sert manevralar yaptığı için sen yukardan düş, ekran tuzla buz, çok üzülüyoruz, keşke şarj etmeden verseymişiz… L

image168 image170

13. GÜN (15.07.2007)

 

Sabah kahvaltı sonrası yola çıktık. Londra’nın hemen yakınındaki Eaton kasabasına geldik. Çok şirin bir yer. Burada 1000 yıldır kraliyet ailesi tarafından kullanılan Windsor Kalesi’ni gezdik. Kraliçe Londra’da olduğu haftasonlarını burada geçirirmiş. Bugün de Pazar… Flamadan da anlaşıldığına göre Elizabeth orada.. Ama yok dedirtiyor, bizimle görüşmeye gelmiyor… J

image172

Görevlilerin hepsi yaşlı, devlet görevlerinden emekli olanları bu tür yerlere alıyorlarmış. Eski saray kısmını, odaları gezdik. Herşey çok iç karartıcıydı. Burada fotoğraf çekmek yasak ama Hamit çaktırmadan çekiyor. Çaktırmıyor ama görevliler iki kez işe uyanıp uyarıyor. İkincisi oldukça sert.. L Bizimkiler buradan Oxford’a geçecek. Biz bu tura yarım olarak katıldık, buradan trenle şehre gönderiyor Örge.. Trene bindik ve Londra’ya gidiyoruz ama sandviçlerimizin olduğu çanta otobüste kalıyor. Bir saat sonra Londra’dayız.Trendeki tuvaletlerin kapısı düğmeye basarak açılıp kapanıyor. Avrupa’nın Tuvaletleri kitabında bundan da sözetmeliyim.. J

image174

Hemen London Eye’ın yakınlarında iniyoruz trenden. Orada kombine biletimizi onaylatıp kuyruğa giriyoruz. Burada sanırım ölmek için bile kuyruk beklemeniz lazım. “Ee, ben ölecektim de..” “Sıraya geç brother, biz zeytinyağı almak için beklemiyoz heralde…” J Neyse çok beklemedik. Her tarafı kapalı, kocaman kabinde 35 dakikalık bir tur attık. Fotoğraflar çektik. Sonra indik. Bir köprüden karşıya geçeceğiz ama bu köprünün altında gösteri yapan bir sürü insan var, kimi garip bir çalgı çalıyor, kimi futbol topuyla akrobatik hareketler yapmaya çalışıyor, kimi tarih sayfalarından fırlamış, kimi de fino köpeği olmuş… Onların da fotoğraflarını çekiyoruz.

 image176

image178 image180

National Gallery’ye girerken hafiften yağmur başlamıştı. Orada Van Gogh’un Sunflowers’ını ve birçok başka eser gördük. Çok acıkmıştık. Yağmur da hızlanmıştı. Şarküteri gibi bir yere girdik, orada da fish&chips yedik, çok sevmiştik biz bu tadı.. J

image182

Yağmur çok artmıştı, caddeyi sel götürüyor. Ama biz yemeğimizi yiyene dek durdu. Buradan yürüyerek British Museum’a gittik. Mumyaları gördük. Artemis Tapınağından götürülenleri gördük.  Napolyon’a haksızlık yapmışız, bu İngilizler’in eli ondan da uzunmuş… L

image184

Çıkınca metro istasyonu aradık. Amacımız buluşma yerimizin yanındaki Hyde Park’a gitmek. Ama baktık ki biletler makine ile satılıyor ve bir bilet 4 sterlin. Zaten pahalı, bir de beceremez makineye kaptırırsak parayı, malum otomatik makinelerle arası iyi bir millet değiliz.. Metrodan vazgeçip yürümeye koyulduk. China Town’dan geçtik. Çok yorulmuştuk. Otobüsü bulduk, sırt çantalarımızı bıraktık. Hyde Park’ta çimlere yayıldık. Orayı da Araplar basmış. Serbest Kürsü’lerde konuşanlar vardı. Etraflarında da dinleyip arada alkışlayanlar… Bir saat kadar takılıp otobüsle otele geldik. Sabah adadan ayrılacağız.. L

image186 

14. GÜN (16.07.2007)

 

Sabah kahvaltı sonrası hemen yollara çıkıyor otobüsler… İki saat sonra feribottayız. Yine fotoğraflar çekiyor Hamit… Birşeyler yedik, dolandık. Bir buçuk saat sonra Calais’teyiz. Oradan biz ekstra tura katıldığımız için bir otobüsle Belçika-Brüksel’e geldik. Brükselin bir tek meydanı var, başka da hiçbir şeyi yok. Ama meydan gerçekten çok güzel. Çepeçevre eski ve çok süslü binalarla dolu… Onun dışında genel olarak Brüksel’i beğenmedik. Meydandan bir sokağa girip ilerleyince “çiş yapan çocuk” heykelini gördük. Belçika’nın çikolatası meşhurmuş. Bir sürü çikolatacı var. Örge’nin önerdiği bir çikolatacıdan birkaç kutu aldık. Daha sonra tadına baktığımızda hiç beğenmedik. Ne varsa İsviçre çikolatasında var. J Bir de yatan bir azize heykeli vardı, onun da bi yerlerini okşuyormuşsun dileklerin gerçekleşsin diye, pırıl pırıl okşanan yerleri… Biz de okşadık.. Meydanda döne döne bir sürü fotoğraf çektik ve çektirdik… Meydanın dışında şehir bomboş zaten…

image188 image190

Tekrar yola çıkıldı, üç saat sonra Amsterdam’a vardık. Şehre girdiğimizde korkunç bir yağmur vardı. Örge’nin bildiği bir Türk lokantasına girdik hep birlikte. Bir saat yemek molası var, sonrasında  yağmur dinerse isteyenleri ünlü Kırmızı Fener sokağına götürecek Örge… E ya dinmezse.. Biz yemeyip içmeyip, şemsiye ve yağmurluklarımızın sponsorluğunda kendi çabalarımızla buluyoruz sokakları. Bi güzel geziyoruz yağmur altında, ayaklarımız paçalarımız su içinde.. Kırmızı fenerlerin yandığı bir cadde ve ona açılan birçok sokak… Çoğunu gezdik… Genelevlerin kapısından, pencerelerinden kırmızı ışıklar yansıyor. İç çamaşırlarıyla kadınlar vitrinlerde bekliyorlar. Genç, yaşlı, zayıf, şişman, güzel, çirkin… Bir de bir sürü sex-shop var…  Fotoğraf çekmek yasak ama çaktırmadan bir iki fotoğraf da çekiyoruz. Sonra görmek istediğini görmüş ve fakat sudan çıkmış iki sıçan şeklinde lokantaya dönüyoruz. Örge ve diğerleri havaya bakıyor, yağmur çok azalmış, grup da istekli, ağırdan ağırdan caddenin en başındaki bir-iki evi gösteriyor Örge ve “bu kadar” diyip geri döndürüyor grubu, iyi ki kendimiz gezmişiz hepsini.. J Bu kısa turdan hoşlanmayan turumuzun yaşlı ve çok uyumlu çiftinden tatlı amca “Ne bu yaa, kiliseleri papazları saatlerce gezdiriyorsun, burayı beş dakika, olur mu?” diye söylenince, patavatsız esprileriyle grubun neşe kaynağı olan terzi ablamız, tatlı amcanın tatlı eşine dönüyor: “Bak bak senin adam dirildi” diyor. Grup kahkahalar atarak dönüyor kanalların üstündeki köprülerden…

 image192 image194

Burada uyuşturucu serbest. Sokak kenarlarında uyuşturucu sigara sarıp içenleri gördük. Esrarlı bişeyler de satılıyormuş ama denemedik… Amsterdam kanallar şehri. Şehir deniz seviyesinin 1-2 metre altında. Sürekli su bastığı için binalar yamulmuş. Zaten yüzyıllardır su baskınlarında yıkılırmış şehir, yeniden yaparlarmış inatla… Ülkenin çoğu doldurma toprak. Bir de özel olarak izin verilmiş ve ev olarak kullanılan bir sürü tekne-ev var kanallarda. Bir sürü çiçekler ektikleri bahçeler bile yapmışlar bunlara… Hollandalılar çok cimriymiş, “Bak bak alma” diye bir atasözleri bile varmış. Şehir 750.000 nüfuslu ve sokaklarda, özel bisiklet parklarında sanırım nüfustan fazla bisiklet var. Bu parkların üç katlı olanını bile gördük. Gece 23:00’de otele geldik. Yine bir asansör kaosu yaşandı Asansörü sorunlu ama onun dışında güzel bir otel. 4 yıldızlı..

 

15. GÜN (17.07.2007)

  

Sabah kahvaltıdan sonra şehir merkezine gittik ve tekne ile kanal turu yaptık bir saat kadar. Yamuk yumuk binaları, iç içe görünen bir sürü köprüyü, yatayda tek bir pencerelik ve toplam bir metrelik cephesi olan mini apartmanı ve bir sürü tekne-evi gördük. Bir de bu küçücük şehre suların altından metro yapıyorlar. Denizaltı çalıştıracaklar herhalde.. Zaten şehrin içinde trenler vızır vızır.. Herkeste bisiklet.. Metro vagonlarını bisiklet parkı olarak mı kullanacaklar acaba!! 

image196 image198

image200 image202

Tekne turundan sonra Volendam kasabasına gittik. Deniz seviyesinin altında olduğu net görülüyor burada… Denize büyük setler çekmişler zaten… Şirin bir sahil kasabası. Çok güzel ve bakımlı evler var. Orada karışık balık tabağı alıp yedik. Üstlerde kalamar, karides, minicik balıkları en alta doldurmuşlar, kesin Türkiye’den geçmiş bunların yolu.. J Sonra şehre dönüp Lüksemburg’a doğru yola çıktık.

image204

Akşam üstü Lüksemburg’dayız. Hiçbir şey yok. Brüksel’de bari meydan çok güzeldi. Bunun meydanı da bişeye benzemiyor. Lüksemburg’u gezmeye gideceğinize İkitelli’ye gidin, farkı fiyatı.. J Otobüsten iner inmez birisi koşarak geldi yanımıza, orada yaşayan bir Türk.. Yazık, Türk’e nasıl hasret kalmışsa, herkesle tek tek muhabbet etti neredeyse… Meydanda kocaman bir orkestra müzik yapıyordu. Festival varmış. Sık sık festivaller oluyormuş burada.. Akşam 18:00-19:00 sularında orada olduk, hava aydınlık olduğu halde tüm dükkanlar kapalıydı. Meydanda kafeler var. Avrupa’nın en zengin ülkesiymiş. Parayı ne yapıyorlar acaba, hiç bişey yok ki… Kara para aklanıyormuş burada.. Çok yeşillik yalnız… Ormanları öyle güzel korumuşlar ki.. Bütün Avrupa öyle zaten… Akşam oradan da çıktık. Münih’te geceleyeceğiz. Gece 3:00 gibi Münih’deyiz. Hemen yatıp uyuduk.

 

16. GÜN (18.07.2007)

 

Sabah geç kalkıldı neyse ki, kahvaltıdan sonra 12:00’de Dahao Toplama Kampı turuna gidiyoruz. Hitler’in 1933’de iktidara geldikten sonraki 1-2 hafta içinde kurulan ilk toplama kampı burası. Kocaman bir yer. Bütün barakalar savaş sonrası yıkılmış ama iki tanesini aslına uygun olarak onarmışlar. Önce fotoğrafların olduğu müzeyi gezdik. Sonra 20 dakikalık bir film izledik. Naziler’in kendi çektiği orijinal görüntüler, kamptakilerin aç, insanlıktan çıkmış halleri çok korkunçtu. Tabi asıl insanlıktan çıkan onları bu hale getiren kafatasçılar. Sonra gaz odalarını ve buralarda ölenlerin yakıldığı fırınları gördük. Gerçekten tüyler ürpertici.

image206

Saat 16:00 gibi Münih’e döndük. Otobüsten inip kocaman bir meydanda kurulmuş dev bir açık hava birahanesi olan Victohnenmarkt’ı bulduk. Ağaçlık, her tarafta masalar ve sandalyeler dizili. Ortada ve kenarlarda da bira ve yiyecek satan dükkanlar var. Almanlar dev bardaklarda deli gibi bira içiyorlar… Biz de aşağı kalacak değiliz ya… Biralarımızı, Münih’e özgü beyaz, büyüklü küçüklü sosislerimizi ve domuz şnitzelimizi alıp oturduk bir masaya… Dev gibi bir Alman amcayla fotoğraf çektirdik. Çok komik ve neşeli bir adamdı. Fotoğrafı göndermemiz için mail adresini de verdi. Sonra oradan çıkıp Münih’in trafiğe kapalı ve oldukça kalabalık caddesinde yürüdük. Fotoğraflar çekip mağazalara baktık. 5 euro’ya Roma çizmelerinden aldım. Kocaman bir ayakkabı mağazası vardı ve en pahalı ayakkabı 19 euroydu. Etrafta Türk de çok fazla. Aslında bir Türk mahallesi varmış ve daha çok orada takılırlarmış, fazla çıkmazlarmış oradan.  Ama heryerde dönerciler dolu… Gerçi çoğu Arap galiba.. Burası çok kalabalık bir şehir, Brüksel ve Lüksemburg gibi değil neyse ki.. Akşam 22:00’ye doğru otele geldik.

image208

 

17. GÜN (19.07.2007)

 

Sabah 03:00’de yine yollardayız. İlk durak Viyana, küçük bir tur atılacak ve Budapeşte’ye doğru yola çıkılacak.. Sabah 9 gibi Viyana’dayız. Schönbrunn sarayını görüp, muhteşem bahçesini gezip şehir merkezine geldik. Oradaki bir başka sarayın ve müzelerin ortasından geçip tam merkeze indik. 1,5 saat serbest zamanımız var. Önce Nazım Hikmet’in sürekli gittiğini öğrendiğimiz ve 100 yıldan fazla bir süredir açık olan Havelka Cafe’ye uğrayıp fotoğraflar çektik. Nazım yoktu ama.. Bir pastanede ünlü ve nefis Viyana pastalarından yedik, Türk kahvesinin bir türevi olan melanj içtik. Viyana’daki tuvaletleri de denetlemeliyim, garsona tuvaleti soruyorum, alt katı tarif edip bir kağıda bir numara yazıyor. Kapı numarası sanıyoruz. Aşağıda zaten tek kapı var. O da ne, kapıda elektronik şifreli kilit var, onun şifresini vermiş. Müşteriler haricinde kimse kullanmasın diye bu yolu bulmuşlar.. J Şehir merkezini çevreleyen çemberdeki turumuzu tamamlayıp otobüsü bulduk. Burada ne çok konser ve opera binası var. Heryerde Mozart’la ilgili birşeyler… Asil bir şehir Viyana… Bir de buranın ünlü kraliçesi Maria Teresa’nın heykeliyle fotoğraf çektirdik. Tam 16 tane çocuk doğurmuş. Kız sen Anadolu’nun neresindensin? J

image210

image212 image214

Tekrar yola çıktık, hedef Budapeşte ama şu an korkunç bir trafiğe takılmış durumdayız. Trafiği bir şekilde atlattık, hatta Viyana turuna katılmayan diğer otobüsü bile geçtik. Budapeşte’ye akşamüstü vardık. Önce Gellert Tepesi’ne çıktık. Buradan Budapeşte manzarası süper. Ama hava çok sıcak, 40C° falan. Budapeşte’de hiç görülmemiş böylesi, bu da bizim şansımız, yoksa sıcaklığımız mı desek… Galatasaray Lisesi’nin kurucusu olduğu söylenen Gülbaba’nın türbesine gittik. Oradan Kahramanlar Meydanı’na.. Burası da çok güzel bir şehir.

image216 image218

Şehir dışındaki otelimize geldik biraz dinlenip üstümüzü değiştirip hemen tekrar çıktık. Çigan gecesi var çünkü..Oradan sonra bazıları gece kanal turuna katılacak, biz onları bekleyip gece fotoğrafı çekeceğiz. Yolda şehir trafiğine yakalanıyoruz. Saat 21:00’e doğru restorandayız. Mahzen gibi bir yer, çok ilginç. Girişte Tokai diye çok lezzetli bir şarap ikram ediyorlar. Bizden başka da birçok grup var. Önce Macaristan’ın ünlü Gulaş çorbasını yedik. Sonra kocaman bir tabak ördek, kaz ve tavuk eti geldi. Yanında da sınırsız kırmızı ve beyaz şarap, Tokai değil tabi, o pahalı, bunlar ucuz yemek şarabı… Bu arada sahnede Macar halk dansları yapıyorlar. Yemekler de eğlence de süperdi. Bir tek tatlı kötüydü, krepli mrepli bişey. Buradan sonra aslında gidiş yolculuğunda yapılması gereken ama çok geç geldiğimiz için yapılamayan tekne turunu da yapacakları için çok hızlı bir şekilde yendi yemek, toplam bir saatte kalktık. Oysa çok daha uzun kalınıp doyasıya eğlenilecek bir yerdi burası. Teknenin kalkacağı yere geldik, katılanlar bindi. Biz de en yakındaki köprünün üzerinde fotoğraflar çektik. Sonra da hep birlikte otele…

image220 image222

 

18-19-20. GÜN (20-21-22.07.2007)

 

Ertesi sabah Estergon Kalesi turu var, ardından dönüş için yola çıkılacak. Kahvaltı sonrası tüm eşyalar toplanıp otobüslere yüklenecek o nedenle. Çantaları bavulları topluyoruz, aşağıda otobüsler hazır değil. Kahvaltıya girip çıkıyoruz hala yok. Hamit bavulların başında bekliyor otobüse vermek üzere. Yukarda diş fırçalarımız ve şarjda bıraktığımız birşeyler var. Ben yukarı çıkıp hazırlanıyorum. Bu arada biz kahvaltıdayken odayı temizlemeye başlamışlar. Bizim eşyaları da dolabın en altındaki bir rafa koymuşlar. Ben onları alıyorum. İşimi bitirip aşağı iniyorum. Hamit çantaları yerleştirmiş o da yukarı çıkıp dişini fırçalayıp geliyor. Otobüs hareket ediyor, otelin parkından çıkmak üzere ve bir daha buraya dönüş yok. Yukarı çıktığımda eşyaları bulamadığımı anlatıyorum, sonra temizlikçinin dolabın alt rafını gösterdiğini falan. “Başka birşey kalmasın” diyor Hamit, “Yoo, sadece beyaz kablolar falan vardı ama bizim değil diyorum” “Eyvah, MP3 çalar diye fırlıyor, 4 GB’lık Ipod benzeri Creative Zen modeli bir alet, işin kötüsü fotoğrafları bilgisayardan boşaltırken çoğunlukla bunu kullandık. Yani 3 GB’lık fotoğrafımız otelde kalacaktı neredeyse.. Koşup aldı ve bir sonraki durağa kadar da söylendi bana.. L

image224

Önce Setsendre denilen bir kasabaya geldik. Tuzluk, biberlik, magnet ve ünlü Macar biberinden aldık oradan. Uzun zamandır hasret kaldığımız demleme çay içtik hediyelik eşya dükkanını işleten Türkler sayesinde. Aslında biz Estergon turuna katılmayacaktık. Ama öğlen verilecek olan geyik eti aklımızı çeldi, Örge de bizim bu tura katılmamız için 10 euro indirim yaptı. Adam başı 35 euro’ya bu tura da katıldık. İlk gittiğimiz kasabanın hediyelik eşya satışı dışında bir özelliği yoktu. Kasabadan çıkıp Estergon Kalesi’ne gittik. Tam bir hayal kırıklığı. Hiç beklediğimiz gibi değil. Turdaki yaşlı ve emekli ve bu tura ikiyüzbilmemkaçıncı kez katılan geveze albay amca öyle çok övmüştü ki… Sonradan anlaşıldı ki fi tarihinde, albay amca çıktığı zamanlarda (Osman Paşa’nın silah arkadaşı bizim albay :) ) daha tepede bir yere çıkılıyormuş ve oranın manzarası çok güzelmiş. Şimdi ise işin kolayına kaçıp alt kısımda bırakıyorlarmış. Beş para etmez. Bir katedral var, pek ahım şahım bişey değil. Bir müze yapmışlar, gördüklerimizden sonra solda sıfır. Manzara da abartılası değil. Sadece Tuna’nın karşı kıyısının Slovakya olması ilginç, uzaktan orayı gördük işte… Bu arada Macarlar’ın oldukça ezik bir millet olduğunu öğreniyoruz. Tarihte kazandıkları tek bir zafer varmış, o da Türkler’e karşı, kimbilir kaç savaştan biri, onun anısına hergün, evet hergün saat 12:00’de çanlar çalınıyormuş hala… Hatta bu çan sırasında TV yayınları bile kesiliyormuş. Bundan başka nüfusları giderek azaldığı için çocuk yapanlara teşvikler varmış. Mesela beş yılda üç çocuk yapana ev veriyorlarmış. Ve kadınlara üç yıl ücretli izin veriyorlarmış. Bizim başbakan kendini Macar başbakanı sanıyor olabilir mi???

image226

Kaleden çıktıktan sonra Vişegrat’taki Rönesans Restoran’a geldik. Masada kartondan taçlar var. Herkes taçlarını taktı, yoksa yemek vermiyorlarmış. Yani yemekler krallara layıkmış… Önce fondip yapılmak üzere Palinka denilen içkilerden ikram ettiler. Herkesinkini Hamit içti… Tabaklar, bardaklar çömlek. Gelen yemekler de çömlekten kaplarda.. Yine sınırsız şarap, kocaman bir çömlekte geyik eti çorbası geldi. Çok lezzetliydi. Sonrasında koca bir hindi budu ve biftek. Ardından böğürtlenli, kestaneli, kremalı, çikolatalı nefis bir tatlı. Yemekte herkesin keyfi yerine geldi. Sonra tekrar Sentendre kasabasına gelip mola verildi. Ve oradan Budapeşte’ye döndük.

image228 image230 

Diğer otobüsle buluştuk. Saat 16:30 gibi İstanbul’a doğru yola çıktık. Artık otel motel yok, direkt İstanbul… Ve bir sürü sınır… Macaristan, Sırbistan Bulgaristan yoluyla döneceğiz. Hava inanılmaz sıcak. Sırbistan’a girerken yine 30 euro Sırp vizesinden yırttık, yine 10 euro ile kurtardık. Ancak Sırbistan’a girdikten sonra rehberlerdeki paranın bittiği, merkezden gönderilen paranın kart hesaplarında görünmediği, yola devam etmek için yolculardan borç istendiği söylendi. Aksi halde mazot bittiği yere kadar gidebilecekmişiz. Sinirler bozuldu biraz, zaten birkaç gündür otobüste su bile yok, ikram falan da olmuyor yani.. Bizim araçta bir teyzemiz topluca 500 euro verdi, üstüne herkesten 10’ar euro, diğer araçta ise 40’ar euro para toplandı. Herkes imza karşılığı verdi parayı… Daha sonra Asyam Tur’dan alabileceğimiz söylendi. Gerçekten de dönüşte Asyam Tur ödedi gidenlere…

 

Tekrar Sırp gümrüğündeyiz, çıkış da uzun sürüyor… Oradan Bulgar gümrüğüne geliyoruz. Bekle bekle, bir gariplik var.. Hiç buyurun girin hali yok bu Bulgar halter milli takımı emeklisi, hormonlu gümrükçü teyzenin yüzünde… Olmaz diyor sadece, onun dışında Nuh da demiyor Peygamber de… O aralar bi sorun olmuş üst düzeyde, o nedenle devlet memurlarına verilen ve Shengen gerektirmeyen yeşil pasaportlara takmışlar, “Schengen vizesi olmayan yeşil pasaportluları indirin, Shengen’i olanlar girebilir” diyo.. Yok artık, indirip ne olacaksa, çalışma kampına gönderelim isterseniz. Diğer otobüsteki bir yolcu yeşil pasaportunu alıp bize geldi karısını ve eşyalarını orada bırakıp, diğer otobüs girdi oradan. Biz gerisin geri Sırbistan’a… Bu sefer geldiğimiz yoldan Makedonya üzerinden Yunanistan’a gidiyoruz. Zaten pestil gibiyiz. Herkesin moraller sıfırın altında… Sırbistan’a tekrar giriş sorun, Sırbistan’dan tekrar çıkış sorun, Makedonya’ya giriş sorun, oradan çıkış sorun, Yunanistan’a girdiğimizde kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Örge bir sürpriz yapıyor, madem buraya kadar geldik, var mısınız Atatürk’ün doğduğu eve gidelim Selanik’te? Hastaya ilaç sorulur mu Örge’cim, hay yaşa… Zaten birkaç gün sonra o meşum seçimler var, otobüste herkes bildiğimiz kadarıyla Atatürkçü… Herkesin keyfi yerine geldi…


Selanik bizim şehirlere, özellikle de İzmir’e ne kadar benziyor. Her balkonda bir çanak anten, Avrupa’da ya iki tane gördük ya üç… Siesta saati, çok sıcak, sokaklar bomboş. Hep birlikte Atatürk’ün doğduğu eve gidiyoruz, hemen önü Konsolosluk… Doğduğu odayı, evi, mutfağı geziyoruz. Çok mutlu oluyoruz. Sonrasında Cumartesi olmasına rağmen bize kapıyı açan konsolosluk görevlisine teşekkür edip sahile gidiyoruz. Ayaklarımızı denize sokup dinleniyoruz. Birşeyler yiyoruz. Biraz dolanıp tekrar otobüslere biniyoruz. Yolda Kavala’da ünlü bir kurabiyeci varmış, oradan kurabiye alıyoruz. Free-shop alışverişiyle ülkemize kavuşuyoruz.. Ne kadar eğlendik, anlatamam. Herkese bu turu tavsiye ediyoruz. Biz bir daha katılırsak şaşırmasın kimse… :)

image232

Bu arada, otobüsün çıkarken sıfırlanan kilometre sayacı, Kadıköy’de inerken 11.000 km’yi gösteriyordu. Bazı ekstra gezilere diğer otobüsle gidildiği de gözönüne alındığında yaklaşık 12.000 km. yol yapmışız.

Moskova’dan Leningrad’a, Volga…

 KARIŞIK FOTOĞRAF ALBÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

VOLGA VOLGA 17.07.2009-28.07.2009

image001 image002 image003 image004 image005 image006 image007 image008

image009 image002image010image002 image011 image002image012

image013

ANLATAN: AYÇİN SOYGÜR

17 Temmuz 2009 Cuma

Saatlerimiz 03:15’de çalmaya başlıyor birlikte.. Saatlerimiz lafın gelişi, telefonlarımızın alarmları işte… Uçağımız 08:40’da Atatürk Havalimanından kalkacak. 04:00’de Kadıköy’den İETT otobüsüne bineceğiz. Tuğba ve Gönüllü ailesi Kozyatağı’ndan Havaş’la gelecekler. Saat 4 oluyor, otobüs yok ortada.. Durağın yanında bekleyen taksici biraz önce gelen S.Gökçen otobüsünün şöförünün o otobüsün gelmeyebileceğini söylediğini iletiyor. Bizden başka bir yolcu daha var. Başka bir otobüsün şöförü plantonluktan bir numara veriyor, o numaraya soruyoruz, telefona çıkan İETT imamı o seferin (ki havaalanına günün ilk seferi) kaldırıldığını söylüyor. Köpürüyoruz “nasıl olur, internet sitesinde de duraktaki tarifede de o saatte sefer görünüyor”, “yapacak bir şey yok” diyor yetkisiz yetkili…

Taksi şöförü 20’şer liraya götüreceğini söylüyor.. Diğer yolcuyla birlikte taksiye binmek zorundayız. Havaş’a gitmeye zaman var ama daha bile pahalıya gelecek o durumda… Neyse, her zamanki gibi herkesten önce buluşma yerindeyiz. Bir süre sonra Hakan, Gülten, Doğa ve Tuğba da geliyor. Otobüste tanışmışlar… Bu kez de Pronto yetkilisi bir türlü gelmek bilmiyor. Neyse ki bizim grubun pasaportları var, vize nedeniyle pasaportları da Pronto’dan gelecek olanlar var, onlar iyice geriliyorlar. O arada check-in başlıyor, orada işlemlerimizi tamamlıyoruz, sonra biz pasaport kontrol kuyruğuna giriyoruz, Hamit’le Hakan Pronto görevlisinden çok da gerekli olmayan ıvır-zıvırı almaya gidiyorlar.

Bu kez World’ün lounge’unda ediyoruz kahvaltımızı… Hamit sabah sabah Bailley’s içiyor, bedava Bailley’s baldan tatlı.. J Uçak saati gelmiş, Hamit’e rağmen uçağa en son biz biniyoruz. E Hakan da var ne de olsa.. J Uçak pek dolu sayılmaz. Bize en arkadan 6 koltuğu vermişler ama kimse olmadığı için herkes bir üçlüye dağılıyor neredeyse, gazeteler yayılıyor, Tuğba kafası koltuğa değer değmez uyuyor, ta ki tekerlek Sheremetova’ya değene dek… Doğa da havaalanına gelmeden kulağına taktığı i-pod’unu dönüşte eve vardığında çıkartıyor zaten.. Tabi arada şarjı bittiği zamanlar hariç… J

image014  image017

Moskova’dayız, pasaport kontrolünden son çıkanlar da biziz, ilginç.. Gerçi en arkada oturduğumuz ve sadece ön kapı açıldığı için çok da garip değil ama Hamit’in doğasına aykırı işte… Çıkışta rehberimiz Yusuf Nuraydın karşılıyor bizi.. Bu tura niyetlenince Hamit kitap araştırması yapmış ve “Volga Volga” diye bu turu anlatan bir kitap bulup almıştı, Yusuf Bey bu kitabın da yazarı. Bizim aile Diş Doktorumuz Nurcan (pardon) Kuzey Kanturalı Bey’e de acaip benziyor J… Havaalanında bir miktar para bozdurmamızı öneriyor. Hamit, Hakan ve Tuğba onunla gidip para bozduruyor. 20 Ruble 1 TL civarında… Sonrasında havaalanından çıkıp otobüsle limana varıyoruz. Liman binası 1930’larda yapılmış, şekil olarak da bir gemiye benzetilerek inşa edilmiş.

 image019 image021

image023 image025

Gemiye girerken Rus müzikleri ile ve geleneksel tuz ve ekmekle karşılıyorlar. Ekmekten bir parça koparıp tuza batırıp yiyorsunuz, zehir gibi bir şey oluyor.. J Herbirimize geminin adı, Moskova ve St.Petersburg’daki limanların adı ve adresleri, telefonları, en yakın metro istasyonlarının ve oda numaralarımızın yazılı olduğu kartlar veriyorlar ve kamaramıza iniyoruz. Amanın o da ne, şok şok şok… Bizim banyo kadar bir kamara, biri daracık girişin sağında, diğer ikisi de odanın son kısmı olan kamara pencerelerinin altında divandan bozma ve duvara katlanabilen üç yatak, iki dolap, yatakların üstünde birkaç raf ve duvarlarda birkaç askı.. Ha bir de mini mini piknik tip bir buzdolabı. En komiği de banyo kısmı… Giriş kısmının sağındaki yatağın tam karşısındaki kapıdan girince solda klozet, sağda da minicik lavobo ve ayna falan var. Klozetin yanında da bir banyo perdesi var toplu durumda duran. Yıkanmak için o perdeyi çepeçevre saran rayda açınca kapı ve klozet perdenin dışında kalıyor. Lavobonun musluğu da duş başlığı şeklinde ve uzunca bir hortumla lavobonun üstündeki deliğe oturtuluyor. Onu çekip tepedeki yuvaya oturtup muhteşem bir banyoya kavuşuyorsunuz.

image027 image029

Bavulları nereye koyacağımızı da şaşırıyoruz. Yarım saat kadar sağa sola baktıktan sonra bulabildiğimiz en uygun şekilde yerleşiyoruz. Öğleden sonra herhangi bir gezi falan yok. Biz kendimiz çıkıyoruz. Limanın olduğu parktan çıkıp yolun karşısına geçiyoruz. Yine bir park var, onu da geçince küçük bir pazar, ardından döküntü otobüslerin bulunduğu bir durak var, metro istasyonu da buradaymış. Etrafta ilginç bir şey yok. Rus kızları rahat giyimleri ve çivi topukları ile etrafta salınıyorlar. Çoğunun elinde sigara… Bir de sağa sola bırakılmış içki şişeleri gözümüze çarpıyor sıklıkla… Bu tüm gezi boyunca değişmeyen bir ayrıntı olacak… Zaten isteseniz de atmak için çöp bulmak çok zor Rusya’da… Sanırım bu nedenle içki şişelerini yol ve duvar kenarlarına genellikle de dik olarak bırakıveriyorlar…

image031 image033

Caddede turlayıp bir büfeden bira falan aldık.. Efes de var, biz de onu tercih ediyoruz. Limanı da içeren parka gelip çimenlerin üzerinde birer bira içiyoruz. Saat 19:00 oluyor, yemek vakti… Ruslar ‘ın yemek servisinde öncelik hep salatada… Sonra çorba ve ana yemek geliyor. Öğlen yemeği de akşam yemeğinden daha önemli. Akşam nispeten daha hafif yemekler oluyor. Gemide yemek servisi yapan garson kızlar çok sempatik.. Hele bir Sveta var, kıza bir mıknatıs yapıştırıp buzdolabına magnet diye as…. Yemekler fena değil. Biraz farklı tabi ama yenmeyecek gibi değil.

 image035 image037

Yemekten sonra yine dışarı çıkıp parktan geçip metro istasyonuna gidiyoruz ve şehir merkezine, Kızıl Meydan’a geliyoruz. Metro oldukça ucuz, 22 Ruble, yani 1.1 TL… Rusya için hep çok pahalı deniyordu ama ulaşım, yiyecek-içecek ve hediyelikler oldukça uygun fiyatlara… Büyük şehirlerdeki kira fiyatları çok uçukmuş ama.. .

image039 image041

Kızıl Meydan’a giriş kapısından geçip karşıda Aziz Vasili Kilisesi’nin soğan kubbelerini görünce insan büyülenmiş gibi o tarafa yöneliyor. Muhteşem bir meydan.. Hele akşam saatlerinde ışıklar altında müthiş… Zaten Aziz Vasili’nin benim deyimimle pasta kulelerine bakmaya doyulmuyor ki… Sağda Kremlin’in yüksek duvarları ve Lenin’in mozolesi, solda ışıl ışıl, Rusya için bir alışveriş merkezinden çok daha fazla şey ifade eden GUM (Gosudarstvennyi Universal’nyi Magazin-Evrensel Devlet Magazini) ve karşıda rengarenk soğan kubbeleriyle Aziz Vasili Kilisesi… Büyülenmiş gibi meydanda koşturarak, yerlere oturarak hatta uzanarak ve yüzlerce fotoğraf çekerek zaman geçirdik. Yorgun argın metroyla limana döndük. Oldukça geç bir saat. Metrodan inince önce ters tarafa falan gidip yolu biraz zor bulduk. Gemiye girince de kendimizi yataklara dar attık.. E zaten yataklar da daracık… L

18.07.2009 Cumartesi

Sabah sanırım 7:30’da kalktık. Hemen kahvaltıya geçiyoruz. Tüm yemekler aynı salonda yeniyor. Ve herkesi masası belli.. Sanırım odaların fiyatına göre oturma yerleri de belirlenmiş ki biz ucuz kamara yolcuları bizim gruptaki cam kenarı olmayan tek masaya sahip olma ayrıcalığı bizim J.. Çeşit az ama yeterli, kaşar ve salam mutlaka var, değişen bazı çeşitler var.. Meyveli yoğur, poşet çay, kahve, meyve suyu, tatlı ve tuzlu ekşimik gibi bir şey, domates, salatalık, kırmızı ve sarı biber… Bir de sıcaklar var diğer başta, sosis, yumurta ve genelde bizim damak tadımıza pek de uymayan şeyler oluyor o tarafta.. Mesela ilk sabah orada kızarmış ve güzel görünümlü bir şey var, alıyoruz.. Ama tadınca hayal kırıklığına uğruyoruz, yumuşak, krema gibi ve tatlı garip bir şey…

image043 image045 

Dokuzda otobüsümüze binip şehir merkezine doğru yola çıkıyoruz. Yolda bir sürü çok geniş ve çirkin, Sovyet döneminden kalma sosyal konutlar görüyoruz. Devasa binaların içindeki daireler küçücük küçücükmüş… Şehir merkezinde bugünkü durağımız bizim akşam gittiğimiz Kızıl Meydan…Yolda Stalin zamanında yapılan ve birbirinin tıpatıp aynı olan Yedi Kızkardeş denilen binalardan birini gördük. Bu binaların kimi bakanlık binası, kimi üniversite, kimi de konut olarak kullanılıyormuş. Şu an bir sekizincisi de rezidans olarak oldukça lüks bir şekilde inşa ediliyormuş.

image047 image049

Kızıl Meydan akşamki büyüsünü kaybetmiş gibi.. Ama Aziz Vasili yine çok güzel… Meydanda uzunca bir serbest zaman veriliyor. Hamit aylar önce İstanbul’dan internetten satın aldığı Bolshoy biletlerini almak üzere Bolshoy binasına doğru gidiyor. Dönünce telefonu çaldıracak ve GUM’un köşesinde buluşacağız. Biz de meydanda biraz dolaşıp GUM’un içine giriyoruz. İçerisi çok çok güzel… Mağazalarda oldukça pahalı ve ünlü markalar var. GUM’u dolaştıktan sonra dışarı çıkıyoruz, Hamit hala ortada yok… Biz de meydanın dışındaki tezgahlara gidiyoruz. Rengarenk boyalı matruşkalar, magnetler, mataralar vb. hediyelik eşyalar dolu…Bir tezgahtan magnet aldım. Rengarenk tezgahlar herkese, özellikle de bana öyle çekici geliyor ki.. J

Epey sonra Hamit telefonu çaldırıyor. Zaten grupla buluşma saati de gelmişti… Meğer gişe saat 11:00’de açılıyormuş. Bir saat orada beklemek zorunda kalmış… Biletleri almış neyse ki, bir aksilik çıkmadan… Yeniden otobüse biniyoruz… Kurtarıcı İsa Katedral’ine gidiyoruz. Nehir kenarında altın sarısı soğan kubbeleri olan bir katedral. Stalin zamanında din yasaklandığına yıkılmış. Sonra komünizm yıkılınca aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Önünde uzanan köprüye çıkıyoruz. Burada kısa bir fotoğraf molası veriliyor. Köprüde gelin ve damatlar var, fotoğraf çektiriyorlar, onları da çekiyoruz, bize de poz veriyorlar… Bir de köprünün demirlerine kilitler takılmış, bazıları normal asma kilit, çoğu da estetik, bu iş için üretilmiş rengarenk kalp ve değişik şekillerde kilitler, sanırım dilek dilemek için yapılan bir şey bu…

image051 image053

Köprüden Deli Petro’nun kocaman bir heykeli de görünüyor. Katedralin içini gezmeden tekrar otobüslere binip gemiye döndük. Öğlen yemeğinde yine salataları masada buluyoruz… Sonra çorba ki sadece öğlen yemeğinde veriliyor, porselen büyük kasede geliyor, kendi servisini yapıp istediğin kadar alıyorsun… Ana yemek, tatlı veya meyve ve çay-kahve de var… Yemekten hemen sonra toparlandık ve hazırlandık. Öğleden sonra programımız yoğun. Akşam da gemiye uğramadan Bolshoy’a gideceğimiz için olabildiği kadar şık giyindik… Hamit’le Hakan bile pantolon gömlek giydi, o kadar söliim.. JJJ

Metroya yürüyüp şehir merkezine geliyoruz. Önce gideceğimiz yer Nazım Hikmet’in mezarının bulunduğu Novedevichi Manastırı… Hamit gemide resepsiyon görevlisi ve şirinlik muskası Ksena’ya gideceğimiz yerleri metro haritasında işaretletmiş… Metrodan indikten sonra 10 dakika yürüme mesafesinde Novedevichi Kilisesi’ni buluyoruz. Önünde birkaç tane limuzin, gelin damat ve kalabalık bir grup var. Limuzinlerin önünde alyans, çiçeklerle süslü ve bazıları beyaz, bazıları pembe.. Burada işin raconu bu anlaşılan… Normal bir gelin arabası göremedik. Sonraki günlerde bir tane de çok eski bir arabadan yapılmışını gördük ama en güzeli de oydu aslında… Neyse, Hamit kapıdaki polise mezarlığı soruyor, buradan değilmiş giriş, ilerde bir yer tarif ediyor.

Biraz daha yürüdükten sonra mezarlığın girişini buluyoruz. Girişte tabelada içerde yatan ünlülerin bulunduğu adalar gösterilmiş. Nazım’ı buluyoruz, hangi ada olduğunu öğrenip içerde biraz aradıktan sonra buluyoruz. Vera’nın mezarı da hemen Nazım’ın önünde, yanında da bir çınar ağacı var.. Burada daha pek çok ünlünün de mezarı ve bir sürü de ilginç heykel var ama onları arayıp bulmaya vaktimiz de yok isteğimiz de.. Nazım’ı ziyaret ettik ya…

image055 image057 image067 image069

Tekrar metro ile şehre dönerken ekstra metro turunu yapan bizim grupla da karşılaşıyoruz. Bu arada bizim Küba’daki prof’a benzediği için (huy olarak) Hocanım diye şifrelediğimiz, Türkiye’nin ilk kadın subayı olduğunu günde birkaç kez vurgulayan bilmiş teyzemiz soyulmuş. Rusya’nın hırsızı bol, bizim grup tur boyunca üç kez bu tür girişimlere uğramış.

Metrodan çıkıp Abrat Sokağı’na giriyoruz. Doğrusu hayal kırıklığına uğruyoruz. Ünlü Abrat Sokağı’nın girişinde ressamlar ve karikatüristler turistlerin resmini ve karikatürünü yapıyor… Sonrasında da Kızıl Meydan’ın çevresinde gördüğümüz hediyelik eşyaları oranın iki katı fiyata satan dükkanlar ve kafeler var, hepsi bu… Ekstralara katılmadan ekstralardaki yerleri kendimiz gezecek olmamız ve zaman sorunu, küçük grubumuzun da inadına ağır hareket etmesi ve sürekli aynı soruları sorması Hamit’i geriyor anlaşılan… Ben biraz alıştım ama insanlar Hamit’in bitmez tükenmez enerjisine ayak uydurmakta güçlük çekmekte haklı sayılırlar..

image059 image061

Sokağın diğer ucunda 7 Kızkardeş’ten biri önümüzde… Onun yakından fotoğraflarını da çekiyoruz. Önümüzdeki cadde inanılmaz geniş. İç çemberi oluşturan caddelerden birisi bu.. Moskova’nın merkezini çevreleyen bir iç çevre yolu ve onun altında aynı şekilde bir metro hattı var, bir de daha dışta bir çevre yolu daha var… Arbat’a girdiğimiz uçta buluşma noktasına giderken bizimkileri oraya yakın bir kafe’de bulduk.. Yine metroyla Teatralnaya’ya gidiyoruz, Kızıl Meydan’la aynı istasyonun farklı çıkışları bu, Bolshoy’dan dolayı bu adı almış. Bolshoy’un asıl binası yıllardır tadilatta. Hemen yanındaki küçük salonda The Flames of Paris (Plamya Parija-Paris’in Alevleri) bale gösterisini izleyeceğiz.

image063 image065

Kızıl Meydan’ın önündeki elişi tezgahlarının önünden geçerken birkaç parça bir şey alıyoruz. Magnet, matara vs… O kadar renkli ve çeşitli ki insan dayanamıyor. Alışveriş bitip toplanınca bakıyoruz ki Tuğba ve Gülten yoklar… Dağılıp arıyoruz, yok yok yok… Gülten’de cep telefonu da yok.. Gönüllü ailesi bu konuda rahat ve kendinden emin, kaybolmaya karşı bir önlemleri yok.. Tuğba da Yusuf Bey’den bir hat ve kart almıştı, neyse ki Arbat’ta ona kontör yükledikten sonra Hamit denemek için çaldırmıştı, numarası o nedenle var. Onu arıyoruz, birkaç denemeden sonra cevap veriyor. Bolshoy’a doğru gidiyoruz diyorlar… Çok da az zaman var. Biz de hızla o tarafa hareket ediyoruz. Neyse ki sorun çıkmadan buluşuyoruz.

İçeri girince, asıl bina olmadığı halde buranın şıklığını görünce asıl binanın kapalı olmasına bir kez daha hayıflanıyoruz. Bizim yerimiz balkonda, Hamit yan yana bulabildiği bir 3, bir 2 ve bir de 1 kişilik yeri aldığı için Gönüllü’ler üç kişilik bir aile olarak en güzel yere geçiyor. Biz biraz daha yan tarafta iki kişilik yere geçiyoruz. Tuğba’ya kalan yer iyice çapraz ve sahnenin bir kısmını görmüyor.. Bakınırken gonglar çalıyor, ışıklar kararıyor, bizim yanımız boş, Tuğba’yı çağırıyoruz, güç bela oradan çıkıp bizim yanımıza geliyor ama devamlı matine oynatan Beyoğlu sinemaları gibi kapı bir türlü kapanmıyor. Oyun başlamış olduğu halde yerin sahibi gelmez mi.. Hamit koltuğunu Tuğba’ya bırakıp diğer tarafa gidiyor. İlk perdeyi Hamit yarım yamalak izliyor. İkinci perdede Tuğba ısrarla diğer tarafa geçip bu kez o ikinci perdeyi yarım yamalak izliyor. Neyse, zaten eleştiri yazacak halimiz yok, hepimiz Bolshoy’da bir bale izlemiş olmanın keyfiyle çıkıyoruz dışarı… Oyun Fransız Devrimi’ni anlatıyor ve gerçekten çok güzeldi… Mark Twain hızlı okuma kurslarına devam ettikten sonra “Nasıl, gerçekten başarılı oluyor mu?” diye soranlara “Evet, en son Savaş ve Barış’ı okudum, olay Rusya’da geçiyor” demiş ya, bizim bale eleştirisi de o hesap.. J

image071 image073 image075 image077 image079 image081 image083 image085

19:00’da başlayan oyun’dan 21:00 gibi çıkıyoruz. Ortalık hala aydınlık… Biz metro turunu şimdi yapacağız. Hamit gezmemiz gereken 12 istasyon işaretlemiş. Hepsi ayrı bir temayı, ayrı bir sanat akımını yansıtan sanat eseri istasyonlar; Ploşçad Revalyutsi (Devrim Meydanı), Mayakovskaya, Novokuznetskaya, Teatralnaya, Beloruskaya, Kievskaya, Park Kulturi, Komsomolskaya vs.. Kiminde heykeller, kiminde mozaikler, kiminde resimler var… Hepsi muhteşem… Devasa avizeler de cabası… Moskova’nın ve dünyanın en derin istasyonu olan Park Pabedu’ya da gidiyoruz, 97 m. derinlikte, yürüyen merdiven bizimkilerden daha hızlı olduğu halde üç dakikada çıkıyoruz yukarı.. Tabi aynı sürede tekrar aşağı iniyoruz. Bir de küçük ayrıntı: İstasyon isimlerini anons eden ses erkek ise metro Moskova’nın dışından merkeze doğru, kadın ise merkezden dışa doğru gidiyorsunuz demektir .. (Ayrıntılı bilgi için: http://www.rusyadayiz.biz/ks_metro.htm )

image087 image089 image091 image093 image095 image097 image099 image101 image103 image105

Turumuz bittiğinde herkes haşat durumda… Bir de metrodan limana yürümek tam işkence. Gemiye gelince ben hemen yatıyorum. Diğerleri birer bira içmek için güverteye çıkıyorlar.. Orada bir şey olduysa onlar yazsın artık.. J

19.07.2009 Pazar

Sabah yine erkenden kalktık ve kahvaltıya çıktık… Haşlanmış yumurta da var bugün. Kahvaltıdan sonra otobüse binip Kremlin turu için şehir merkezine doğru yola çıktık. Saat 10:00’da Kremlin’in kapısındayız. Zaten önceden randevu alınmıştı… Gruplar yeni yeni gelmeye başlamış… Bizi Rus rehberle gölge bir yere bırakan Yusuf Bey giriş için gerekli prosedürü yerine getirmek için içeri giriyor. Aradan epey bir zaman geçiyor, gelen giden yok. Rus rehber Yusuf Bey’i aramaya başlıyor. Bulamayınca gittikçe uzayan kuyruk daha da uzamadan yetişebilmek için Hamit’e haber verip kuyruğa giriyor. O arada Yusuf Bey içerden sesleniyor ama epey bir zaman duyuramıyor, neyse sonuçta yine Hamit fark ediyor ve Rus rehbere haber veriyor. Grubu Yusuf Bey’in çağırdığı yerden kuyruğa girmeden içeri alıyorlar…

Kremlin Sarayı’nın çok da etkileyici bir tarafı yok açıkçası… Girişte Sovyet döneminde yapılmış çirkin bir bina var… Karşı tarafında da devlet başkanlarının ofislerinin olduğu binaları görüyoruz. Biraz ileride dünyanın en büyük toplarından birisi olduğu söylenen topla fotoğraflar çekiyoruz. Ve daha ilerde de dünyanın en büyük çanı yerde bizi bekliyor. Bu çan 218 ton ağırlığında ve 81 m.’lik Büyük İvan Çan Kulesine takılmak için hazırlanmış ama takılma sırasında düşerek kırılmış. Kırılan parça yanında bırakılmış ve o şekilde ziyarete açılmış…

 image107 image109 image111 image113 

Ardından soğan kubbeli, yaldızlı kiliselerin olduğu bölüme geçtik. Kiliselerden birinin içini gezdik. İçerde bir sürü ikona var… Bir başka kiliseye daha girdik, iki kadın iki erkekten oluşan kilise korosunun ilahilerini dinledik. Sesleri süperdi… Oradan çıkıp Kremlin’in diğer bölümlerini, düzenli bahçelerini görmek için tur attık. Rus rehber Hamit’e ısrarla bir kuştan bahsedip bir yeri işaret ediyor. İşaret ettiği yerde ne olduğunu anlamadığımız horoz büyüklüğünde bir kuş, ne olacaksa.. J Buradan sonra yürüyüş tamamlandı ve Kremlin’den çıktık. Saat 12’ye geliyordu… Bir saat serbest zaman var. İçeri girip Lenin’in mumyalanmış bedenini görmek istiyoruz. Zaten orası da 13’de kapanıyor ve hergün çok uzun kuyruklar oluyor. Yusuf Bey polislere rüşvet vererek Kremlin meydanında polislerin barikatla ayırdığı kısımdan girmemizi öneriyor. Bizden iyi olmasın Rusya rüşvette çok ilerlemiş… Yusuf Bey bu konuda bir fıkra (daha doğrusu anekdot) aktarmıştı: Hangi ülkede daha çok rüşvet veriliyor araştırması yapılıyormuş, Ruslar ikinci olmuş. Aslında birinci olacaklarmış, rüşvet vermişler. Hamit’in yorumu rüşveti alıp birinciliğe oturan da bizmişiz.. J

Sırt çantaları ve kameraları mozolenin içine almıyorlar. Onları Kremlin’in çıkışının altındaki emanete bırakıyoruz 20’şer ruble karşılığında… Giriş ücretsiz.. Sıraya giriyoruz. Kuyruğun yan tarafında Meçhul Asker anıtı var ve nöbet değişimine rastlıyoruz, iyi oluyor bunu da gördüğümüz. Kuyruk oldukça uzun ve tek sıra değil, o nedenle çok kalabalık. Üstelik Yusuf Bey’in dediği yerden rüşvetle giren pek olmasa da askeri okul ve polis okulu öğrencisi olduğunu anladığımız birçok grubu sırasız aradan aldıkları için geriliyoruz ama yine de hızlı ilerliyor. (İçimizde polise rüşveti verebilecek bir aslan çıkmadı anlaşılacağı gibi) Hamit daha önce girmiş olduğu için içerde mumyanın olduğu cam bölümün etrafında belli bir hızla yüründüğünü, konuşmaya, durmaya hatta yavaşlamaya bile izin verilmediğini, bu nedenle de çabuk sıra geleceğini söylüyor zaten. Bu arada kameralı cep telefonlarına da izin verilmediğini okuyoruz tabelalarda. Biz telefonları bırakmadık. Her ikimizin telefonların pillerini falan ayrı ayrı dağıtıyoruz çantaya. Yine de aksilik olursa Hamit hepsini alıp çıkacak kuyruktan… Neyse ki öyle sıkı bir arama yapmıyorlar ve geçiyoruz kontrolden. (Mozolenin dış görünüşü hariç, Lenin fotoğrafları internetten bulunmuştur)

image115 image117 image119 image121 image123

İçerisi çok soğuk ve sessiz. Her köşede iri yarı iki Rus askeri sert bakışlarla insanları süzüyor. Yavaşlayan ya da konuşan olursa sertçe “Şşşşt” diye uyarıyorlar. Lenin’in gerçek bedeninin mumyasıymış bu. Ufacık tefecik içi dolu turşucuk. Bu küçücük adam mı dünyanın yarım yüzyılına damga vurmuş, hayret. Çıkış için labirent gibi çizdikleri yolu takip etmek zorundasınız ve geçtiğiniz yerlerde de devrimin diğer önemli isimlerin mezarları var. Emanetten çantalarımızı alıp buluşma yerine gidiyoruz, grup toplanmış. Ortalık ana baba günü. Çünkü bugün özellikle de bu meydanın çevresindeki bazı yollar kapanmış, bir ralli varmış. Otobüsün olduğu yere kadar kapatılmış yolların kenarında ralliyi izlemek üzere birikmiş insanları yara yara geçiyoruz. Yanımızdan hızla ralli araçları geçiyor, fren ve gazla spin atarak gösteriler yapıyorlar. Kalabalıktan çok göremesek de kameraları ellerimizin üstünde tutarak görüntü alabiliyoruz. Otobüsten kumanyalarımızı alıp gruptan ayrılıyoruz. Onlar bugün Nazım’ın mezarına ve Panorama Savaş Müzesine gidecek. Biz de o müzeye gitsek mi diye düşündük ama çok ilgimizi çekmedi.

Yol kenarında ağaçlık bir yerde çimlere oturup kumanyalara gömüldük. İki sandviç, çikolata, gofret, su ve meyve suyundan oluşuyor kumanyalar. İyice dinlendikten sonra kalktık. Serbestçe dolaşacağız. Tuğba ve Doğa şimdiden buluşma yeri olarak belirlediğimiz Kremlin’in girişindeki atlı heykele gidip 3’e kadar bizi orada bekleyecekler. Biz de nehrin karşı tarafına geçtik. Karşı kıyıda Kremlin’in kırmızı duvarları ve paralelindeki yolda da ralli için geçen araçları izleyerek Kremlin doğrultusunda yürüyoruz. Kızıl Meydan’ın hizasındaki köprüye kadar öylece yürüdük, oradan geçip buluşma yerine gideceğiz hesapta. Ama o köprü ralli nedeniyle araç ve yaya trafiğine tamamen kapatılmış. En yakın köprü geldiğimiz köprü. Aynı yolu gerisin geriye yürüyoruz mecburen. Kabus gibi ama yapacak bir şey yok. Yine kapalı yol kenarındaki kaldırımlarda izleyicilerin oluşturduğu kalabalıkları yararak ve denk geldikçe geçen yarış arabalarını izleyerek çıkış noktasına varacağız. Hava müthiş sıcak. Bir dondurmacıdan dondurma alıyoruz, biri karpuz-şeftali diğeri orman meyveli, ilaç gibi geliyor…

 image125 image127 image129 image131 image133 image135

 

Saat zaten 3’e geliyor. Gülten’le Hakan buluşma yerinin yanındaki parkta serilip Tuğba ve Doğa’yı bulma görevini bize veriyorlar. Biz de görevi suistimal edip tezgahlarda nasıl olduysa bıraktığımız birkaç parça şeyi almaya gidiyoruz, Tuğba ve Doğa da peşimizde.. 3 saat oturmuşlar şimdi alışverişte bir de onları bekliyoruz… Neyse onları ve ardından Gülten’le Hakan’ı toparlayıp metroya gideceğiz. O arada Hamit cephanelik gibi bana patlıyor arada.. Tekrar metroya binmeden önce son bir kez Kızıl Meydan’a girip bakıyoruz. Bir daha Moskova’ya gelmeyiz herhalde. Son birkaç fotoğraf daha çekiyoruz. Sonra metro ile limanın oraya geliyoruz. Oradaki büfelerden votka, bira, kola türü bir şeyler alıyoruz. Saat 17:30’da yola çıkılacak. Bakalım gemide yolculuk nasıl olacak. Şu var ki en azından dinlenebileceğiz. J

image137 image139

Gemiye geldik ve hemen kamaramıza yönlendik. Bu arada Dubrovnik Rixos’daki odamızın banyosu büyüklüğündeki kamaramızda yaşamaya alıştık galiba. Zaten en sorunlu kısım banyo meselesi. Odanın tamamı banyo kadar olunca, banyonun ne kadar olduğu yüz bilinmeyenli denklem şeklinde. Ona yolculuğun sonuna kadar alışmak pek mümkün olmadı ne yazık ki. L Saat 17’de Kaptan’ın hoş geldiniz kokteyli var. Yusuf Bey’saati yanlış söylemiş, biz gittiğimizde kokteyl çoktan başlamıştı ve Sky Bar doluydu. Yusuf Bey siyah takımlarını çekmiş, rehberler arasında şıklığıyla öne çıkıyor. Gemide bizden başka İspanyol, Portekizli, Hollandalı, İsrailli ve Fransız gruplar var. Kaptan konuşma yapıyor, rehberler sırayla kendi grupları için bu dillere çeviri yapıyor, bu nedenle oldukça uzun sürdü kokteyle giriş. Sonunda “Nazdarovya” (Sağlığa) denilerek şampanya kadehleri kaldırıldı. Şampanyalarımızı alıp (Hamit abartarak birkaç kadeh daha aldı tabi) güverteye çıktık ve geminin limandan ayrılışını izleyerek muhabbete başladık. Bizimle birlikte iki gemi daha limandan peşpeşe ayrıldı. Kanalda ilerlemeye başladık. Kıyıda kumsal olan yerlerde insanlar nehre giriyorlar, bize el sallıyorlar. Bu selamlama her zaman zarif bir el sallama şeklinde olmayabiliyor tabi.. :)

image142 image144

Birkaç saat sonra ilk su asansörüne geliyoruz. Diğer iki gemi önümüzde olduğu için kapakların kapanışını falan tam göremiyoruz. Daha önce Prag’da uzaktan görmüştük su asansörlerini, ilk kez içindeyiz. Bu tür uzun nehir yolculuklarında iki nokta arasındaki seviye farkını bu asansörlerle geçiyorlar. Nehrin diyelim ki 10 m. seviye farkı olan bir yerinde havuz oluşturacak şekilde iki uca dev kapaklar inşa ediliyor. Gemi yüksek seviyeli taraftan geliyorsa havuzun seviyesi de yüksek ve o taraftaki kapak açık, gemi giriyor, kapak kapanıyor ve alçak taraftaki kapağın üzerindeki küçük kapakçıklar açılarak bileşik kaplardaki gibi suyun boşalması bekleniyor. Su yavaş yavaş 10 m. alçalarak aynı seviyeye gelince fizik kuralı gereği duruyor. O zaman öndeki kapak açılıp gemi yola devam ediyor. Alçak taraftan geliyorsa da tam tersi…

image153 image155

ASANSÖR HAVUZUNUN VE KAPAKLARIN HAREKETİNİ GÖRMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ RESME TIKLARSANIZ YENİ SAYFADA  HAREKETLİ GÖRÜNTÜYÜ İZLEYİP SONRASINDA GERİ TUŞU İLE BU SAYFAYA DÖNEBİLİRSİNİZ.

asansor

Bu yolculuk boyunca toplam 18 su asansörü geçeceğiz, Moskova yüksekte, St.Petersburg deniz seviyesinde olduğu için bunların 16’sı iniş, ikisini ise o bölgedeki coğrafi durum nedeniyle çıkış olacak. Bunların dağılımı da şöyle:

1. Moskova Kanalı 6 8 metre aşağı

2. Moskova Kanalı 5 8 metre aşağı

3. Moskova Kanalı 4 8 metre aşağı

4. Moskova Kanalı 3 8 metre aşağı

5. Moskova Kanalı 2 6 metre aşağı

6. Moskova Kanalı 1 11 metre aşağı

7. Uglich 11 metre aşağı

8. Rybinsk 11 metre aşağı

9. Rybinsk 11 metre YUKARI

10.Havuz 7 13 metre YUKARI

11. Havuz 6 HAVUZ 6 İLE

12. Havuz 5 HAVUZ 1

13. Havuz 4 ARASINDA

14. Havuz 3 TOPLAM

15. Havuz 2 80 METRE

16. Havuz 1 AŞAĞI

17. Yukarı Svir 14 metre aşağı

18. Aşağı Svir 12 metre aşağı

TOPLAM 153 metre aşağı

 image147

image149 image151

Gemilerin yavaş yavaş ilerleyişi, kıyıdaki manzaralar süper. Evet, gemi seyahati oldukça eğlenceli olacak. Saat 19, yemek vakti. Gemi limandan hareket edip St. Petersburg limanına girene kadar ertesi günün yemeğini menüden seçebileceğiz. Her öğlen yemeğinde ertesi öğlen için, her akşam yemeğinde de ertesi akşam için üç yemeklik bir menü geliyor ve onların arasından seçim yapıyoruz. Genelde biri vejetaryan, diğerleri balık, tavuk veya kırmızı et. Yemek sonrası da Sky Bar’da çeşitli etkinlikler var. Bu gece Rus Halk Müziği var. Ortalık hala aydınlık. Salon dolu. Müzisyenler yerel kıyafetler giymişler. Kalinka, Oçi Çörniye ve Hamit’in çok sevdiği Oy Moroz Moroz gibi bir sürü şarkı söylüyorlar, birçoğunu bir şekilde duymuşuz zaten… Program bittikten sonra ön taraftaki, bundan sonraki gecelerimizin de mekanı olan güneşlenme güvertesine geçtik. Gündüzlerin aksine hava oldukça serin. Güneş çok geç batıyor. Votka vişnelerimiz Rusya’ya özgü ve üzerinde kızıl bayrakların, orak çekiçlerin olduğu mataralarımızda, şezlonglara uzanıyoruz. Tuğba erken yattı ki daha sonra öğreneceğimiz üzere bu erken değil, onun doğal uyku saati. Doğa da Caner’le takılıyor, ne yapsın bizimle.. J Neyse, biz de çok geç olmadan yatıyoruz bugünlük… Çok yorgunuz…

20.07.2009 Pazartesi

Bugün ilk limana uğrayacağız, Ugliç. Akşam 16’da orada olacağımız için çok erken kalkmamız gerekmiyor. Ama tabi kahvaltı saatini de kaçırmamak lazım. Kahvaltıdan sonra güverteye çıkıp yan tarafta biraz oturuyoruz. Manzara çok güzel. Her yer yemyeşil. Evler kutu gibi. Bugün saat 11’de Rus Tarihi dersi var. Grubun çoğunun katılımıyla derse giriyoruz, hocamız tabi ki Yusuf Bey. Adam Rusya’yı yutmuş. İlk Rus Prensliklerinin kuruluşundan başlıyor ve tarihte ilerliyor. Bir saatlik ders yetmiyor tabi, arkası yarın… Bu arada “Hocanım”ın ukalalıkları hiç bitmiyor. Gelirken çalışmış ya, her konuya bodoslama giriyor. Lakabını hak etmek için elinden geleni yapıyor kısacası.. J Ardından güverteye çıkıyoruz. Büyük kısmı kanal yapımı sırasında suların altında kalmış olan kilisenin kulesini göreceğiz.

Moskova-St. Petersburg arası karayolu ile 660 km. Bizim yolumuzla 1800 km sürecek.Sırasıyla uğrayacağımız limanlar ve uzaklıkları şöyle:

Moskova – Ugliç 263 km

Ugliç – Yaroslav 209 km

Yaroslav – Goritsi 391 km

Goritsi – Kiji 375 km

Kiji – Mandrogi 277 km

Mandrogi – St.Petersburg 287 km

Bu limanlara ulaşırken kullanacağımız nehir, göl ve kanallar da şunlar:

Moskova Kanalı 128 km

Volga Nehri 3,688 km

Ribinsk Su Havzası 4,500 km²

Şeksna Nehri 196 km

Volga – Baltık Kanalı 360 km

Beyaz Göl 1,400 km²

Kovja Nehri 43 km

Onega Gölü 10,000 km²

Svir Nehri 215 km

Ladoga Gölü 18,000 km²

Neva Nehri 74 km

Moskova’yı St. Petersburg’a, dolayısıyla denize bağlayan bu su yolu yapılırken, aradaki nehirleri ve gölleri birbirine bağlamak için oldukça kısa bir sürede kilometrelerce kanal kazdırılmış özellikle mahkumlara Stalin zamanında. 4 yıl 8 ay gibi bir sürede 128 km.’lik Moskova Kanalı kazılmış. 1937’de biten bu kanal Moskova’yı Volga’ya bağlamış. Yapılan bir hesaba göre bu büyüklükte bir kanalın kazısından çıkan toprak ardı ardına dizilmiş vagonlara yüklense dünyanın çevresini 5,5 kez dolaşıyormuş. Moskova’dan yola çıkan gemi Moskova Kanalı’ndan Volga’ya geçiyor. Ertesi gün Volga üzerinde bulunan küçük ve sevimli bir şehir olan Ugliç’de duruyor. Sonraki gün Yaroslavl’a varan gemi buradaki turlardan sonra geriye dönerek 4500 km²’lik Ribinsk Barajı’na giriyor. (Baraj, büyüklüğü nedeniyle Ribinsk Denizi olarakta adlandırılıyor.) Güneyden Kuzeye kat edilen Baraj’dan sonra sırasıyla geçilen su yolları: Şeksna Nehri, Beyaz Göl, Kovja Nehri, Volga-Baltık Kanalı, Vitegra Nehri, Onega Gölü, Svir Nehri, Ladoga Gölü ve Neva Nehri. Ladoga ve Onega Avrupa’nın en büyük 1. ve 2. gölleri. Yüzölçümleri, sırasıyla 18,000 ve 10,000 km² civarında. Marmara Denizi’nin yüzölçümünün 11,350 km² olduğunu hatırlatalım. Ugliç ve Yaroslavl’dan sonra sırasıyla durulan limanlar: Goritsi Köyü, Onega Gölü’nün kuzeyinde bulunan Kiji Adası, Svir nehri kıyısında Mandrogi ve nihayet yolculuğun son durağı St. Petersburg. (Bu bilgi Yusuf Bey’in http://www.moskova.ru/gezi/volgadan-nevaya-yusuf-nuraydin-2.html adresli sitesindendir)

 image157 image159

Kanalların yapımı sırasında birçok köy ve şehir de sular altında kalmış tabi. İşte bu şehirlerden birinin kilise kulesi de sular üstünde duruyor o günlerden beri. Hava güneşli ama çok rüzgar var. Kilisenin ve çevredeki köylerin fotoğraflarını çekiyoruz… Öğlen yemeği sonrası 16’ya kadar boşuz. Dolu olsak ne olacaksa gemide.. J Tuğba ve benim dışımdakiler 51 oynuyor. Biz yandaki ikili kanepede uyuyakalmışız.

 image161 image163 

16’da Ugliç’e vardık. İskelede bizi Rus Müzikleriyle bir grup karşılıyor. Kıyıda pembeli mavili soğan kubbeli şipşirin Dimitri Kan Kilisesi görünüyor. İskeleden kiliseye uzanan yolda el işi ve türlü hediyelik eşyalar satılan sağlı sollu tezgahlar var. Aralarından ilerleyip yola çıktık. Dönüşte uğramak üzere tabi ki.. J Bir yoldan geçip kiliseye gidiyoruz. Yolda yine geleneksel giysilerle Rus şarkıları söyleyen kadınlar var… Bir de çeşitli düzeylerde su doldurulmuş bardaklara vurarak müzik yapan bir amca… Kilisenin içini de gezdik. Bu kilse Korkunç İvan’ın oğlu Dimitri’nin öldürüldüğü yerde yapılmış. Kilisenin yanındaki bir tezgahta ortaçağ kostümleri kiralıyorlar, turistler onlardan seçip giyerek fotoğraf çektiriyor. Bir de kilisenin çaprazında Dimitri ve annesinin yaşadığı şirin, ahşap bir ev var. Ahşap evin yan tarafında yine bir kilise korosu dinledik. Bu kez grup dört erkekten oluşuyor. Çıkışta CD’lerini de satıyorlar.

 image165 image167

Bu gezi özellikle rehberlik konusunda çok iyi… Yusuf Bey zaten Rusya ile ilgili her şeye çok hakim.. Her gidilen yerde de turun tahsis ettiği yardımcı yerel rehberler veriliyor gruba… Hatta bazıları Türkçe de biliyor. Bir de Valma var tabi… O da şehir turlarında sürekli en arkada takipte. Geride kalan, kaybolan, yanlış yola giren Valma’yı buluyor yanında… Gemideki görevinden ayrıca sözedeceğim.. J

image169 image171

Ugliç’in Çayka (Martı) marka saatleri ünlüymüş. Grubun neredeyse tamamı bu saatlerin satış mağazasına gidiyor. Biz Hamit’le gruptan ayrılıp yolun karşısındaki kurutulmuş balık, meyve gibi şeyler satılan tezgahlara bakındık ve tabi ki hediyelik eşya satılan pazara geri döndük. Fiyatlar uygun. Aynı zamanda Moskova’da görmediğimiz farklı şeyler de var. Matruşka şeklinde tutaçlar, yastık kılıfları, önlükler, ıvır zıvır bir sürü şey… Özlem’le teyzesi de burada. Teyze bir alem. Önlük arıyor fellik fellik. “Mavi önlüğüm var, kırmızı arıyorum” diyor. Beyaz, kolu fırfırlı bluzu, fiyonklu hasır şapkası ile filmlerdeki yaşlı teyzelere benziyor, çok şirin. Her zamanki gibi ne bulursak alıyoruz… Önlük, magnet, tutaç…. Zaten biraz sonra tüm grup burada… Şehirde o kilise ve tezgahlar dışında gezecek bir yer de yok… Kırmızı önlük görüyoruz bir tezgahta ve teyzeye söylüyoruz ama o ne dediğimizi anlamadan “Evet evet, kırmızı arıyorum” diye söylenerek başka tezgahlara doğru yelken açıyor. J

 image173 image175

Saat 19’da herkes gemide ve limandan uzaklaşıyoruz. Kilise uzaktan daha da güzel görünüyor. Yemeğe geçiyoruz. Akşam yemeğinden sonra da güvertede kahvelerimizi içiyoruz. Bu akşam keman dinletisi var. Genelde ünlü klasikleri çalan kemancı bu sefer smokin çekmiş üzerine. Sonlara doğru biraz sıkıldık. Özlemin teyzesi de sıkılıp konuşmaya başlayınca diğer gruplardan uyarılar geldi… Teyze de iyice sıkılıp çıktı salondan. Gerçi bir gece önce de özellikle İspanyollar çok gürültü yapmışlardı ama şarkı olunca biraz daha kaynamıştı… Zaten bir iki parça sonra konser bitti, biz de güverteye çıktık.

image177 image179 image181 image183 

Artık kuzeye, beyaz gecelere doğru ilerliyoruz. Güneş saat 11’e doğru batıyor. Manzara tek kelimeyle muhteşem. Güvertede şezlonglara uzanıp mataralarmızdan vişne-votkalarımızı yudumluyoruz. Tuğba her zamanki gibi erken yattı. Doğa da kendi aleminde. Saatler ilerledikçe güverte boşalıyor. Dördümüz kalıyoruz. Hakan’ın mp3 çalarını portatif hoparlöre bağlayıp türküler dinliyoruz. İşte mutluluğun resmi: Harika manzaralar, arkadaşlar ve türküler… Sponsor da Rus votkası.. J Hava gittikçe soğuyor tabi. Gece ilerledikçe kafalar da iyi oldukça Gülten’le ikimiz Volga üzerinde Ankara havası oynayan muhtemelen ilk Türkler’i izleme şansına erişiyoruz. Gece ikiye doğru da odalara gidiyoruz.

21.07.2009 Salı

Sabah yine erken kalktık, saat 7. Kahvaltı karbon kopya şeklinde. Saat 9’da Yaroslav’a vardık. Akıllı Yaroslav kurmuş bu şehri. Bu bölgeye geldiğinde karşısına bir ayı çıkmış, ayıyla boğuşmuş ve baltasıyla öldürmüş onu. Bu yüzden buranın simgesi her yerde görüleceği üzere balta tutan bir ayı. Aslında baltalı olan Yaroslav, bunlar Yaroslav’a mı ayı diyorlar bu simgeyle, anlamadık ki… Bu sefer limanda otobüsler var, herkes grubuna ait otobüse biniyor ve hareket ediyoruz. Yine bir manastır.. Hava kapalı. Manastır turist kaynıyor. Bu gemi turları olmasa bomboş olurdu muhtemelen tüm bu şehirler. Özellikle burası akıllara zarar, hiçbir şey yok, en gereksiz şehirler listesinde ilk üçe girer…

 image185 image187 

Bu kez yanımızdaki yerel rehber tam bir Rus güzeli. Manastırda da şehir merkezindeki gibi bir numara yok. Sağda solda amaçsız geziyoruz. Elma yarısı şeklinde bir güneş saati, Rus evleri şeklinde arı kovanı, bitkilere şekil verilerek yapılmış palyaço figürü falan var. Geleneksel kilise korosu da eksik kalmasın. En komiği de kapalı bir yerde bir ayı var ve onu görmek için parayla içeri giriyorsunuz, daha da komiği fotoğrafını çekmek için de ayrıca para ödüyorsunuz. Gerçi 20 Ruble gibi ucuz bir şey ama komik işte. Gruptan Tuğba ve Hakan da sıraya girdiler galiba… Fotoğrafın girişten pahalı olduğunu öğrenince çoğu caymış. Manastırın girişinde hediyelik eşya dükkanları var, onlara baktık. Sonra çıkıp park gibi bir yere geldik. Ağaçlık bir yürüyüş yolu. Aşağıda nehirlerin kesişim yeri falan görünüyor ama hiç güzel değil manzara… Parkta ayaklarına geçirdikleri patenlerle ya da bisikletlerle yolda gidip gelenler var. Bir de bizim grupla ilerleyen geminin kameramanı, grubun görüntülerini çekiyor DVD için.

image189 image191 

Park boyunca yürüyoruz. Hava iyice bulutlandı ve serinledi. Parkın diğer ucunda 2. Dünya Savaşı’nda ölenlerin adına yapılmış bir heykel ve sürekli yanan ateş var. Oradaki fotoğraf molasından sonra şehir meydanına çıktık. Küçük bir meydan. Kocaman bir matruşka heykeliyle fotoğraf çekip kapalı pazara girdik. Et ve et ürünleri, taze meyve sebze, kurutulmuş meyve ve kuruyemiş satılan tezgahlar ve daha başka birçok ürün satılan dükkanlar var. Tezgahlardan birinde Türki Cumhuriyetlerin birinden geldiği hem tipinden hem de konuşmasından belli olan satıcılar yarım yamalak Türkçe’leriyle kurutulmuş meyvelerden tattırıyor. Çok şekerli ama ilginç şeyler. Özellikle kabuğuyla bütün olarak kurutulmuş erik büyüklüğünde mandalinalar güzel. Beğendiklerimizden karışık aldık biraz. Tadına baktıklarımızdan ne olduğunu anlamadığımız kırmızı bir meyve çok acıydı.

image193 image195 image197 image199 image201 image203 

Buradan çıktıktan sonra açık pazara geldik. Biraz da orada dolaştık. Ayakkabı, çanta, giysi türü şeyler var burada. Ama olabildiğince kötü kalitede ve çirkin… Caddelerde biraz yürüdük. Eski püskü troleybüsler dolaşıyor caddelerde. Yusuf Bey Volga Volga kitabında Yaroslav birasının ünlü olduğunu yazmıştı, sorduğumuzda da bir yer tarif etmişti. Orayı arıyoruz ve yolda soruyoruz ama kimse Yaroslav birası diye bir şeyden bahsetmiyor. Dışarıda ünlüyse de Yaroslav’da değil anlaşılan. O arada Yusuf Bey’e rastlıyoruz, sözettiği kafeyi gösteriyor. Biz kafeye doğru yola koyulurken de şiddetli bir yağmur bastırıyor. Kendimizi kafenin tentesi altına zor bela atıyoruz. Biralarımızı söylüyoruz. Daha doğrusu menüden markasız olanı seçiyoruz çünkü Yaroslav birası deyince onlar da boş boş bakıyorlar… Biri Yusuf Bey’i yemediyse o bizi yiyor.. J Ama bira güzel, pürüssüz bir tadı var, bizim sevdiğimiz gibi. Gerçi saatin 11’inde bira içmişliğimiz de yok ki, belki diğerleri de öyle oluyordur bu saatte.. J Bir de görmemişler gibi saatin 11’inde ve yağmur altında bira içerken fotoğraflar çekiyoruz tabi…

Yağmur biraz hafiflese de hala oldukça şiddetli… Şemsiyemizi açıp otobüse doğru yürümeye başladık. Önümüzden Tuğba ile Doğa hızla koşarak geçtiler. Yağmurdan kaçıyorlar sandık, meğer oturdukları kafede demliği devirip kırmışlar, oradan kaçıyorlarmış.. J Otobüsümüze binip bu anlamsız şehirden ayrılıyoruz, Akıllı Yaroslav pek de akıllı değilmiş…

Gemide öğlen yemeğinden sonra yine 51 partisi. Ben de öğrendim ve oynuyorum.. Bunların dışında ya dışarıda manzara seyrederek, ya su asansörlerini ilgiyle inceleyerek ya da geminin hediyelik standındaki ürünleri ezberleyerek geçiyor zaman. Öğleden sonra Rus Tarihi’nin ikinci kısmı var. Kaldığımız yerden Sovyet dönemine kadar yine yaklaşık bir saat kadar sürdü. Ardından güvertede bira keyfi…

Akşam yemeği vakti yine restoran, Şirin Sveta ve Elena yemeklerimizi bir bir getiriyor. Yemek sonrası yine güvertede sigara içenlere katılıyoruz. Özlem’le teyzesi de orada. Teyze 80 yaşındaymış, sorunca 70 diyor. Hiç evlenmemiş. Gençliğinde teğmenler varmış isteyen, rütbesi hafif gelmiş, yıllar sonra varmadığı teğmen paşa, teyzemiz de pişman olmuş.. L Bir de Yahudi varmış bir zaman ilgilenen. Teyze “ben camiye gidicem, o havraya, nasıl olacak” diye arkadaşına anlatırken adam duymuş ve teessüflerini bildirmiş teyzeye.. O akşam da bir Yahudi gelip gidip teyzenin sigarasıyla uğraştı, şansı onlardan açık demek ki.. J Özlem’in anlattığına göre önceki gün iki elinde iki sigarayla oturuyormuş, unutmuş birini, diğerini yakmış, bir elinde bir sigarayla öbürünü yakmak da maharet ister yani… J

Hava hala günlük güneşlik, güneş batmak bilmiyor. Biz geleneksel vişne-votka muhabbetindeyiz. Tuğba odaya doyamadı, yine koştur koştur uyumaya gitti. Önce grup kalabalık, gece ilerledikçe herkes yatmaya gidiyor, yine aynı dörtlü kalıyor, mahşerin dört atlısı… Galiba grubun en geç yatanları biziz. (Bu Ayçin için öyle şaşırtıcı bir durum ki… HS) Yine votka ve müzik eşliğinde güzel bir gece daha geçirdik. Manzaraya doyulmuyor, Rus köyleri ahşap, renkli, kutu gibi küçücük evlerden oluşuyor. Onların arasında güneşin batışını izlemek çok keyifli.

22.07.2009 Çarşamba

Sabah yine erken kalkmak zorundayız. Çünkü bugünkü limanımız Goritsi’ye erken saatlerde varacağız. Geminin uyandırma servisi odanın tuvalet duvarındaki tek kanal dahili radyosunda çalan müzikle oluyor ve uyandırma saatinde hep aynı müzik var. Gün içinde yine müzik yayını ve gerekli anonslar da yapılıyor. Yanındaki ses ayar düğmesinden sesi açıp kapatabiliyorsunuz. Klima da aynı şekilde aç-kapa’dan başka işlevi olmayan iki düğmeden oluşuyor. Zaten kaptan açtığı zamanlarda çalışıyor o kadarcık işlev de.. Neyse ki konserve kamaramızda minicik de olsa bir buzdolabımız var. Yoksa vişne votkalar, biralar sıcak sıcak çekilmez. Buzdolabı kamaranın en dip tarafında, pencerelerin dibinde, iki yatağın arasında, prizi ise kapının yanındaki gardrobun yanında, Tuğba’nın yatağının bir adam boyu üzerinde…

 image205 image206 

İki tane alt alta priz, birinde fiks buzdolabı takılı. Diğeri Hamit’in muhteşem dizaynı ile 6’lı priz olarak yaşamına devam ediyor, o kadar çok alet var ki şarj edilen, hergün priz full çekiyor. Uç uca eklenen adaptörlerden neredeyse kapı açılmayacak. Hatta bir gece güverteden geç gelip aletleri şarja takarken Hamit adaptörlerden birini o yükseklikten sürekli uyumakta olan Tuğba’nın ayağına düşürdü. Neyse uyanmadı derken bir daha… Tuğba söylene söylene kalktı ve tekrar uyumaya devam etti… Tuğba’nın da var vukuatları tabi, yukarı çıkarken oda kapısını kilitlemeyi unutması, anahtarı kapının üstünde bırakması vs. Neyse ki ters bir durum olmadı…

Kahvaltıdan sonra Goritsi’ye yanaştık. Etrafta yerleşim görünmüyor. Ortaya hediyelik satan kocaman büfe gibi bir şey kurmuşlar. Otobüslere bindik. Hava oldukça sıcak. On dakikalık yolculukla Kiril Kasabası’na gidiyoruz. Küçücük bir yer. Ama kasaba girişindeki yemyeşil bahçeli ahşap evler çok şirin. Bunların arasından geçip Kiril Manastırı’na gidiyoruz. Göl kenarında kocaman bir alan. Manastırın kapısından sessizce geçenlerin günahları affolunurmuş. Biz oldukça gürültülü bir şekilde kakara kikiri geçtik. L Bu arada manastıra girerken siyah bir köpek ağzında yakaladığı canlı bir güvercinle önümüzden geçti, güvercini yiyecek uygun bir köşe arıyor. Korkutmaya çalışıyorlar ama güvercini bırakmadan koşuyor o zaman. Hamit, köpek kuşu ayaklarıyla tutup yiyeceği sırada üzerine doğru hızla koşunca köpek güvercini bırakıp kaçmak zorunda kalıyor. Biraz silkelenip uçtu hayvancağız. Kuş kahramanım benim. J Kuşmen…

image208 image210  

Manastırın içindeki gezi uzunca sürdü. Bu manastırı kuran kişinin ilk yaşadığı kulubeyi gördük. Göl kenarında manzara çok güzel. Kısa bir süre serbest zaman var. Manastırın dışında küçük, şirin bir ev vardı, onun fotoğrafını çekmeye gidiyoruz, hediyelik eşya satılan bir yermiş. Oradan koştura koştura Lenin heykelinin olduğu yere gidiyoruz. Kaç gündür Rusya’dayız. Lenin’in kendisini bile gördük, heykelini görememiştik. Heykelin havadaki eline bira kutusu tutuşturmuşlar. Koca Lenin’in düştüğü hallere bakın. Onunla da fotoğraflar çekip koşarak otobüslerin olduğu yere geliyoruz. Neyse, geç kalmamışız. Gülten tezgahlardan bir örtü, Tuğba da ahşap bir kuş aldı. Yer bulursa kamaraya asacakmış. Birimiz dışarıda kalacak demek ki… J Tekrar otobüse bindik. Şöföre rica ettik, kasabada bir tur attırdı. Zaten küçücük biryer. Kasabanın dışına doğru çok güzel ahşap köy evleri vardı ama duramadık artık. Limanın etrafı toz duman, yerleşim de yok. Oradaki kocaman kare şeklindeki hediyelik eşyacının etrafına doluşmuş herkes. Oradaki Rus şapka ve başlıklarını kafamıza geçirip fotoğraflar çekiyoruz.

 image212 image214 image216 image218 

Tekrar gemideyiz. Öğlen yemeğine biraz zaman var. Güvertede zaman geçiriyoruz. Neyse ki havalar çok güzel gidiyor. Hiç tahmin ettiğim gibi soğuk değil. Öğlen yemeğinden sonra yine oyun vakti. Değişiklik olsun, biraz da Tabu oynayalım. Oyuna başlamadan hemen önce yine bir kısmı sular altında kalmış bir kilise kalıntısının yanından geçtik. Hamit öyle çok fotoğrafını çekti ki, arka arkaya sıralasak video görüntüsü olur. Tuğba, ben ve Hamit bir grup olduk, Gönüllü’ler de ikinci grup. Oyun biraz gergin geçti. Hiç sinirlenmez sandığım Gülten’in kağıtları masaya vuruşu bana “kal” getirdi. Hakan da oynamıyorum işte şeklinde triplerde.. Bir ara anlatım konusunda Hamit de gerildi.. Okulda oyun oynarken kavga eden çocuklara kızmayacağım artık.. J

Oyun sırasında geleneksel tuvalet ziyaretim sırasında oraya kadar gelen bir kahkaya koptu. Hakan “duşakabin”i çimmek üzerinden anlatmaya çalışmış da.. Çimmek’i nasıl anlatacaksa… Saat 17’de Rusça dil ve müzik dersi. Hocamız tabi ki Prof. Valma… Önce dil dersi. Önümüzde Rusça harfler ve okunuşlarını gösteren kağıtlar. Altında da merhaba, nasılsın gibi belli başlı kelimelerin Rusça karşılıkları… Valma okuyor, biz tekrar ediyoruz. Biz bir yana, Valma çok eğleniyor. Arada kahkaha molası veriyor. Ardından kağıtlara kiril alfabesi ile adlarımızı yazmamızı istiyor. Hakan “Gönüllü” yazmakta bayağı zorlanıyor. Ardından müzik dersi. Bir de sürpriz var, iki gece sonra konserimiz varmış.

Her grup iki Rusça iki de kendi dilinde şarkı hazırlayıp veda gecesinden sonra Sky Bar’daki eğlencede söyleyecekmiş. Yusuf Bey’in torpili ile en güzel Rusça şarkılar bize kalmış: Kalinka ve Oçi Çörniye.. Türkçe’de birkaç alternatif belirlemişler önceki turlardan sözlerini buldukları, verilen kağıtların arkasındaki şarkı sözlerinin esrarı da çözüldü böylece: Hatırla Sevgili, Aman Adanalı ve Üsküdar’a Gideriken. Rusça’lar tamam da (nasılsa sular seller gibi öğreniriz hemen J ) Türkçeler pek içine sinmiyor grubun, alternatifler arıyor herkes, sözlerin hazır olması nedeniyle sonunda yine bu üçlüye dönülüyor.

Başladık şarkıları çalışmaya. Herkes Rusça kelimeleri telaffuza ve melodiye sığdırmaya çalışıyor. Valma tamamen kopmuş durumda. Müzik dersi de bitiyor. Güvertede biraz zaman geçirip yemeğe geçilecek. Yemeğin ardından ön güvertede, rüzgar almayan bir yerde grup toplandı, Yusuf Bey şarkı meselesini ortaya attı, kaynaşmaya başladı herkes bu sayede… Koro elemanları konuyu acayip ciddiye aldı, ben hariç. Nedense pek umurumda değil. Niye bu kadar abartıldı hala anlamış değilim. (Çok zevk aldığımız için olabilir mi? HS)

Neyse, grup kendiliğinden toplandı ve başladı çalışmaya. Nedense etrafımız bir anda boşalıyor çalışırken. L Bu arada Türkçe şarkılar için Özlem’in önerisiyle Hatırla Sevgili’den bir kuple, Üsküdar’a Gideriken’den bir kuple ve Beyoğlu’nda Gezersin’in tekrar olmadan tamamı potbori şeklinde söylenecek. J Koromuza isim de bulmuşlar, Volga Bülbülleri… Ne bülbül ya!

 image220 image222

Saatler ilerledikçe yine herkes birer ikişer gidiyor, iyice kuzeye gittiğimiz için hava daha da geç kararıyor, soğuk… Klasik vişne-votka-müzik üçlüsü ve Hamit-Ayçin-Hakan-Gülten dörtlüsü ile muhteşem bir yedili var her gece… Güneş 23 sularında battı ama bir taraf hiç tam olarak kararmıyor. Kızıllık bütün gece devam ediyor. Bu kızıllık, sisler, ağaçlar ve küçük, rengarenk evler muhteşem manzaralar çıkartıyor ortaya… Bu gece de bayağı geç bir saatte dayanamayıp yatıyoruz.

23.07.2009 Perşembe

Sabah doya doya uyuduk, kahvaltıya yetişmek kaydıyla… Artık Vitegra Nehri’nden çıktık, Onega Gölü’nde ilerliyoruz. Bulanık görüntüsüne rağmen saf suya yakın temizlikteymiş. Hava yine güneşli. 12’de kaptan köşkü ziyaret edilecek. O saate kadar orada burada zaman geçiriyoruz, 12 olunca da kaptan köşküne çıkıyoruz. İkinci kaptan orada ve cihazları tanıtıp soruları yanıtlıyor. Yarım saatlik turdan sonra yine güverteye indik ve koro çalışmasına devam ediyoruz. Herkes boş kaldıkça elinde kağıt, Kalinka mırıldanıyor. Saat birde öğlen yemeği yendi. Yemekten sonra güverteye çıktık.

 image224 image226 

Kiji Adası’na yaklaşıyoruz. Burası yolculuğumuzun en kuzey noktası. Manzara giderek daha masalsı hale geliyor. Kiji Adası’na yaklaşırken görüntüde önce ahşap ve hiç çivi kullanılmadan yapılmış olan muhteşem kilise çıkıyor karşımıza. Sonraki tadilatlarda çivi kullanılmış ama. O zamanlar kullanılmamasının nedeni de çivinin o tarihlerde zor bulunması ve maliyetli olmasıymış. Kilisenin etrafında yine ahşap evler, değirmenler var. Ama gözümüzü kiliseden alamıyoruz. Hamit yemekten sonra duş almak için kamaraya inmişti, manzarayı kaçıracak diye aklım çıktı ama neyse ki yetişti. Gemimiz iskeleye yanaştı. İnip toprak yolda ilerliyoruz. Sol taraftan yerel kıyafetleriyle üç kadın geliyor. Herkes durdu onların resmini çekiyor, o kadar güzel bir görüntü ki… Bu adadaki ahşap evlerin içi eski Rus köylerindeki eşyalarla dolu ve evlerin içinde veya etrafında yerel giysileriyle o tarihlerde yaygın olarak yapılan işleri (yün eğirmek, marangozluk vs.) yapan Ruslar dekoru tamamlıyor.

image228 image230

Zaten bu adayı Unesco koruma altına almış. Yolda ilerlerken Yusuf Bey grubu durdurdu ve “Artık Rusçayı da söktünüz, bana ihtiyacınız kalmadı diyerek genç bir Rus rehberi tanıştırdı, Alex ya da Adrian gibi bir şeydi adı. Çocuk biraz aksanlı olmakla birlikte şakır şakır Türkçe konuşuyor. Yusuf Bey’in de yardımıyla kendisi öğrenmiş üstelik. İşini de o kadar severek yapıyor ki her hareketinden belli oluyor bu… Arada Türkçe espriler yaparak, görsellik katarak kilisenin tarihini öyle güzel anlattı ki.

image232 image234 

Dışında tarihini dinledikten sonra içini de geziyoruz ama içi çok da ilginç sayılmaz. Sonra da yaşayan müze şeklindeki evlerden birkaçını geziyoruz. Evlerin içinde eski zaman yaşamını anlatan eşyalar ve o dönem giysileriyle Rus kızları var. Ardından küçük tahta iskelede ayaklarımızı Onega Gölü’nün sularına sokuyoruz. Değirmene doğru ilerliyor grup. Yücel Bey bizi uyarıyor “Grup gidiyor, kaybolacaksınız” diye.. Yetişiyoruz gruba, eşi Ayşe Hanım Yücel Bey’i arıyor, o kaybolmuş. Bizi gönderip kendisi başka gruba katılmış yanlışlıkla. Zaten turun ilk gününden itibaren birbirini kaybedip aramaya başlamıştı bu sevimli ikili…

image236 image238 

Serbest zamanda Hamit’le Hakan burada göle girmek için kalıyor, biz Gülten’le adanın diğer tarafındaki köye doğru gitmeye karar veriyoruz. Toprak yolda ilerliyoruz, ara yollara fazla girmemek lazımmış, yılan çıkabilirmiş. Yol kenarında mezarlar var. Burada da Balkanlar’da sıkça gördüğümüz gibi mezar taşlarında ölen kişinin resmi var. 20 dakika kadar yürüdükten sonra köye vardık. O arada Tuğba ve Özlem de bize yetişti. Burası yemyeşil geniş bir alana serpilmiş, 10-15 haneli bir köy… Göl kenarında da evler var. Çok sakin, dinlendirici, huzurlu bir yer. Göle uzanan iskelelerde oturup ayaklarımızı suya soktuk. Hatta ellerimize birer çubuk alıp balık tutuyormuş pozları verdik. Köyün içinde oyalanırken uzaktan iki kadının geldiğini gördük. Filmlerdeki gibi kadınların yanında bir bisiklet, (binmiyorlar da direksiyonundan tutup yürütüyorlar), bisikletin sepetinde de kır çiçekleri… Allahım, ne şanslı bu kadınlar. Bizim ömrümüz İstanbul trafiğinde sağa sola yetişme derdi ile geçiyor.

image240 image242  

Biz kadınlarla fotoğraf çektiğimiz sırada Hamit’le Hakan da geliyor. Göle girmişler. Biz de dönecektik artık. Gülten’le Özlem kaşla göz arasında yok oldu. Biz Hakan ve Hamit’le biraz oyalandık ve yürüyerek bu kez göl kenarındaki yolu izleyerek dönüyoruz. Hamit her tarafta bol bol fotoğraf çekiyor. Yolda mini mini bir marketten alışveriş yaptık. Sonra da limana yakın bir yerde çalıların arasında minicik yaban çilekleri toplayıp yedik. Tadı çok güzeldi. Ben önce yılan çıkar diye tırstım ama sonra dayanamayıp daldım çalıların arasına… Ardından gemiye bindik. Gülten’ler bizden önce gelmiş.

image244 image246 

Akşam yemekten sonra yine güvertedeyiz. Dans yarışması ve Rus Dansları dersi var. En kuzey noktada olduğumuz için bu gece sabahlayacağız… Dans yarışması tango, rock’n roll gibi kategorilerden oluşuyor. Portekizli bir çift var, ya profesyonel dansçılar ya da dansla bozmuşlar, her katıldıkları kategoride birinci oldular ve ödülleri koyacak yer kalmadı… Arada çeşit olsun diye bir iki çifte daha ödül verildi… Bizden katılım yok tabi.. J

Ardından Rus Halk Dansları Hocamız tabi ki Prof. Valma… Geleneksel giysilerle pek de şirin olmuş, geldi sahneye… Biz Tuğba ile katıldık derse, sonradan bir de Ayşe Hanım katıldı. Gerisi izledi ve çekim yaptı… Önce kolay adımlar, gittikçe zorlaşıyor, düğüm olmadan bitiyor neyse.. Biz adımlardan Valma da gülmekten düğüm olacaktı… Hamit de bol bol fotoğraf ve video çekti o arada… Gerçekten çok eğlendik.

image248 image250

Saat 11 gibi de yine güverteye çıktık. Hava soğuk. Votka ve müzik yine bize eşlik ediyor. Gece saatler ilerliyor, güneşin battığı yerdeki kızıllık bitmiyor. Gece sis de çökünce manzara muhteşem oldu. Arkada güneşten kalma kızıllık, önünde koyulu açıklı gri bulutlar, yarısı sis altında küçük ve şirin Rus köyleri… Saat 3 gibi ben şezlonglardan birini Sky Bar’ın kapısının önüne çekiyorum ve orada uyuklamaya başlıyorum. Ardından Hakan ve Gülten de pes ediyor. Hamit inatla ve tek başına sabaha kadar bekliyor. Sabah saatlerinde güneş doğduktan sonra odaya geliyor.

image252 image254 image256 image258 image260 image262 

 

 

24.07.2009 Cuma

Sabah kalkış ve kahvaltı erken yine… Bugün yoldaki son günümüz ve son limanımıza uğrayacağı St.Petersburg öncesi, Mandrogi… Sabah saatlerinde varıyoruz limana. 2. Dünya Savaşı’nda yakılıp yok edilmiş. 90’larda bir girişimci bu köyü yeniden canlandırmış. Rengarenk ahşap evlerden oluşuyor. Evlerin kimi el sanatlarına ayrılmış, çeşit çeşit matruşkaların, noel yumurtasının ve akla gelebilecek onlarca çeşit ahşap eşyanın yapılışını izleyip satın alabiliyorsunuz. Bir başkasında yerel Rus yiyecekleri, börek ve çörekleri satılıyor. Bir tanesi votka müzesi. Burada da giriş ücreti karşılığında 4-5 çeşit votka tadabiliyorsun. Sevimli ama yapay bir yer…

image272 image274

Evler rengarenk boyanmış ama bazıları hiç de Rus evi havasında değil, önlerinde ejderha figürleriyle Çin ya da Uzakdoğu’nun bir başka köşesindeyiz sanki… Köyün içindeki turu ne kadar yavaştan alsak da hemen bitiyor. Hava güneşli. Köyün arka tarafında bir de hayvanat bahçesi var, nehrin diğer tarafında. İki kıyı arasına gerilmiş halat boyunca hareket eden bir tekneyle geçiliyor, orada da bir şey yokmuş, geçmedik…

image264 image266

image268 image270

Saat 12’de gemilere binildi. Tekrar yola koyulduk. Öğlen yemeği saati de geldi zaten. Öğlen yemeğinden sonra yine oyun zamanı… Saat 4’te Rus Tarihi dersi var. Onun sonrasında da saat 5’te koro çalışması, son prova! J Hamit de ben de buluşma yerini yanlış anlamışız. İkimiz ayrı ayrı yeri bulana kadar deli gibi dolanmışız, ten uyumu bu demek ki! J Herkes bir heyecanlı, ilkokulda kurdele töreni kıvamındayız.. Müzisyen akordiyonla eşlik ediyor ama Beyoğlu’nda Gezersin’i bilmiyor. O yüzden elle tempo tutuyoruz. Provadan sonra güvertede biraz takılıp aşağı kamaralara iniyoruz hazırlanmak üzere. Gemide hareket halindeki son akşam bu.

 image276 image278 image280 image282

Saat 19’da giyinip yemeğe çıktık. Baktık ki tüm gemi personeli ve rehberler ellerinde içkilerle kapıda.. Çok güzeldi.. Masalarımıza yerleştik. Votka da var çeşitli yemek ve mezelerin ve dahi havyarın yanında.. Kaptan kadehini kaldırıp “Nazdarovya” deyince diktik votkaları. Sonra kaptan ve gemi müdiresi masaları dolaşmaya başladılar… Tabi Valma ve Yusuf Bey de eşlik ediyor bizim masalara geldiklerinde. Hamit tüm bizim gruba ait masaların fotoğraflarını çekiyor. Yusuf Bey ve Valma’yı da aramıza alıp fotoğraflar çektirdik. Hamit ve Gülten masadaki votkaları bitirip Yusuf Bey’in ekstra ikramlarını da zimmetlerine geçirdiler. Hakan Gülten’in kadehini saklıyor, Gülten “Nerede benim nazdarovyalarım” diye ortalığı birbirine katıyor. J Yemek çok eğlenceli ve keyifliydi. Ardından güvertede biraz oyalanıp Sky Bar’a geçtik.

 image284 image286

Sky Bar kapalı gişe, arkalarda zar zor bir yer bulduk. Tüm grup bir aradayız. Her grup sırayla çıkıyor, Rusça ve kendi dillerinde şarkılar söylüyor. Çoğu da oldukça ağır ve uyutucu şeyler. Portekizliler yine fark yaratıp dans gösterisi de yapıyorlar. İspanyollar da dans etti. Ama onlarınki pek güzel olmadı. Biz sonlara doğru çıktık. Çok komik, herkes bir heyecanlı, Kalinka ile açılışı yaptık. Koroya katılmayanlar da salonda tezahürat yapıyor. Sonra Oçi Çörnıye.. Ve Türkçe şarkılar.. Onları da söyleyip alkışlar arasında (!) yerimize geçtik. Fena değildik sanırım. Ama asıl olay Kalinka’daydı. Kalinka’nın ortalarında Ülkü Hanım (Hocanım) elinde tahta saplı mini Türk bayrağı ile ortaya fırlayıp Redkit’deki kankan yapan kızların hareketlerine benzer hareketlerle önümüzde şok bir şov yaptı. Gülelim mi ağlayalım mı bilemedik. Mecburen güldük tabi…

Sonrasında güverteye çıktık. Hava aydınlık. Diğer gruplar güzel şeyler söylüyorlar, beğenmişler.. J Hatta bir Fransız kadın oturup bizimle sohbet ediyor. Grubumuzu çok genç, güzel ve dinamik bulmuşlar. Biraz daha oturduktan sonra da odalara çekiliyoruz.

25.07.2009 Cumartesi

Sabah uyandığımızda St.Petersburg limanındayız. Kahvaltımızı edip otobüslere biniyoruz. Şehir turu ve Hermitaj gezisi var. Bu arada gemi personeliyle de fotoğraflar çekiyoruz, hepsi çok tatlı, hele Ksena, sürekli gözlerinin içi gülüyor. Bir de İspanyol mu ne, aynı Acun’a benzeyen bir tip var gemide… Hava yağmurlu. Yusuf Bey “Buranın havası belli olmaz, hemen açabilir, bir hafta yağabilir” diyor. Hiç açacak gibi değil zaten. Yola çıkınca iyice artıyor yağmur. Otobüsten bir şey görmek bile imkansız bırakın fotoğraf çekmeyi, Hamit çıldırıyor.

image289 image291  

Yanımızda iyi Türkçe bilen yerel bir kadın rehber var. Yol boyunca hiç durmadan anlatıyor. St.Petersburg’daki her binanın tarihini biliyor galiba… Burası Moskova’dan çok daha güzel bir şehir. Yine çok geniş caddeler, bulvarlar var. Önce saray gibi bir yerde durup fotoğraf molası verdik ama hava öyle yağmurlu ki… O binanın yanında sarı bir bina vardı, geçerken gösterdiği, Lenin’in ilk konuşmasını yaptığı yermiş. Orayı çekemedik diye Hamit dırlandı tabi biraz, kadın Hamit’i sakinleştirip oradan bir tur daha attırdı.

image293 image295

Sonra Hermitaj’ın karşısında bir yerde durduk. Baltık kıyısında, Finlandiya körfezindeyiz… Etrafta bol miktarda savaş gemisi ve denizaltı var, ertesi gün Rusların Denizcilik Bayramı’ymış. Yine rüzgar ve yağmur altında fotoğraf çekmeye çalışıp Peter and Paul Katedraline gidiyoruz. Hamit’in heyheyleriyle dalaştık biraz. Sebebini hatırlamıyorum, istediği bir pozu çekemediğim için olabilir. J Katedralin içi muhteşem. Bütün hanedanın mezarları burada. En son çar ailesinin de kemikleri bulunup daha sonra buraya getirilmiş. Onlar da özel bir odada tutuluyor. Katedralin içinde bayağı oyalandık. Kadın anlattıkça anlattı. Sonra oradan çıktık ve bir mağazaya gittik. Turistik her şeyin satıldığı oldukça büyük bir yer. Kahvelerimizi içerken etrafa bakındık, istediğim gibi bir kehribarı burada da bulamadım. Çıktığımızda hava hala kötü.

image297 image299 image301 image303 image305 image307

Hermitaj’a gidiyoruz. Erken saatte ve randevulu gittiğimiz için kuyruk beklemiyoruz. Sırt çantası ile girilmiyor. Çantaları otobüste bırakıp giriyoruz. Üç saat boyunca gezeceğiz. Amanın yok böyle bir şey. O nasıl bir şaşaa, o nasıl bir görkem. Acayip bir yer. Binlerce sanat eseri. En önemlilerini rehberimizin yardımıyla görüp tanıyoruz. İnsan bir noktadan sonra dağılıyor. Önde rehber, arada biz, dağılanları toplamak için de en arkada Valma…

image309 image311 image313 image315

Bu arada Hamit az daha Rusya’da sürekli ve zorunlu oturma izni (kısaca hapis de diyebiliriz) alıyordu. Michelangelo’nun bir heykelinin (The Crouching Boy – Çömelmiş Çocuk) fotoğraflarını çekiyor, tam ilerlerken dönüp bakıyor etrafı boşalmış, koşarak dönüp tekrar kalabalıklaşmadan boş haliyle çekeyim diyor. Heykelin etrafında yerde çepeçevre bir metal var, ona takılıyor, heykelin üzerine kapaklanmasına ramak kalıyor. JJJ Hırvatistan’da para bozdururken önlerinde birisi para çaldı diye aylarca uğraşan çift bu kadar olay oldu, biz ne olurduk düşünmesi bile korkunç…

image317 image319 image321 image323

Hermitaj’ı gezerken Gülten’in de Tuğba’nın da şarjları bitti. Yani kendileri şarjlı değil tabi de, kameralarının… J Tuğba’nınki neyse de, “Şarjı bitmiş Gülten’in hayat damarlarından biri kesilmiştir” O kadar çok çekilecek şey var ki… Ne şarj ne hafıza kartı dayanır. Biz çıkarken müzeye giriş tıklım tıklımdı. En komiği de tek sıraya dizilmiş olarak rehberlerinden komut bekleyen Japon turist grubuydu. Giriş merdivenlerinde fotoğraf çektiren gelin ve damatlar vardı. Herkes tuvalet derdinde, kadınlar tuvaleti kuyruk tabi… Çıkışta ellerinde Hermitaj’la ilgili DVD’ler satan birileri var. Fiyatı 10 TL.. Evet evet, On Türk Lirası… Hem de diller arasında Türkçe de var. Türkiye’ye mal almaya gidiyormuş, dövizle uğraşmaktansa burada TL alıyormuş. Biz de alıyoruz tabi…

image325 image327 image329 image331

Hermitaj’dan çıkışta hava günlük güneşlik, oh bee.. Saray meydanından geçtik. Meydan kapalı, kenar köşe dolanıyoruz. Kocaman bir yer. Otobüsün oraya vardık. Otobüsümüz Moskova’daki Aziz Vasili Kilisesi’ne benzeyen St.Isaac katedralinin yakınında. Kumanyalarımızı alıp gruptan ayrıldık. Etraf çok kalabalık. Bir sürü gelin damat ve düğün ahalisi ve bolca limuzin var. Ruslar dışarıda fotoğraf çektirmeyi çok seviyor. Stüdyo fotoğrafı yok herhalde bunlarda. Ama doğrusu çok da ilginç enstantaneler çıkıyor ortaya… Caner ve Özlem de bize katıldılar. Kilisenin yanındaki parka gidip banklarda oturup dandik tavuklu sandviçlerimizi yiyoruz. Sandviç faslından sonra sıra geldi tekne turuna. O da hemen kilisenin yanından bir yerden kalkıyor. Biralarımızı alıp teknenin gelmesini bekliyoruz. Sonra da St.Petersburg kanallarını dolaşmaya başlıyoruz. Hava süper. Kanalların ardından Baltık denizine çıkıyoruz, köpülerin altından, savaş gemilerinin ve denizaltıların yanından geçip turu tamamlıyoruz. Tur sonunda tekneden inmeden bir Koreli turiste fotoğrafımızı çekmesini rica ediyoruz, önce kendisi çekiyor, sonra makineyi bir arkadaşına verip kendisi de bize katılıyor. Şirin çocuk.. J

image333 image335 image337 image339

Ardından tekne turuna katılmayan Özlem ve Caner’le buluştuk. St.Petersburg’un en ünlü caddesi olan Nevsky Prospekt’e çıktık. Doğa, Özlem, Caner ve Tuğba bir kafede oturmayı tercih ettiler. Biz de caddenin sonuna kadar bir taraftan gidip diğer taraftan döndük. Buluşma yerine döndüğümüzde yine Hamit’le dalaştık. Bu arada diğerleri geldi. Metro istasyonuna indik. Bir baktık ki herkes yanyana duran bir sürü asansör kapısında bekliyor. Biz de beklemeye başladık. Kapılar açıldı, o da ne, asansör sandığımız kapı metronun kapılarıymış, yani hem istasyonun kapısı var, hem metronun kendi kapısı. Metro gelene kadar rayların olduğu kısmı görmüyorsunuz bile…

image365 image367

Burada metro istasyonu limana Moskova’daki gibi yürüme mesafesinde değil. İstasyondan otobüse binip bir on dakika daha yolculuktan sonra limana varılıyor. İndikten sonra durakların yanındaki markete uğrayıp bir şeyler alıp gemiye gidiyoruz. Yorgunluktan ölmüşüz valla. Akşam yemeğini aslında kaçırmıştık. Ama o gün ekstra olarak Kazak Dans Gösterisine gidenler için servis açılacağı için biz de onlarla yedik yemeği. Saat 22 civarı, güvertede biraz daha zaman geçirip uyumaya gidiyoruz.

26.07.2009 Pazar

Bu sabah yine kahvaltıdan sonra kendimizi dışarı attık. Grupla ilgimiz yok bugün. Buradaki tüm turlar ekstra, biz de kendimiz gezeceğiz hemen hemen aynı yerleri. Önce otobüs, ardından metro ve yine Nevski Prospekt’deyiz. Sabah erken olduğu için ortalık sakin ama bugün denizcilik bayramı. Ortalıktaki tezgahlarda denizcilere ait şapkalar, bayraklar satılıyor ve yollarda da üstünde bu tür işaretler taşıyan birçok insan var. Hakan’la Hamit bir yer bulup para bozduruyor yine. Peterhoff Yazlık Sarayı’na gitmek için deniz otobüsüne, Rusça adıyla “Roket”e bineceğiz, bilet alacağız ama bekleyen roket’te bize yetecek kadar yer yok, iki adım önce gelseymişiz keşke, bir sonrakine bilet alıyoruz. Onu beklerken de Hamit’le savaş gemilerinin olduğu yere gidip fotoğraf çekiyoruz. Çok kalabalık olmaya başlamış, çok önemsiyorlar bu bayramı… Tekrar dönüyoruz, neredeyse doluyormuş roket.. Bu kez Hakan gerilmiş biz gelmeyince.. J Roket, küçük ve çok hızlı bir deniz otobüsü. Önce içerden sonra dışardan fotoğraflar çekiyoruz.

20-25 dakikalık bir yolculuktan sonra Peterhoff’a varıyoruz. Çok kalabalık. Sarayın dış kısmı ve bahçelerinde geziyoruz, turlar da içine girmiyordu zaten, biz de girmiyoruz. Havuzlar, fıskiyeler, çiçek bahçeleri, her şey öylesine görkemli ki. Bahçede bir orkestra var, biz gittiğimizde yemek arası vermişlerdi. Biraz bekledik, çünkü çok ilginç görünüyordu aletler. Her müzisyenin önünde çeşitli büyüklükte ve tipte üflemeli bir çalgı olduğu anlaşılan borular var. Her birindeki alet grubu farklı ama bir müzisyende de aynı tipin düzenli olarak küçükten büyüğe serisi var. Biraz sonra şefleri açıklama yapıyor, Hamit de anladığı kadarıyla tercüme ediyor: Dünyada tekmiş böyle bir orkestra. Her bir boru sadece tek nota çalıyor. Her müzisyen farklı ses çıkaran borularıyla farklı notaları küçükten büyüğe boruları tek tek üfleyerek çalıyor. Bu nedenle kısıtlı sayıdaki belirli parçaları çalabiliyorlarmış. Ardından konsere başlıyorlar, biz de parçanın sonuna kadar dinliyoruz, gerçekten ilginç bir grup. J

image341 image343 image345 image347 image349 image351

Artık şehre döneceğiz, biletlerimiz gidiş-dönüştü, ortalık da bayağı kalabalık olmuş bu arada. Tekrar roket’e bindik, bu kez ilk binenlerdeniz ve bu roket’in ön kısmı lüks döner koltuklardan oluşuyor, orayı kapıyoruz. Kumanyalarımızdaki sandviçleri yiyoruz deniz manzarasıyla. Roket’te tuvalet yok, Peterhoff’da da bekememek için giremedik, St.Petersburg’a geldiğimizde daha önce dalga geçtiğimiz seyyar tuvaletleri, hem de kuyruk bekleyip para vererek kullanmak zorundayız. Hamit de kuyruktaki bu anları fotoğrafla ölümsüzleştiriyor tabi. Rusya’da tuvalet olayı ilginç, tuvalet haline getirilmiş otobüsler, tırlar ve seyyar büfe gibi tuvaletler var…

image353 image355 image357 image359

Şimdi de Puşkin Kasabasındaki Katerina Sarayı’na (Tsarskoye Selo Sarayı) gideceğiz, Hamit bir turizm ofisinden tren istasyonunu ve sarayın kaça kadar açık olduğunu öğreniyor. Metroya binip tren istasyonuna geliyoruz. Çok kalabalık ve karmakarışık bir yer… Bilet gişeleri ve bineceğimiz yeri arıyoruz. Giriş katından üst kata gönderiyorlar. Üst kata çıkacak merdivenleri zar zor buluyoruz, onlar da yukarı diyor. Biz ve özellikle Hamit küfür kıyamet köpürürken yine az da olsa Türkçe bilen ve Türki Cumhuriyetlerden olduğu belli olan birisi nereye gideceğimizi soruyor ve gişeleri gösteriyor. Bileti alıp trene biniyoruz nihayet. Çok eski, gürültülü falan bir tren bu, İsviçre’deki trenler bunun yanında uzay aracı gibi kalıyor. İnsanlar içinde kağıt oynuyor, St.Petersburg’un banliyölerinden geçiyoruz. Şehrin dış mahallerindeki dev apartman ve siteler çok çirkin… Hepsi komünizm döneminde yapılmış, sadece işlevsel olması önemsenmiş, hiçbir estetik kaygı gözetilmemiş.

image361 image363 image369 image371 image373 image375

Yaklaşık olarak yarım saat gidiyoruz. Puşkin’den bir ya da iki önceki istasyonun adı 21. km. Muhtemelen St.Petersburg’daki merkez istasyona 21 km mesafede, başka isim bulamamışlar.. Hamit ille fotoğrafını çekecek dönüşte. Kasabaya vardık, saat 16:30, 17’ye kadar bilet satışı var. Minibüse bindik, Rusya’da minibüse binip şöfere para uzatmak ve para üstü almak Hakan’ı çok mutlu ediyor. J Minibüsteki bir kadın bize nerede ineceğimizi söylüyor, zaten o da bizimle iniyor, bir süre birlikte yürüdükten sonra girişi gösterip yoluna devam ediyor. Oldukça kalabalık, gişede de kuyruk var. Bahçe için ayrı, saraya giriş için ayrı para ödeniyor. Dahası, Ruslara ayrı turistlere ayrı tarife var. Ve çok da farklı. Gişedeki kadın yüksek bedelli olanı söylüyor, Hamit “Olur mu, burada öyle yazmıyor” diyince kadın “Rus musunuz?” diye soruyor, “Kanyeçna” J Ucuz tarifeden alıyoruz biletleri.

 image377 image379 image381 image383 image385 image387 image389 image391 image393 image395 

Sarayın içi gerçekten muhteşem. Katerina’nın fotoğrafları var, öyle de çirkin bir şey ki, hikayesini duyunca matah bir şey sandık… Eşyalar, mobilyalar, duvarlar, tavanlar, perdeler hepsi öyle acayip ki. Hele bir Kehribar Oda var, odanın tüm duvarları kehribar kaplı. Akıllara zarar bir yer. Çekim yapmak yasak bu odada ama Ruslar da Hamit de pek takmıyor yasağı… 1940’larda Alman kuşatması sırasında bu saray yakılıp yıkılmış Almanlar tarafından. Sonrasında çok uğraşılmış ama eski haline getirmişler. Kehribar Oda bu hale 2003 yılında gelebilmiş zaten. Restorasyon çalışmaları sırasında çekilen fotoğrafları da sergiliyorlar, gerçekten inanılmaz, harabeye dönmüş o zamanlar saray.

image397 image399 image401 image403 image405 image407 image409 image411 image413

Gezi sonunda tuvalete girilecek, saray da ziyarete kapanmak üzere, erkekler tuvaletinin bir bölümünü kadınlara açıyor görevli teyze. Erkekler teyzenin kontrolünde arka tarafta bir bölmeye gidiyor. Ben erkekler tuvaletinden çıkarken o anı da fotoğraflıyor nedense Hamit… Sarayın bahçesinde banklarda dinlendik. Biz Hamit’le buradaki tezgahlardan babama matara aldık. Onun için gruba yetişene dek bayağı koştuk. Sonra yine bir minibüsle istasyona, trene binip şehre hareket ettik. Tren bayağı dolu, ayaktayız. 21 km istasyonunda Hamit fotoğraf için iniyor, fotoğrafı çekiyor ama kapılar kapanıyor ve hareket ediyoruz. Biz sondan ikinci vagondayız, o en arkada, makinistin yanına doğru hamle yapınca adam kapıyı açmış, son vagona binmiş. Hatta biz kaldı sandık, baktık biraz sonra yan vagonun ara kapısının camından el sallıyor. J

image415 image417 image419 image421

İstasyonda inince büfelerden birinden çiğbörek aldık, çok sıcak ve çok güzel. Herkesin aklı kalıyor bir daha alsak diye ama gerilerde kaldı… Bugün ne çok araca bindik. Gemiye ulaştık, yemeğimizi yiyip güverteye çıktık. Resepsiyon görevlisi Ksena’yla fotoğraflar çekip muhabbet ediyoruz, çok şirin bir kız. Yarın dönüş günü. Bu akşam gece turu var. Aslında bu turun kimse farkında değildi. Hamit fark edip Yusuf Bey’e sorunca mecburen aldılar programa.

image423 image425 image427 image429 image431 image433 image434

Türkçe bilen Rus rehberimizle ve otobüsümüzle çıktık gece turuna. Çoğunu gündüz gördüğümüz yerleri bir de gece ışıl ışıl haliyle gördük. St.Petersburg çok güzel aydınlatılmış bir şehir. Yolda Tuğba rahatsızlandı ve taksi ile gemiye döndü. Turun en ilginç anı ise saat 1’de tüm köprülerin açılması ve büyük gemilere geçiş izni verilmesi. Işıl ışıl köprülerin açılması kilometrelerce uzaktan izlenebiliyor.

Bu arada Ruslar içtikleri her şeyin şişelerini hemen bitirdikleri yere dik olarak bırakıyor, karanlıkta köprüleri izlerken ayağına takılan şişelerin de fotoğrafını çekiyor Hamit, yaşlıca bir Rus kadın “Neden çekiyorsun, pis Rus domuzları diye değil mi” falan diye söyleniyor, kadını oğlu sakinleştiriyor. Ardından tekrar bir otobüs yolculuğu, gemiye dönüş ve uyku kardeşim…

PETERSBURG KÖPRÜLERİNİN GECE AÇILIRKEN DURUMLARINI GÖRMEK İÇİN AŞAĞIDAKİ RESME TIKLARSANIZ YENİ SAYFADA  HAREKETLİ GÖRÜNTÜYÜ İZLEYİP SONRASINDA GERİ TUŞU İLE BU SAYFAYA DÖNEBİLİRSİNİZ.

kopru

27.07.2009 Pazartesi

Bu akşam uçakla İstanbul’a döneceğiz. Öğlene kadar serbestiz. Sabah kahvaltıyı edip şehre indik. Hakan’lar ayrı gezeceklermiş, şehirde ayrılıyorlar bizden. Zaten gezmiş olduğumuz yerlerin bir de rahat rahat üstünden geçiyoruz. Hamit’le Tuğba otobüs tuvaleti de deniyorlar. Parklardan birinde saçma sapan yuvarlanarak resimler çekiyoruz ama eğleniyoruz. Baltık denizine ayaklarımızı sokuyoruz. Çimenlerin üzerine uzanıp keyif yapıyoruz. Bir heykel var, Ruslar fotoğraf çektiriyor sürekli. Önemli bir şeydir belki diye biz de çektiriyoruz. J Tuğba’nın binmediği bir tek troleybüs kalmış, ona binmek üzere bizden ayrılıyor, biz de St.Isaac Katedrali’nin yanındaki hediyelik eşya pazarına giriyoruz. Burası Moskova’ya göre daha pahalı. Ama matruşkalar daha güzel. El boyaması beşli bir matruşka seti alıyoruz (çok mutluyum J ) Kalan para ile de kelebek şeklinde kehribar kolye ucu aldım. Zaten daha güzelini bulamayınca geminin satış standından beğendiğim kehribar bilekliği de almıştım geçen akşam. J

Tuğba ile buluşup metroyla ve otobüsle gemiye döndük. Eşyaları çıkardık. Hakan’lar da dönmüşler. Grubun kalanı yine bir ekstradan (Peterhoff) gelecek, bizi ayrıca bir küçük otobüs götürecek alana. Bu arada yağmur da başladı. Gemi müdiresi ve Ksena uğurluyor bizi, Ksena yağmuru göstererek ağlama efekti yapıyor arkamızdan, şirine… Hava alanı küçücük bir yer. Grubun kalanını epeyce bekledik. Hatta beklemeden kontrolden geçip girdik biz.

Uçakta yerimize oturduk, biz Tuğba’yla bir üçlü, Hakan’lar da tam karşımızda bir üçlü. Arkamızda süper minili bir Rus kızla eşi ya da sevgilisi var. Konser gecesi Ülkü Hanım’ın (Hocanım) yaptığı saçma şovdan girdik, havaalanında milletten mail adresi alırken, onu kastederek “Herkesinkini almıyorsunuz değil mi, yoksa ben vermeyeyim” diyenlerden çıktık. “Sakın buralarda olmasın” diyorum, Hamit arkalara bakıp “yok” diyor, mini gözünü mü alıyor ne… O arada dünkü kumanyadan kalan gofretleri kimseye satamayan Tuğba, yanından geçen iki kardeşe gofretleri veriyor, arkadan bir ses “Bir şey mi dağıtılıyor, bize yok mu” Aman Allah, Hocanım, meğer arkadaki çiftin yanında, koridor tarafında oturuyormuş, birlikte seyahat ettiği sessiz sedasız erkek kardeşi de Hakan’ların arka sırasında koridor tarafındaymış. Biz arkamızda ikiliyi görünce, bunlar da ikili diye üçüncüye dikkat etmemişiz. Üçümüz birden koltuklara öyle bir tam siper olup gülmek, şaşırmak, ağlamak arası bir yerde kalıyoruz ki, tarifi mümkün değil.

İlk şoktan sonra “Aman boşveer” deyip doğrulduk. Zaten sonraki konuşmalarına bakılırsa duymamış sanırım… Çünkü Atatürk Havalimanında da karşılaştık ve gayet normal davrandı, yani ne kadar normal olabilirse işte.. J Böylece bir turumuz daha koşturması, kavgası, gürültüsü, eğlencesi ile geçti gitti. Bir dahaki turda buluşmak üzere… J

Interrail, kanatlandırır…

İnterrail, kısaca HHS* (Herşey Hariç Sistemi – 6 Temmuz – 7 Ağustos 2010)

 image001

Bayrak Kilometre Toplam Kilometre Neredeyiz Bayrak Kilometre Toplam Kilometre Neredeyiz
1 0 0 BERLİN 23 631 9,601 LİZBON
3 584 584 VARŞOVA 22 308 9,909 PORTO
2 340 924 KRAKOV 23 314 10,223 LİZBON
3 339 1,263 VARŞOVA 26 631 10,854 MADRİD
4 495 1,758 VİLNUS 25 74 10,928 TOLEDO
5 290 2,048 RİGA 26 74 11,002 MADRİD
6 307 2,356 TALİN 27 428 11,430 GRANADA
7 9 2,364 HELSİNKİ 28 256 11,686 SEVİLLA
8 714 3,078 KEMİ 29 145 11,830 CORDOBA
9 157 3,235 LULEA 30 913 12,744 BARCELONA
10 94 3,329 BODEN 31 141 12,884 FİGUERES
11 932 4,261 STOKHOLM 32 722 13,607 GENOVA
12 527 4,787 OSLO 33 161 13,767 PISA
13 502 5,290 BERGEN 34 88 13,855 FLORANSA
14 750 6,039 GÖTEBURG 35 474 14,329 NAPOLİ
15 272 6,312 MALMÖ 36 223 14,552 ROMA
16 46 6,358 KOPENHAG 37 6 14,558 VATİKAN
17 774 7,132 AMSTERDAM 38 908 15,466 PATRAS
18 265 7,397 BRÜGGE 39 213 15,678 ATİNA
19 295 7,692 PARİS 40 477 16,155 SELANİK
26 1,278 8,970 MADRİD 41 619 16,774 İSTANBUL

İKİ KİŞİ BİR AY TÜM İNTERRAİL HARCAMAMIZIN DÖKÜMÜ

HARCAMA

EURO

AÇIKLAMA

YOL

2.470

BİR AYLIK İNTERRAİL BİLETİ 599€, İST-BERLİN PEGASUS

UÇUŞ 49€ DAHİL (TEK KİŞİ FİYATLARI)

GERİSİ TREN REZERVASYONLARI, SINIF VE YATAKLI FARKLARI VE OTOBÜS, FERİBOT VS. ÜCRETLERİ

GIDA

800

KONAKLAMA

735

GENEL HARCAMA

230

EMANET DOLABI, SEYAHAT ÇANTALARI VS.

VİZE

195

ALMAN BÜYÜKELÇİLİĞİNE 65€, SİGORTA 25€, YURTDIŞI ÇIKIŞ

HARCI 15 TL (TEK KİŞİ FİYATLARI)

MÜZE

185

HEDİYELİK

140

EĞLENCE

135

TOPLAM

4.890

*HHS (Herşey Hariç Sistemi): Özellikle ülkemizde uygulanan ve bizim hiç zevk almadığımız, çoğunlukla ulaşım dışındaki herşeyin fiyata dahil olduğu, 4-5 yıldızlı bir otele girip, çevrede ne olduğuyla ilgilenmeden tatil boyunca güneş altında döne döne yatmak ve açık büfede herşeyden bol bol yemek diye tanımlanabilecek “Herşey Dahil Sistem”le kıyaslayınca; interrail, sürekli koşturma ile geçen ve ulaşım dışındaki herşeyin fiyatın dışında olduğu bir tur diye tanımlanabilir. Ama şuna inanın ki yollarda, trenlerde yapacağınız bir sandviçi yerken alacağınız zevk 5 yıldızlı oteldeki açık büfedekilerle kıyaslanamayacak kadar çok olacak..

Not: Anlatım Ayçin’e ait olup bilgisayarda yazarken benim de elimden geçmiştir hasbelkader :)))
6/7/2010 Salı
Bugün yola çıkıyoruz. Bir yıldır hazırlandığımız interrail yolculuğu başlıyor. Berlin’e uçağımız gece saat 23:30’da. Hamit işten erken geliyor. Evdeki son işlerimizi hallettikten sonra 20:00’da evden çıkıyoruz. Kadıköy’den bindiğimiz 20:15 otobüsü tıngır mıngır E-5’ten ve sonrasında bir sürü yeni yerleşim merkezinden geçerek 21:30’a doğru Sabiha Gökçen’e ulaşıyor. Klasik olarak check-in işlemleri, pasaport kontrolü derken uçağı beklemeye başlıyoruz. Sabiha Gökçen’e bankalar el atıp lounge açmamışlar hala, sadece bir tane varmış o da Wings’inmiş, uymadı (Zaten Akbank’ın uygun birşeyini görmedim hayatımda. HS) Uçağımız bir saate yakın rötarla kalkıyor ve bayağı boş gibi. Hamit’le ayrı koltuklara geçip yayılıp yatıyoruz. Pek uyuyamıyoruz ama… İstanbul-Berlin iki saat yirmi dakika sürüyor. Gece 2:30 gibi havaalanındayız. Buz gibi bir hava karşılıyor bizi… Pasaport kontrolünde kuyruk beklemek biraz uzun sürüyor. 3:00’ü geçiyor bavullarımız elimizde işimiz bittiğinde. Bu arada saatlerimizi bir saat geri aldığımızı belirtelim ki saat konusundaki çelişki anlaşılabilsin.
Uçağımızın indiği havaalanı, eski Doğu Almanya tarafındaki Schonefeld (SXF) havaalanı. Daha çok ucuz uçuşlar ve Doğu Avrupa’dan gelen uçakların kullandığı bir alan… Berlin’in Sabiha Gökçen’i yani… Önceden planladığımız şekilde bu havaalanında sabahlayacağız. Bir de bakıyoruz ki bunu akıl eden sadece biz değiliz. Herkes kanepelere boylu boyunca uzanmış. Bir tek boş koltuk bulabildik. Ben oraya oturdum, hatta kıvrıldım. Hamit de yanıma yere gazete serip oraya oturdu. Sonrasında birileri kalktı da ben oraya uzandım, Hamit de benim eski yerime. Sabah Hamit elinde sıcak çaylarla uyandırdı. Orada bir priz bulup su ısıtıp çay yapmış. Saat 5’i henüz geçiyor.
7/7/2010 Çarşamba (Berlin)
Çay ve sandviçle kahvaltımızı yapıp karnımızı doyurduktan sonra sıra geldi şehre inmeye. Havaalanında görevlilere soruyoruz, metro veya otobüsle inebileceğimizi söylüyorlar. Bileti de dışarıdaki makinelerden alacakmışız. Makineler bizim kadar bile İngilizce bilmiyor, sadece Almanca. Hamit oradaki otobüsün şöförüne soruyor, adam otobüsü ve makineleri işaret ediyor. Anladığımız o otobüsle gidebiliyoruz ama bilet almamız lazım. Adam bizden ümidi kesince kendisi geçiyor makinenin başına… O da beceremiyor. Sonra gelin diyor otobüse.. Yerleşiyoruz bavullarla. 5.80€’ya iki bilet veriyor otobüsteki kendi bilet makinesinden. Hareket ediyoruz. Bir durak sonra da indiriyor bizi oradaki metro (ya da banliyö diyebiliriz) istasyonunu gösterip. Anlıyoruz ki o biletler hem otobüs hem de sonrasında bu trenin S9 hattıyla şehre gidişte geçiyor.
Tren bayağı boş. Biletleri okutmamız gerekiyor mu diye soruyoruz, dışarıdaki makineleri gösteriyorlar. Ama tren her an kalkabilir. Ben bavullarla içerde Hamit biletlerle dışarıda kalacak. J Hamit dışarı çıkınca ben panikle söylenmeye başlıyorum, meğer makinisti görüp ona sormaya gitmiş, işini garantiye almış yani. O da önce makineye okutmaya çalışıyor, sonra uzay mekiği gibi bir yapının içindeki görevliye soruyor, otobüste kesilen bu biletleri okutmaya gerek yokmuş. Onlar bilmiyorsa biz nereden bileceğiz acaba…
Ostekruz ya da benzeri bir istasyonda inip S5’e aktarma yapacağız. Yine yeni bir ülkeye gittiğimizde yaşadığımız “şaşkın ördek sendromu”nu yaşıyoruz. Neyse S5 geliyor, binip Hauptbahnoff’da iniyoruz. Yanımıza bir Türk gelip yardımcı oluyor bizi şaşkın şaşkın görünce… Öncelikli işimiz bu geceye Varşova-Krakov için rezervasyon yapmak. Adam şaşırıyor biraz. Ama sağolsun çok yardımcı oldu. Berlin Garı yeni yapılmış. Aynı zamanda alışveriş merkezi. Rezervasyon yapılan yere geliyoruz. Akşam 16:20’deki tren dolu. Kim gider buradan Polonya’ya derken yer bulamıyoruz. Ertesi gün sabah 06:30’daki Varşova aktarmalı trene rezervasyon yaptırıyoruz. Hızlı tren olduğu için de 18€ fark ödüyoruz. O adam olmasa çok zordu bunlara derdimizi anlatmak.
Teşekkürlerle adamı gönderip karşıdaki emanet dolaplarına doğru gidiyoruz. Bu koca çantalardan kurtulmamız lazım. Aslında otel arasak daha iyi ama Hamit’in planı bu geceyi trende geçirip yarın Krakov’daki otele ulaşmaktı. Gece treni olmadı ama o bu gece Almanya-İspanya maçının karnaval havasında izlenip, sabaha kadar da eğlence olacağını düşünüyor. Ben de ilk günden dalaşmak istemiyorum. Gece tren olmaması, bütün planları bozdu. Büyük bavullardan ihtiyacımız olanları küçük sırt çantalarına aktarıp büyükleri emanete veriyoruz. Emanetçi saat 6-22 arası açık. Şaka gibi. Trenimiz gece olsa o da sorun olacak. Saat 8 oldu. Harita alacağız ama turist information kapalı, 8:30’da açılacak. Dışarı çıktık. Hava açık ama buz gibi. Hamit’e iyi geliyor tabi. Ben hırkama yapışmış durumdayım.
Oradaki polislere Reichstag’ı soruyoruz, gösteriyorlar. Gara çok yakın. O tarafa yürürken trafik ışıklarını fark ediyoruz. Trafik ışıkları eski Doğu Almanya’da şapkalı bir adam figürü şeklinde. Çok şirin bir ifadeyle karşılıyor bizi… Tabi fotoğraf faslı. Biz orada oyalanırken polisler birkaç dakikalığına yolu kesiyor ve bir konvoy geçiyor. Kim geliyor acaba, Merkel’mi diye bakarken konvoy önümüzden geçiyor ve garın önünde duruyor. Zenci-beyaz 3-5 önemli şahsiyet bavullarını çeke çeke gara giriyor, kalanlar da el sallıyor. Araçlar beklerken aralarından geçirmiyorlar, biraz bekledik. Gara girip info’nun açılmasını bekliyoruz. İnfo’da haritalar ücretli, cimri Alman zihniyeti hizmetinizde… Dinsizin hakkından imansız gelir, Hamit reklam broşürlerini karıştırıyor ve içinde harita olan bir tane bulup getiriyor. Önceden çıkarttığım notlardan gideceğimiz yerleri harita üzerinde işaretliyoruz ve yola koyuluyoruz.
image004 image003
En yakın nokta Reichstag, hükümet binası. 8:30’da açıldığını biliyorduk. Ancak gidince görüyoruz ki bugüne özel bir durum varmış, kim gelecekse, güvenlik nedeniyle sadece önceden bildirilmiş ve onaylanmış grupları alıyorlar, diğerleri 10:00’dan sonra diyorlar… Çok görkemli bir bina. 1800’lerin sonlarında yapılmış. 1933’de yangın çıkmış, Hitler komünistleri suçlayarak bu bahaneyle baskıyı iyice arttırmış.
image006 image005
Reichstag’tan yürüyerek 2-3 dakikalık mesafedeki Brandenburg kapısı yer alıyor. Doğu ile Batı Berlin arasındaki geçiş noktalarından biri, hatta en önemlisi. Bu kapıdaki heykelin yüzü birleşme öncesi batıya dönükmüş, şimdi ise doğuya dönük. Kapının girişinde çeşitli dönemlere ait fotoğraflar var. Biz de fotoğraf ve video çekimlerimizi yapıp diğer tarafa, Doğu’ya geçiyoruz.
image008 image007 Kapının diğer tarafından da görünüşü çok güzel. Biz de kapıyı arkamızda bırakarak başladık yürümeye…Kapı ile Unter den Linten arasındaki Parisier Platz’dan geçerek Unter den Linten’de yürümeye başladık. Kocaman bir bulvar. Ihlamur ağaçları yol boyunca sıralanmış, nefis kokular yayıyorlar… Caddede çeşitli kafe ve restoranlarla hediyelik eşya mağazaları var. Tabi bizim de öncelikli mekanımız buralar J Berlin’in simgesi ayı… Birçok yerin kapısında kocaman bir ayı karşılıyor sizi… Hediyelik eşya bakımından oldukça zengin bir şehir. Bir tek trafik ışıklarındaki şapkalı adam figürleri ile ilgili hediyelikler satan dükkanlar bile var, akla gelecek gelmeyecek her şeyini yapmışlar… Magnetler pahalı, 5-6€ civarında. Çok da güzel değiller üstelik. Benim aklım Berlin Duvarı’ndan kopan parçalardan yapılan mangetlerde.. Tabi onların gerçekliği de tartışılır, 21 yıl önce yıkılmış duvarın parçaları hala satılıyor olabilir mi acaba.. Olsun, gerçek ya da değil, taa Berlin’den alıp 15-16 bin kilometre taşıyacağımıza göre gerçek olduğuna inanacağız. J
image010 image009
Ihlamur kokuları eşliğinde dolaşa dolaşa ilerliyoruz. Caddenin ortasında kocaman bir heykel. 1712-1786 yılları arasında yaşamış olan Prusya Kralı Friedrich dem Grossen’e ait… Uzun ve geniş Unter der Linten’in sonlarındayız. Caddenin sağında devasa bir çadır ve önünde şık şıkırdım bir kalabalık.. Berlin Moda Haftası’ymış meğer. Ortalıkta bir sürü manken, modacı olduğunu düşündüğümüz marjinal tipler ve dünya kadar gazeteci… Kılık kıyafet bir yana, mini eteğinden bacağının görünen kısmı benim boyum kadar mankenler cirit atıyor.. L Kırmızı kapri ile dolaşan tipler de var, o şık kıyafetlerle bisikletinin üstünde oraya kadar gelip bisikletini bir yerlere bağlamaya çalışan afetler de.. Biraz oyalanıp yolumuza devam ediyoruz.
image013 image012 Babelplatz’dayız. Burada yere gömülü bir anıt arıyoruz: “Yakılan Kitaplar Anıtı” 1933’te Nazi sempatizanı öğrenciler Yahudilere ve Komünistlere ait binlerce kitabı yakmışlar. Arıyoruz arıyoruz yok… Gözümüz yerlerde geriye doğru arayarak gidiyoruz, Moda Haftası’nın olduğu çadıra kadar geliyoruz, geçiyoruz, yok… Oralarda bir kadına soruyoruz, bizdeki şansa bakarak Hamit’in dediği gibi Moda Haftası çadırı geçici olarak anıt’ın üstüne kurulmuş meğer.. L
image015 image014
Caddenin sonunda Berlin’in önemli müzelerinin yer aldığı müzeler adası ve katedral yer alıyor. O bölgede biraz dinleniyoruz. Hava bir açıyor, bir kapıyor ve açınca çok sıcak, kapayınca nispeten soğuk oluyor, ortasını bulamadık. J. Bu alanı da gezdikten sonra Doğu Almanya tarafından dikilen TV kulesine gittik, kuleye çıkış 12-13€ ve bayağı bir kuyruk var… Biz de vazgeçtik çıkmaktan. Yukarıda bizi muhteşem bir manzaranın beklediği konusunda şüpheliyim. Bu arada müzeler adasının orada nehir kenarında ilginç bir müze daha var, Doğu Alman Müzesi… Hatta satış mağazasında eskiden Doğu Almanya’da satılan kola ve meyve suyu çeşitleri var. Müzenin kendisi ilginç ama içeriye bakınca çok ilgi çekici görünmüyor, genelde fotoğraflar.. Gerçi ne olacaktı ki…
image018 image016
TV kulesinin ardından gideceğimiz yer Check Point Charlie… Batı ve Doğu arasındaki 3. kapı. Burada önceden Rus ve Amerikan askerleri bekliyormuş. Check Point Charlie için Unter den Linden’e dönüyoruz. Bu arada yurtdışı gezilerimizin vazgeçilmez adresi Nordsee’ye de rastlıyoruz ama henüz aç değiliz. Unter den Linden’den Check Point Charlie’ye doğru giden caddeye sapıyoruz ve bu güzel caddede uzun bir yürüyüş sonrası hedefe varıyoruz. Yolun ortasında bir nöbetçi kulübesinin önünde ellerinde ABD ve SSCB bayrağı taşıyan asker kıyafetli sözde nöbetçiler 2€ karşılığı turistlerle fotoğraf çektiriyor, hem de fonda McDonald’s olmak kaydıyla… O kapıdan geçebilmek için bir zamanlar can vermiş insanlar… Şimdi asker kılığındaki iki kişi türlü şaklabanlıkla para toplamaya çalışıyor… Ne garip çelişki…
image022 image020
Check Point Charlie’nin hemen yakınlarında duvarla ilgili farklı yıllara ait eski fotoğraflar var duvarlarda… Bir de duvarın diğer tarafına geçmek isteyen insanların ilginç hikayelerinin olduğu bir müze var. Müzenin girişindeki duvarlarda Berlin Duvarı’na ait parçalar var. Gerçekten ilginç bir yer Check Point Charlie…
image026 image024
Şimdiki durağımız Yıkık Kilise… 2. Dünya Savaşı sırasında bombalardan büyük hasar alan ve onarılmadan bırakılan bu kiliseye nasıl gideceğimizi haritadan belirleyip yola çıktık. Yoldaki mağazalardan birinden magnet olarak kullanmak üzere Berlin Duvarı’ndan bir parça ve trafik ışıklarındaki şapkalı adamın yeşil ve kırmızı versiyonlarından aldık. Biraz ilerleyince haritayı kaybettiğimizi fark ettik. Akılsız Hamit’in cezasını yine Hamit çeker. Ben gölge bir yere oturdum, sırt çantalarıyla, Hamit koştura koştura son girdiğimiz mağazaya gitti, neyse orada bulmuş, alıp geldi…
Post Damer’e çıktık ve orada ilerledik. Burada farklı bir mimariyle yapılmış ucubik binalar var, Greenwich’den Londra’ya girerken Thames kenarında gördüklerimizi anımsatan yapılar… Caddenin ortasında da caddeye paralel upuzun çimenlik bir tepe bırakılmış. Orada bir bankta oturup yola çıkmadan önce yaptığım poğaçalardan yedik. Karnımız doyunca üstümüze bir ağırlık çöktü. Geceyi de uçakta ve havaalanında geçirdiğimizi düşünürsek, normal… İki banka uzandık, gelen geçen de yok zaten, kısa süreli kestirmişiz bile… J
Haritada Post Damer’in Spree Nehri’ni geçince devam etmesi lazım ama etmiyor. Oldukça ileride bir cadde var, burada biten caddenin devamı oymuş, biz bunu keşfedene dek epeyce dolanıyoruz ki zaten bayağı uzak, dolanmadan ışınlanmak imkansız. Bu arada omuz ve beller de iflas ediyor. İlk gün acemiliğiyle çok fazla şey almışız küçük çantalarla yanımıza… Kısa bir süre sonra büyük çantaların da en fazla yarısını almamız gerektiği gerçeği bir tokat gibi çarpacak Hamit’in suratına.. Bana göre hava hoş tabi, sapından tutup çekiyorum sadece. J
Neyse, caddenin sonunda aradığımız diğer cadde olan Kurfuerstendamm’a ulaştık. Birkaç yerde buranın Berlin’in alışveriş caddesi, hatta abartarak Berlin’in Champ Elysee’si olduğunu okumuştuk. Karşımıza sıradan, çirkin bir cadde çıktı. Hatta bu cadde Berlin’in iş merkezi (!) olmalı ki gayet frapan giysilerle, mini ötesi şortlarla yol kenarında bekleyip, duran araçların şöförleriyle iş konuşan hatunları adım başı görebiliyorduk.. Champ Elysee benzetmesini yapan arkadaş adına bakarak Şanzelize’yi pavyon sanmış olabilir kanısına vardık.. J
image030 image028
Cadde üzerinde yürürken Türkçe konuşan iki kişiye Yıkık Kilise’yi sorduk, 15-20 dakikalık yürüme mesafesinde olduğunu söylediler. Çantaların içine her adımda 5-10 gram ekleniyor ama ne eklendiğini anlayamıyoruz… Sonunda cadde daha hareketli bir caddeye bağlandı: Budapest Strasse… Hayvanat Bahçesi’nin önünden geçer geçmez Yıkık Kilise göründü… Fotoğraflarını çekip hemen yanındaki alışveriş merkezinin önündeki KFC’de dinlenmek üzere oturduk. Bende moral sıfır. Yorgunluktan bitmiş durumdayım. Buraya metro veya otobüsle gelmek lazımmış… Dönüş yoluna döküldük ve haritanın ya da harita okuyamamanın azizliğine uğrayıp aynı caddeyi iki kez geçip iki tarafı orman ve parklarla çevrili bir caddede ilerlerken banklar görüp oraya serildik. Öylesine ağaçlık ve gölgelik bir yerdi ki, yol kenarı olduğu halde orada da dalmışız biraz.
Berlin’de bisiklet kullanımı çok yaygın. Kaldırımlarda mutlaka yolla kaldırımın arasında bisiklet yolu var. Gar yakınlarında bir yerlere doğru gidip, bu akşamki Almanya-İspanya Dünya Kupası yarı final maçının toplu halde izlendiği bir yer bulmayı ve orada bira ve sosis yemeyi J umuyoruz. Tam karşımızda parka giriş kapısı var ve bir sürü insan genelde de gençler ellerinde bayraklar ve şapkalarla o tarafa doğru gidiyor. Yaklaşan iki gence maçı nerede izleyebiliriz diye soruyoruz, o park girişini gösteriyorlar. Maç 20:30’da ve şu an henüz 17:30… Biz de kalabalıkla birlikte ilerliyoruz. Önce girişte iyice bir arıyorlar çantalarımızı ve üstümüzü, herkese yaptıkları gibi.. Sonra ormanlık alanda uzunca bir yürüyüşün ardından iki ucuna dev ekranlar kurulmuş geniş ve uzun bir asfalt yol çıkıyor karşımıza.. Yol boyunca yiyecek içecek standları kurulmuş ve onların arkasında da tel çitler çekilerek alana giriş çıkış kontrol altına alınmış…
Tam da istediğimiz yer burası işte.. J Karnımız acıkmış. Berlin hakkında araştırma yaparken mutlaka deneyin dedikleri Currywurst yani sosis ve patates kızartmasının Berlin versiyonunu yiyeceğiz. Hemen oradaki tezgahlardan birine yanaşıp alıyoruz. Sosis salçalı ve küçük parçalara bölünmüş. Üzerine de körili bir baharat döküyorlar. Başka bir tezgahtan da biralarımızı alıyoruz, süper… Bira çeşitlerinin hangisi nedir anlamadığı için Hamit iki ayrı çeşit almış, biri limonlu, çok güzel… Berliner Kindl burada çok içilen Doğu Alman kökenli bir bira…
Ortam giderek kalabalıklaşıyor. Ekranın önündeki sahnede DJ Alman gençleri coşturuyor. Biz de bir bayrak buluyoruz, küçük bir şey. Hamit birbirlerinin yüzüne Alman bayrağı çizen kızların fotoğrafını çekiyor, kız Hamit’e “Sen de ister misin?” diyor… E tabi ki eksik kalır mı? J Maç saatine kadar kenarlarda, gölgelerde oturuyoruz ama şimdiden sarhoş olmuş birkaç it (ki it her yerde it…) gelene geçene bulaşıp taşkınlığa başlayınca yer değiştirdik. Yarım saat sonra da oraya başka bir it grubu geldi… Kalkıp yoldaki kalabalığın arasına girdik zorunlu olarak… Ortalık çok kalabalık olmuş, neyse ki biraz serinledi hava… Buradaki kızlar üşümüyor tabi, incecik ve mini mini elbiselerle ortalıkta salınıyorlar. Benim belim tutmuyor. Maç başladı ama ben kenara geçip oturdum (Normalde maç olsun da Ayçin izlemesin, olacak şey değil.. J HS) Dinlenirken de notlarımı yazmaya başladım. O da ne, birayı su niyetine çeken muhterem Alman vatandaşları tam iki adım ötemi pisuvar niyetine kullanıyorlar. Biraz öteye geçtim. Ama tuvalet niyetine yolun kenarındaki telleri kullananlar öyle arttı ki bir güvenlik görevlisi dikildi hemen yanıbaşıma…
image035 image033
image039 image037
Ben yazarken birisi gelip bir şeyler sordu… Anlamadığımı söyleyince gitti. Sonra biri daha geldi. Ne yazdığımı falan soruyor. Günlük diyorum, başka bir şeyler soruyor… Güvenlik sorunu yaşadığımı düşünen Hamit hemen yanıma gelip müdahale ediyor. Meğer arkadaş yazdıklarımı okumak istermiş. Sayfayı gösterip anlayabiliyorsan oku deyince vazgeçti ve imzalamak istedi, biz de hadi imzala da düş yakamızdan diye düşünerek 3. sayfadaki imzayı (o anda oradaymış günlük henüz) attırıyoruz. “I was in Berlin” yazıyor ve imzalayıp kalabalıkta kayboluyor…
Bu arada Almanya golü yiyor.. Alanda derin bir sessizlik.. Ahlar ohlar.. Cılız Alman ataklarında dalgalanmalar oluyor.. Almanya doğru dürüst gol pozisyonu bulamadığı maçı kaybediyor. Bu da yoktu hesaplarımızda. Almanya kazanacak ve sabaha kadar kutlama olacaktı… Şimdi ne olacak? (HS’nin notu: Hani ünlü fıkradır, İspanya’ya giden turist restoranda yan masadaki adamın tabağında muhteşem görünen yemekten istemiş. Garson bakıp “O bugün arenada ölen boğanın yumurtalığıdır, ancak yarınki için rezervasyon yaptırabilirsiniz” demiş. Ertesi gün hevesle giden adam önüne gelen ve dünküyle ilgisi olmayan şeyleri görüp itiraz edince de “Ne yapalım, her zaman matador kazanmıyor ki” demiş ya.. Bugün de boğa kazandı işte bizim şansımıza.. :)
Kalabalıkla birlikte alandan çıkıp gara doğru ilerlemeye çalışıyoruz. Herkes sarhoş, herkes sinirli, kutlama için stoklanmış havai fişekler sinirle patlatılıyor, görüntü yok ama sesleri kulaklarımızda çınlıyor… Onca kalabalık içinde yol soracak ayık birini bulmak bile sorun oluyor. Ancak polislere sorabiliyoruz. Sorduğumuz herkes başka bir tarafa yönlendiriyor. Hamit’in navigasyonu da başka bir alem, bizi geriye döndürmeye çalışıyor sürekli.. J Neyse, sonunda garın yolunu buluyoruz. Vakit gece yarısı. Kutlamalar iptal olduğuna göre burada sabahlayacağız mecburen, sevgili kocamın aklına uyup! O da ne, garda öyle bir kalabalık var ki, bu planı ve zorunlu değişikliği yapan ne de çok Alman var… Maçtan çıkıp buraya gelmiş herkes.
Banklarda sabahlarız diyoruz ama üstün Alman aklı sanırım bunu önlemek için bankları tekli koltuk şeklinde bölümlere ayırmış, yatamıyorsun. Bir şey söylemiyorum ama ağlayacağım neredeyse. Bir banka yerleştik. Öyle yorgunuz ki hemen uykuya dalmışım. Ama bankın arka simetriğindeki banka sarhoş ve bağıra çağıra şakalaşan, yemek yiyen bir Alman it grubu konuşlandı. O kadar saygısızlar ki, sonunda polis geldi, önce sigaraları söndürttü, sonra yerdeki izmaritleri toplattı. Ama şamata tam hız sürüyor. Sonunda Hamit beni kaldırdı ve başka bir banka geçtik. Etrafta bizim gibi trenini bekleyen interrailciler var. Orada biraz dinlenmeye çalışıyoruz ama serseri grupları her tarafta iş başında… Bağırıp çağırarak şakalaşıyorlar, sonra tartışmaya en son kavgaya kadar götürüyorlar işi aralarında.. Uykuya dalmalar 10-15 dakika… Ortalık soğudu, polar şalım bile ısıtmaya yetmiyor… Allahım, ben istemiyorum böyle interrail… Anneannemin deyimiyle köpeğe döndük resmen..
Neyse, uzuuun saatler sonunda sabahı ettik, emanete gittik, saat 6’da açılıyor, ödemeyi oradaki makineye yaptık. Madem mesai saatin var, bari ödemeyi de elden al, yok, Alman zulmü… Kredi kartını da kabul etmedi salak makine, neyse nakit yapabildik ödemeyi, iki bavul için 10€, bu da Avrupa’nın en pahalı emanetlerinden biri… Çantalarımıza kavuştuktan sonra bir kafeden çay alıp treni beklerken kahvaltı ettik. Allahım çay, sallama da olsan sen ne güzel şeysin.. Trenimiz 06:30’da kalktı…

8/7/2010 Perşembe (Krakov)

Trende kompartımanlar altışar kişilik ve tren de oldukça eski. Varşova’dan Krakov’a aktarma yapacağız. Berlin-Varşova altı saat kadar sürüyor. Kompartımanda bizden başka yaşlı bir teyze var. Diğerleri ara duraklarda inip binip değişiyor. 12:10’da Varşova’da olacağız ve 12:15’deki Krakov trenine aktarma yapacağız. Neredeyse yol boyunca uyuyoruz, nedense.. J Çok iyi geliyor bu uyku. Üç kez de bilet kontrolü yapıyorlar, ne oluyorsa… Hamit trende priz görünce kahve yapmayı teklif ediyor, biraz sonra ben de hadi yapalım diyorum. Su ısıtıcısı kolayda ama kahveleri bulmakta zorlanıyoruz. Her şey poşetlerde, poşetler bağlı, hepsi haşır huşur kontrolden geçiyor, uzun uğraşlardan sonra buluyoruz kahveleri. Suyu doldurup gidiyor ama beş dakika sonra geri geliyor, priz sadece tıraş makinesi için düşük amperli olduğundan ısıtamamış suyu.. L 12:25’de Varşova’dayız, incelerken fark ediyoruz ki rezervasyon kartında 12:15’de görünen Krakov treni bilet üzerinde 13:45’de görünüyor. 12:15 olsa zaten kaçırmıştık…
İndiğimiz yer gar’ın alt katında inanılmaz eski, köhne, karanlık, korkunç bir yer… Etraf kapkara, yıkık dökük, tren saatlerini gösteren hiçbir şey yok… Merdivenlerden çıktık, bakınıyoruz, bir polise sorduk, 13:44’deki trenin peronunu gösterdi. Bir saat buradayız. Aşağı indik, oturacak bir bank bile yok. Hamit “Ben biraz bakınayım” diyerek diğer taraftaki merdivenlerden çıktı. Orada bilgi ekranı varmış nasıl olmuşsa, tren saatini ve peronu teyit edip geldi. Bekliyoruz. Sonra ben çıkıp biraz dolandım, hatta istasyondan dışarı çıkıp etrafa da biraz bakındım. Hava güneşli ve sıcak. Ne olur ne olmaz diye aşağı indim ki, Hamit bana sesleniyor. Ben yukardayken bir tren gelmiş, 13:00’de hareket ediyor ve rezervasyon gerekmiyor, attık kendimizi bu trene..
Yine çok eski ve rezervasyonsuz olması sonucu ucuz bir tren, tıklım tıklım dolu, dilenci vapuru gibi her yerde dura dura gidiyoruz… Üç saatlik yolu birilerinin yanına karşılıklı oturarak gidiyoruz. Yer bulamayıp yerlere serilip müziğin sesini açıp gidenler de var… Karşı çaprazda 150 kiloluk tombulca (!) bir kız oturuyor, daha doğrusu oturmuyor sürekli yiyor.. Ekmek çıkartıyor, önce ekmeğe mayonez sürüp yiyor. Arkasından salam paketini açıyor, ekmeğin içine koyup yiyor. Ekmek bitince salamları boş yemeye devam ediyor. Elleri yağ içinde… Sonrasında da sürekli bir şeyler yiyor. Sıra vagonlara ve bize gelmeden varsak şu Krakov’a! Hamit sürekli beni dürtüyor “Bak bak” diye ama, dönüp baktıkça dikkat çekiyorum, kızacak bir lokmada yutacak beni de Godzilla… J
Filmi (karşı çaprazdaki canlı olan) izlerken iki dakikada bir uyuyakalıyoruz, kafamız kolumuz düşüp uyanıyoruz. Neyse, 16:00’da varıyoruz Krakov’a… Tren istasyonu Varşova’dakinden daha sevimli.. Hostel reklamı yapan, turistlere yardımcı olan bir sürü genç var ortada. Onlardan biri bizim otelin yerini harita üzerinde tarif ediyor. Tabi biz bununla yetinmeyip üç kişiye daha soruyoruz, o ayrı… İstasyonun adı Krakow Glowny… Bir meydana çıkılıyor. Yanında bir alışveriş merkezi var. Meydandan geçip parkın yanından ilerliyoruz. Git git bitmiyor yol.. Şehir merkezine 700 metreymiş otel, biz iki kilometre gittik en az… Sonunda İstanbul’da internet üzerinden HRS.com ile rezervasyon yaptığımız otelimiz , Royal Hotel’i bulduk. Kocaman eski bir bina… Vavel Şatosu’nun tam karşısında… Adam bize oda anahtarını verdi ve asansörle çıkardı. O da ne, oda değil suit daire… Kocaman bir salon, antika eşyalar, LCD tv, ayrı bir yatak odası, yüksek tavanlar… Harika.. Bir yanlışlık olup da ödemede sorun çıkar mı diye korkuyoruz. Hamit inip fiyatı teyit ediyor, bir yanlışlık yok, iki kişi kahvaltı dahil 43€. Hemen kendimi duşa attım.. Hamit wireless’a bağlanmaya çalışıyor ama bağlanamıyor. Resepsiyon internet bağlantısında sorun olduğunu söylüyor. Bu kaliteye yakışmadı ama yapacak bir şey yok…
image042 image041
Yıkanıp üstümüzü değişip dışarı çıkıyoruz. İstasyona nispeten uzak olsa da tarihi şehir merkezine çok yakın gerçekten otel… Önce biraz para bozduruyoruz, 2 zloti 1 TL, gördüğümüz her şeyin fiyatını ikiye bölüp TL, tekrar ikiye bölüp euro’ya çeviriyoruz, güzel hesap.. J Yürüye yürüye tarihi meydana geldik. Çok büyük ve çok güzel bir meydan… Etrafında çok güzel restoran ve kafeler var. Ortasında uzun bir bina: Cloth Hall, içinde iki sıra hediyelik eşya satan dükkanlar… Yanında da bir kule… Tarihi bölgede tur yapan at arabaları meydanda sıra bekliyor. Atlar da çok güzel ve çok süslü… Külkedisinin arabası sanki… Meydanda da hediyelik eşyaların satıldığı bir pazar alanı ve çiçekçiler var. Kehribar takılar, matruşka bebekler ve el işleri içinde çok da ilginç bir şey yok… Hatta tam olarak beğenebileceğimiz bir magnet bile bulamadık… Bir de canavara, dinozora benzer bir yaratığa ait hediyelikler var, Krakov’un simgelerinden biri de bu belli ki…
image045 image044
Tarihi meydandan çıkarken ‘mleczny bar’ gördük. Türkçe’ye süt bar diye çevirebileceğimiz ama aslında sütle de barla da pek bir alakası olmayan ‘mleczny bar’lar komünizmin Polonya’ya bıraktığı bir miras. 1960′ların ortalarında komünist yöneticilerin icadı bu Polonya usulü kafeteryalar resmi kantini olmayan işyerlerindeki çalışanların faydalanması için açılmış. O dönemde özel restoran ve kafelerin kapatıldığı bir ortamda ‘mleczny bar’lar halka çok ucuz fiyata yiyecek ve içecek sunmuşlar. Adındaki süt sözcüğü bu mekanlarda daha ziyade süt ürünlerinin sunulmasından kaynaklanıyor. Bunun dışında ‘mleczny bar’larda omlet, patates ve tahıl ağırlıklı yemeklerle pirogi (bir çeşit mantı) de sunuluyormuş. Komünizm çöküp ’mleczny bar’lar tek tek kapanmış olsalar bile Polonya’nın her kentinde mutlaka bir ‘mleczny bar’ bulunuyor. Kapısından içeri girip hem ortama hem fiyatlara baktık, hala oldukça uygun…
image048 image046
Meydanda dolaşmaya devam ediyoruz. Avrupa’nın her yerinde görmeye alıştığımız heykel modunda para karşılığı fotoğraf çektirenler burada da var.. Meydana açılan ara sokakları dolaşıyoruz. Çok güzel bir şehir Krakov. Yavaş yavaş otel yoluna koyuluyoruz. Giderken gördüğümüz ‘mleczny bar’da yemek yemeye karar veriyoruz ama saat 19:00’da kapanmış, 10-15 dakika önce yani… Otelin tam yanındaki küçük alanda kocaman bir haç var, Kathyn Katliamında ölenlerin anısına dikilmiş. Aslında Krakov’da görmek istediğim bir yer daha vardı, Kazimierz, yani Yahudi Gettosu… Schindler’in Listesi filminin bir kısmı orada çekilmiş. Bu bölgenin otele uzak olduğunu düşünerek vazgeçtik, ertesi gün bavullarla dönmek üzereyken tabelasını gördük ki otele sadece 500 metre uzaklıktaymış. O saatten sonra da üşendik artık… Odaya çıkıp bir şeyler atıştırıp biralarımızı içtik. Erkenden de yattık. O yorgunlukla öyle güzel uyumuşuz ki.. J
image051 image050
9/7/2010 Cuma (Krakov-Varşova)
Sabah 6:30 gibi kalkıp duş aldıktan sonra kahvaltıya indik. Kahvaltı salonu da kahvaltı da çok güzel. Domates, salatalık bile var.. (Sana neyse J HS) Hatta İtalyan salatası ve sabahın köründe bol soğanlı patates salatası da var… Kahvaltımızı edip odayı boşalttık ve bavulları otelde emanete bıraktık. Bugün Krakov turlarının en önemli noktaları olan Wieliczka Tuz Madeni ve Auschwitz Toplama Kampı’nı gezeceğiz. Tren istasyonuna gittik.
image054 image052
Dün info’daki kız tuz madenine otobüsle, Auschwitz’e ise trenle gidebileceğimizi söylemişti. Yolumuz uzun. Tren istasyonuna varınca her ihtimale karşı soralım dedik, elimize bir tren kalkış çizelgesi verdiler, gördük ki, tuz madeni ve Auschwitz, Krakov’dan geçen bir hattın iki ucundalar. Tuz madeni daha yakın, o tarafa gidecek trenin saati de daha yakın, önce oraya gidiyoruz. Wieliczka’ya gelince istasyondan tuz madenine nasıl gideceğiz diye düşünüyoruz ama gerek kalmıyor, iner inmez tabelalar bizi yönlendiriyor, Salt Mine 450 m. Maden düşündüğümüzün aksine kasabanın içinde, her 50 metrede bir de tabelalar var. Gerçi arada önce 450 metre, sonra 600 metre gibi çelişkili tabelalar yok değil ama yine de kolayca buluyoruz madeni…
image056 image055
Giriş kişi başı 65 Zloti, yani 32 TL, yani 16€. J 10-15 dakikada bir başlayan rehberli turlarla giriliyor ve her tur farklı bir dilde… Bizim bilet aldığımız zamana en yakın tur İtalyanca.. Yabancı dilimiz İtalyanca olduğu için hiç tereddüt etmeden katılıyoruz bu gruba.. Yabancı dilimiz derken, İtalyanca bize tamamen yabancı anlamında… J
image059 image058
İçeri girince anlıyoruz ki tursuz ve rehbersiz gezmek gerçekten de imkansız. Rehberin söylediklerini anlamasak da yol gösteriyor… Önce daracık bir merdivenle 54 m. aşağı iniliyor… Dönmekten ve inmekten başınız dönüyor zaten… Madenin içinde her şey tuzdan yapılmış. Heykeller, avizeler, maketler, her şey tuz… Yüksek tansiyonu olan gelmesin… Ama gerçekten görülesi bir yer… Çeşitli bölümlerden geçtikten sonra en ilginç yere geliyoruz, yerin bunca altındaki madenin göbeğinde, yine her yeri tuzdan yapılmış dev bir kilise…Devasa bir alan, tuzlu Meryem Ana ve İsa… Polonyalı olan Papa II. Jan Paul’ün tuzdan heykeli vb… Da Vinci’nin ünlü tablosu Son Akşam Yemeği’nin tuzdan duvar kabartması bile var, yemekler tuzdan yenmiyordur kesin.…
image062 image060
Tur 09:45’de başlıyordu. Şu an 11:10 ve bizim 11:55 trenine yetişmemiz lazım. Rehbere soruyoruz, 10 dakika sonra biteceğini söylüyor. Gerçekten 10 dakika sonra bitti ama sadece rehberin anlatımı bitti. Biz henüz olayın farkında değiliz, maketlere bakıp bir tuz treni maketi alıyoruz, bizi dışarı çıkaracak olan her neyse onu bekliyoruz. Asansöre ilerliyoruz. Sıra var ama çok değil. Gruplar için olan kısım açıldı, Türküz ya, gruba kaynak yaptık. Rehber kadın bizi koridora doğru yönlendiriyor, siz gruptan değilsiniz diye. Biz acelemiz olduğunu söyledikçe onlar arkaya falan diyorlar. En sonunda Hamit çıldırdı tabi, yarı Rusça (ki Polonyalılar’ın hemen hepsi Rusça anlıyor fakat konuşmaktan da konuşulmasından da hoşlanmıyorlarmış) yarı İngilizce, arada coşunca da Türkçe başladı kavgaya. Bu arada asansöre ilerlemek bir işkence, 10-15 dakika sürüyor. Asansörlere ulaşılan yerde iki ayrı kısım varmış. Grup bir tarafa, bizim gibi solo takılanlar (yahu biz de gruptuk, bizim rehberimiz bırakıp gitti ama anlayan kim…) diğer tarafa… Küçücük asansöre 9 kişi tam balık istifi istiflendik. Yukarı çıkarken de müzik yayını var, beraber ve solo madenci şarkıları… J
Sonunda gün ışığına kavuştuk. Trene 10 dakika var. Başladık koşturmaya. Tabi acele ettikçe yanlış yerlere sapıyoruz. Madene gidiş için onca tabela koyan Polonya zihniyeti, istasyona dönüş yolunu nasıl bulacağımızı düşünememiş nedense… Parkta aylak aylak oturanlara “tren, train” falan diyoruz, boş boş bakıyorlar. Yürüyen birine soruyoruz, o da aynı bakışı atıyor. Hamit “Krakov” diyor, ben de etkiyi çabuklaştırmak için “çuf çuf” şeklinde efekt yapıyorum, amca anladı bizahmet… Ki zaten istasyonun dibindeymişiz. Kendimizi trene dar attık. Birkaç dakika içinde hareket ettik. Şimdi Oświęcim kasabasına gidiyoruz, zaten bu kelime Auschwitz’in Lehçe’deki hali… İki saatlik bir yol var…
image067 image064
Küçük bir istasyonda indik, tourist information’un sadece adı var… Tuz madenindeki gibi tabelalarla yolu buluruz diye umduk ama hayal kırıklığına uğradık. Bilet gişesindeki kadından ne tarafta olduğunu öğrenip o yöne doğru yürümeye başladık. Yolda in cin top oynuyo, maçta golsüz eşitlik var… Bir bisikletli geçiyor yanımızdan, ona soruyoruz, ilerlemeye devam, birini daha gördük, aynen… Sonunda karşımıza bir tabela çıkıyor, Auschwitz Museum 1200m. şeklinde. Ama tarif edilene göre düz gitmemiz lazım, bu tabela tren köprüsünün üstünden karşı tarafı gösteriyor. Tabelaya güvenip gösterdiği yönde yürümeye devam ediyoruz. Arkamızdan bir kız geliyor, o da etrafa bakınıyor, anlıyoruz ki o da kampı arıyor, birlikten kuvvet doğar, Yeni Zelandalı kızımızla birlikte başlıyoruz aramaya… Bahçesinde çalışan bir adama soruyoruz, bu adı ilk kez duymuş gibi bakıyor. Sonunda karşımıza bir kamp çıkıyor ama Auschwitz değil buradaki diğer kamp, Birkenau.. Neyse ikisini de gezecektik, fark etmez. Etraf kalabalık, giriş ücreti yok…
image070 image069
Filmlerden bildiğimiz bir manzara karşılıyor bizi…Sağ tarafta ahşap barakalar var. İçlerinden bazıları gezilebiliyor. O barakaların her birinde 400 kişi yaşıyormuş. Ranzalar üçer katlı. Tuvaletleri başka bir barakada gördük. Her barakanın iki ucunda sobalar var. Yatak niyetine de saman serili…
image073 image072
Kampın sol tarafında da taştan bloklar var. Onların içi de farklı değil. Tek fark ranzaların yerine insanların yatmaları için beton bloklarla “raf” yapmışlar. Girişteki kulenin üst katına da çıkılabiliyor. Orada kampın planı var ve kampa kuşbakışı bakılıyor. Grup grup ayrılmış. Kadınlar, erkekler, gettodan gelenler, çingeneler, muhalifler vs. Gelen trenlerden inen insanların %70-75’i direkt gaz odalarında öldürülüyormuş.
image076 image074
Birkenau’yu gezdikten sonra 15:15’de Auschwitz’e gidecek olan ücretsiz otobüse bindik, o da zamanından erken geldi ve kalktı, iyi ki yukarıda daha fazla zaman geçirmemişiz, nasılsa daha vakit var diye… Yolda fark ettik ki tabelaya değil tarif edenlere inansaymışız Auschwitz’e ulaşacakmışız.
image078 image077
Giriş ücretsiz yine, audio guide ya da belli zamanlardaki rehberli turlar ücretli… Biz kendimiz gezmeye başlıyoruz. Fazla zamanımız yok zaten. Müzenin girişindeki “Arbeicht macht frei – Çalışmak özgürleştirir” yazısını da gördük. Bu yazının olduğu tabela birkaç hafta önce çalınmış ve üç gün içinde bulunmuş. İngiliz bir koleksiyoncunun tuttuğu birine çaldırdığı ortaya çıkmış. Auschwitz ikişer katlı taş bloklardan oluşuyor. Giriş kısmında bir de sinema salonu var, çok zamanımız olmadığı için izleyemedik ama Nazi’lerin yaptıklarını anlatan bir belgesel gösteriliyor sürekli… Blokların içinde farklı şeyler sergileniyor. 4,5,6,7 ve 8. blokları gezdik… 4. bloğun giriş katında yakılan insanların küllerinin olduğu büyük vazo var. Daha çok da fotoğraflar… Üst katta gaz odalarında insanları öldürmek için kullanılan Zyklon-B gazı kutuları…
image081 image079
Özellikle 5. ve 6. blok çok etkileyici… Buralarda kampa getirilen insanların eşyaları sergileniyor, yemek kapları, gözlükler, çantalar, ayakkabılar… Bir bölümde de saçlar… Ki o saçlardan yapılan battaniyeler de var… Bunlar ayrı ayrı değil, dağ gibi yığınlar halinde sergileniyor… Binlerce gözlük, binlerce ayakkabı.. Özellikle ayakkabılar ve üzerinde ayrılırken bulması kolay olsun diye isim ve adres yazılmış, Avrupa’nın dört bir yanından gelmiş çanta ve bavullar insanın içini acıtıyor. Yığınlar halinde kadın-erkek ayakkabısı… Kimi sandalet, kimi bot, düz, topuklu, siyah, kahverengi ağırlıklı olsa da geri kalanı rengarenk ve çeşit çeşit… Çocuk ayakkabıları da ayrı bir bölümde..
image084 image083
Takma kol ve bacakların bile sergisi var… Bu durumda olanlar zaten anında gaz odasını boylamış… Yanlış hatırlamıyorsam 7. blokta kamp hayatını anlatan sergilerin olduğu odalar var… Koridorlarında da esirlerin fotoğrafları… Kampa geliş ve ölüm tarihleri yazıyor, en fazla birkaç ay yaşamış çoğu… Kısaca özetlemek gerekirse trenle gelindiğinde tren yolunun sol tarafındaki yolu takip ederseniz Auschwitz Müzesine, tren yolunun üstünden geçen yolu takip edip karşı istikamete devam ederseniz de Birkenau Kamp Alanı’na çıkıyorsunuz. Ama yürüyerek gitmek çok da akıllıca değil. En iyisi istasyondan 27-28 veya 29’la Auschwitz’e, oradan da ücretsiz otobüslerle Birkenau’ya geçmek.
image086 image085
Hızlı çekim bir geziden sonra çıktık. 16:20’deki trene yetişeceğiz. Auschwitz ile tren istasyonunun arası 3-4 km. 27-28-29 no’lu otobüsleri biraz bekledik, gelmeyince riske etmemek için geçen bir taksiye bindik, 10 Zloti’ye istasyona götürdü bizi…
Treni beklerken o yıllarda buradaki yaşamı düşündüm, kamplarda binlerce insan katledilip işkence görürken kasabadaki insanların yaşamı nasıldı, olanlardan haberleri var mıydı kimbilir…
Tren biraz geç kalktı. Saat 18:15’de Krakov merkez istasyona yani Glowny’ye vardık. Tarihi merkezin içinden otele doğru yürüdük. Yolda iki Türk’le karşılaştık. Turla gelmişler. Meydanın oradan geçerken Krakov magnetimizi alıp otele gittik. Bavullarımızı alıp istasyona doğru yola çıktık. Yarı yola gelmiştik ki sırf bu gezi için özel olarak satın aldığımız tekerlekli sırt çantalarımızdan benimkinin sürükleme sapı kırılıp çanta yolun ortasına atmasın mı kendini.. Sapın ucundaki plastik kısım kırıldı, metal kısmı da yuvasına girdi, düğmeye basıp çekmek lazım ama düğme de kırılan parçada… L Çantaları değiştik ve istasyona kadar taşıma sapından çekerek Hamit götürdü benim çantayı… İstasyonda çizelgeye bakarken 19:14’te Varşova’ya bir tren olduğunu gördük. Saat de 19:14, Hamit durur mu, deli gibi koşarak kendimizi o trene attık. Bu arada neden yeterince hızlı koşmadığımla ilgili fırçamı da yedim. Sanki adım Ayçin değil de Süreyya Taylan… Hayır, karışıklık yok, elimde onun 16-17 kg.’lık bavulunu taşımak için Nurcan Taylan, Hamit’in istediği hızda koşmak için de Süreyya Ayhan olmam lazım… (Ona bakarsan benimkinin yarısı ağırlığındaki bavulun sapını kibrit çöpü gibi kırmak için de Van Damme olman lazımdı ama neyse… HS)
image088 image087
Kendimizi trene attık ama bu tren Berlin’den Varşova’ya gelirken bindiğimiz rezervasyon gerektiren trenlerden… Tek kişinin olduğu altı kişilik bir kompartımana girdik… Sürekli telefonla İngilizce konuşan, gelen kondüktörle Lehçe anlaşan, ayrıca sonraki muhabbetlerden Rusça ve başka diller de bildiği anlaşılan ve nedense İngiliz olduğunu tahmin ettiğim adam; iki bavul, iki sırt çantası ile nefes nefese ve kanter içindeki halimize bakıp “Are you live?” diye soruyor… “Yes be annem!”… Oturduk. Hamit, Balkan turumuz sırasında Hırvatistan gümrüğünden güç bela kurtarabildiği İsviçre çakısını çıkartıp bavulun sapıyla uğraşmaya başladı. Adam da biraz yardım etmeye çalıştı. Baktı olacak gibi değil telefon görüşmelerine ve küçük iPod benzeri cihazından film izlemeye başladı. Hamit sonunda sapı dışarı çıkarmayı başardı. Gerisi trende yapılacak iş değil zaten…
Bu arada kondüktör geldi. İnterrail biletlerini gösterdik, yolculuk boyunca biletin üstüne tek mührü bu çömez kondüktör bastı.. İyi ki delici değil elindeki, yoksa delip geçecek caanım bileti… Gitti… Biraz sonra tekrar geldi, biletleri istedi… Aldı gitti.. 10-15 dakika oldu, yok… Hamit de ardından gitti… Biraz sonra geri geldiler… Anlayıp da anlamazdan geldiğimiz şu ki, tren rezervasyonlu olduğu için rezervasyon ücreti istiyor… Bir kez tamam deyip gittiği için de biz vermek istemiyoruz… Uzun bir uğraş sonrası zorunlu olarak 30 Zloti (7,5€) rezervasyon ücreti ödüyoruz. Aslında iyi oldu bu trene yetiştiğimiz çünkü öbür rezervasyonsuz tren hem çok rahatsız ve pis hem de çok yavaş ve sektirmeden tüm istasyonlara uğruyordu. Bu hem klimalı hem çok rahat hem de çok hızlı. Ama raylarda bakım çalışması nedeniyle arada durup bekliyor. Bu çalışma sonrası hızlı trenle Varşova-Krakov arasını 1,5 saate düşüreceklermiş. Bu arada el arabasında meyve suyu, soda, su getiren birisi geliyor. Bizim çok dilli kompartıman arkadaşımız bir soda alıyor. Biz “istemiyoruz” deyince “bunlar ücretsiz” diyor. Biz de birer meyve suyu alıyoruz.. Az önceki rezervasyon ücretini ima ederek “Biraz pahalı bir meyve suyu oldu” şeklinde espri yapıyor.. J
Nihayet saat 22:00 gibi Varşova’nın köhne istasyonundayız. İstasyonda bizi Hamit’in Rusya şantiyelerinden arkadaşı olan Zafer ve onun kız arkadaşı Mirella karşılıyor. Hep birlikte bavulları Zafer’in arabasının bagajına yükleyip Varşova gecelerine akıyoruz… J Ama öncesinde yarın akşam için Vilnius’a gidiş biletine bakacağız. Zaten Baltık bölgesindeki üç ülkede interrail bileti geçersiz. O nedenle gişedeki kadının tren yok, otobüs bileti verebilirim demesi sorun olmuyor. İki adet otobüs biletini yarın akşam için alıp cebimize koyuyoruz.
Öncelikle Varşova’nın geceleri en hareketli caddesi olan Nowy Świat’a gidiyoruz. Polonya çok nadir görülen aşırı sıcak günlerinden birini yaşıyor. Sıcağın ve Cuma akşamı olmasının etkisiyle cadde oldukça kalabalık. 10 Nisan 2010 tarihinde uçak kazasında ölen Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kacinski’nin evinin önünden geçiyoruz, kaldırımdaki resminin etrafına bir sürü çiçek konulmuş ve mumlar yakılmış…Kopernik anıtının önünden yürüyerek eski şehrin merkezindeki meydana geliyoruz. Yolda 2. Dünya Savaşında bombalanmamış ender binalardan olan Almanlar’ın karargah olarak kullandığı binayı da görüyoruz. Binaların çoğu restore edilip boyanmış. Bu ve bunun yanındaki binada henüz bir faaliyet yok. Yanındaki bina mahkemelikmiş. Savaş öncesi bu ve bunun gibi birçok binanın sahibi olan Yahudiler şimdi mahkemeye verip binalarını tekrar almak için uğraşıyorlarmış ve birçoğu da kazanıyormuş.
Polonyalılar çok dindar insanlar… Ruslar şehri yeniden inşa ederken yol geçirmek üzere bir kiliseyi yıkmak istemişler, Polonyalılar kilise yıkılmasın diye bir gecede temele kadar inip kiliseyi kaydırmışlar… Bu arada 2010 Chopin’in 200. doğum yılı… Bu nedenle özel banklar yerleştirmişler bazı yerlere, düğmeye basınca poponuzun altından Chopin parçaları çalıyor… Süper olmuş ama, çok dinlendirici.. J
Varşova 2. Dünya Savaşında harab olmuş, taş üstünde taş kalmamış. Ancak hepsini eski fotoğraflara baka baka yeni baştan ve aynen yapmışlar… Eski şehir meydanı film platosu gibi… Binalar renk renk boyanmış. Bazılarına tüm bunlar tarihi değil, yeni yapılmış diye ilginç gelmese de bence adamların kültür ve tarih bilinci fazlasıyla saygıyı hak ediyor. Ve bu haliyle de çok sevimli bir meydan. Meydanda oturup bir şeyler içip sohbet ettik. Sonra da biraz daha dolaşıp eve gittik. Varşova’nın gece yaşamı, en azından bu gece oldukça hareketli ve eğlenceliydi. Eve gittikten sonra ben fazla oyalanmadan yattım, Hamit’le Zafer ilerleyen saatlere kadar hem sohbet ettiler hem de Zafer’in geniş el aletleri koleksiyonunun da yardımıyla kırılan bavulun sapını tamir ettiler. Ve o tamir yolculuk sonuna kadar idare etti bizi.. J
10/7/2010 Cumartesi (Varşova)
Sabahın köründe Hamit ayağa dikildi, gece hiç yatmamış gibi… Akşamdan yapıştırdıkları sapı oturtuyor. Öncesinde duş almış, tıraş olmuş, uyumadı mı nedir.. J Tüm gürültülü çalışmalarına karşın uyumakta direniyorum ama bir yere kadar. Tamam, teslim oldum ve uyandım.. Benden önce Zafer de kalkmış…Duş aldıktan sonra wirofon aracılığıyla Türkiye’deki ailelerimizle konuştuk, dün Krakov’daki otelde internet arızası nedeniyle bağlanıp konuşamamıştık, Zafer’in bağlantısı sorunsuzdu neyse ki.. Sonra da Mirella ve Zafer’in hazırladığı kahvaltı sofrasında çok keyifli bir kahvaltı… Hazırlıkların ardından saat 12:00 gibi evden çıkıyoruz. Zafer’le Mirella bütün günü bize ayırmışlar…
image090 image089
Hava yine inanılmaz sıcak, insanlar kendilerini mayolarla nehir ve göl kenarlarına atmış. Önce kralın kraliçe için yaptırdığı Wilanow Sarayı’na gidiyoruz. Dıştan çok güzel ve heybetli ama içi o kadar matah değilmiş. Bahçeleri çok güzelmiş ama çoğu yerde yenileme çalışmaları nedeniyle çok az kısmını görebildik… Zaten bu Avrupa gezisine inşaat çalışmaları damgasını vurdu… Nereye gittiysek yoğun inşaat çalışmaları, toz, toprak bulutu gördük… İnşaata rağmen bilet kesiyorlar kapıda, Zafer biletleri aldı ve inşaat alanına girdik. J Oradaki küçük müzede resimler, o döneme ait eşyalar ve duvarlarda Türk evlerinde oldukça sık kullanılan kilimler asılıydı. Oradan ormanlık bölgenin içindeki göletin yanından da geçerek güzel bir yürüyüş yapıyoruz.
image092 SANYO DIGITAL CAMERA
Ardından tekrar arabaya binip Lazienki Park’a gidiyoruz. Kralın avlanması için yapılmış ve içinde kralın av köşkü de olan çok güzel bir park. Polonyalılar çoluk çocuk dolaşıyor. Bütün bebekler sapsarı ve gözleri masmavi… İlaç için bir tane çirkin bebek yok.. J Gölette ördekler yüzüyor, kıyıda tavus kuşları var.. Tavus kuşlarında görüntü süper de ses berbat… J Sincaplar da varmış ama sıcağı sevmiyorlar sanırım, ortada yoklar. Sıcak derken, bu bölge ağaçlar ve gölet sayesinde dışardan en az 4-5 derece daha serin…
image094 image093
Chopin heykelinin olduğu bölümde, etrafı kırmızı güllerle donanmış ve aralara banklar serpiştirilmiş minik bir havuz var. Ortam gerçekten çok güzel. Her Pazar 12 ve 16’da ücretsiz Chopin konserleri oluyormuş. Konsere denk gelemesek de burada oturup fotoğraflar çektik… Parkın dış kısmındaki demirlerde sık aralıklarla Chopin heykellerinin fotoğrafları asılı. Bunlar her hafta değişiyormuş. Park gezintisinin ardından şehirde bir araba turu atıp eski getto bölgesi olan Pawiak’a geldik.
image097 image095
1800’lerde hapishane olarak yapılan bina Nazi döneminde de Yahudiler’e hapishane olarak hizmet vermiş (!) ve şu an müze yapılan binanın giriş kapısı o zamanlardan kalma… Girişte solda üzerinde öldürülen Yahudiler’in isimlerinin yazılı olduğu plakaların çakıldığı bir ağaç var. Karşıdaki müze binasına giriyoruz, Yahudiler’e ait eşyalar, belgeler ve fotoğraflar sergileniyor. Oradan çıkınca yıkık binanın oraya geldik. Getto bölgesinde bu bina hariç tümü yenilenmiş. Biraz ilerisinde de tren rayları üstünde bir vagon ve vagonun içinde haçlardan oluşan bir anıt var. O noktadan insanlar trenlere bindirilip Auschwitz’e gönderiliyormuş.
image100 image099
Bu bölgedeki gezimizi tamamlayıp Polonya yemekleri yapılan bir restorana gittik. Çok sevimli bir yer. Yemek olarak Hamit’le farklı iki ayrı çorba seçtik. Biri doğal mantarla yapılmış Polonya’ya has bir çorba. Mantarlar iri iri doğranmış. İnce kesilmiş hamur parçaları da var… Diğeri de içinde sosis ve haşlanmış yumurta olan daha değişik ve daha lezzetli bir çorba.. Sosisler de fazlasıyla iri, yumurta ikiye bölünmüş.. Ben tabi ki sadece suyunu içtim. Hamit de “Suyunu yer tanesini bırakır” şeklinde söylendi… İkisinin de tadına bakıyoruz. Ardından yine Polonya’ya özgü bir çeşit mantı olan pirogi… Mantının çeşitleri de varmış, biz de her çeşidinden olan karışığını istiyoruz.. Güzelmiş.. J
image102 image101
image105 image103

Restorandan çıktıktan sonra önceki akşam yürüdüğümüz güzergahı yineleyerek eski şehre gidiyoruz. Cumhurbaşkanı konutunun önü iyice kalabalıklaşmış, mum ve çiçekle dolmuş… Meydan oldukça hareketli. Ortada Kopenhag’daki denizkızı heykelinin kızkardeşi arzı endam ediyor… Onun havuzunda da çocuklar oynuyor… Nehir manzarasının olduğu bir noktaya gidiyoruz. Geçtiğimiz tezgahlardan da magnetler alıyoruz… Nehir manzarasında biraz dinlendikten sonra geri dönüyoruz. Eve gelip biraz dinleniyoruz. Bavullarımızla birlikte terminale gidiyoruz. Zaten terminal de garın yanı…

SANYO DIGITAL CAMERA.SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA.SANYO DIGITAL CAMERA image109 image107

 

Otobüsümüz saat 23:00’de… Stalin’in Moskova’da yaptırdığı 7 Kızkardeş’in (ki şu an sekizinciyi de süper lüks olarak yapıyorlar, geçen sene görmüştük Moskova gezimizde) bir eşi de burada var, bu da kuzen herhalde… Onun karşısındaki Marriot Otel’in tepesine çıkıp bardan Varşova’nın gece manzarasını izledik. Sonra da Hard Rock Cafe’de kahvelerimizi içtik. O arada televizyonlarda Almanya ile Uruguay arasındaki Dünya Kupası üçüncülük maçını izliyor kalabalık gruplar… Almanya 3-2 kazanıp üçüncü oluyor… Biraz sonra da bizim otobüse binme zamanımız geliyor. Zafer ve Mirella’ya teşekkür edip vedalaşıyoruz ama otobüs kalkana kadar gitmiyorlar, Varşova’ya ayak bastığımız andan ayrıldığımız ana kadar ev sahipliğini kusursuz yapıyorlar… J Yalnız olsak bu gezdiğimizin yarısını gezemezdik muhtemelen… Şimdi hedef Litvanya’nın başkenti Vilnius, 600 km, yaklaşık 8 saatlik bir yolumuz var…

SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA

image125 image123

11/7/2010 Pazar (Vilnius – Riga)

Otobüste yarı uyur yarı uyanık giderken saat 3:30’da havanın aydınlandığını fark ettik. Beyaz gecelerdeyiz.. Varşova’da da 22:00’den sonra kararmıştı… Bu arada Vilnius, Riga ve Talin’de saat dilimi bizimkiyle aynı… Bu nedenle Vilnius’ta indiğimizde otobüs bir saat erken geldi sandık. Oysa ki saatlerimizi ileri almamız gerekiyormuş. J Otobüsten inince önce tren istasyonuna gittik, terminalle karşı karşıyalar. Riga’ya tren sorduk, yokmuş. Emanet dolabı sorduk… Bu arada Hamit’in Rusça’sı buralarda çok işe yarıyor. Ama burada ona bile gerek kalmadı. Emanet dolabı sorduğumuz memurun yanındaki kız “Türkçe mi konuşuyorsunuz” diye (Türkçe olarak) sordu… Biraz Türkçe biliyormuş. Bizi dolapların olduğu yere kadar götürdü, çünkü yeri tarif etmeye Türkçesi yetmedi.. J Dolaba çantayı koyup kapatıp makineye ödeme yapılacak. 3 Lat. Ama henüz para bozdurmadık ki…

image128 image127

Oradan bavullarla çıkıp terminale gidiyoruz. Öğlen 12:30 otobüsü için Riga biletlerimizi alıyoruz. Para da bozduruyoruz, hem de Türk Lirası.. Evet evet, Vilnius’ta TL convertible, döviz bürosunda resmen kuru falan var ve alıyorlar… J Burada da emanet var, bu makineli değil, insanlı.. Gerçi insanlı olduğu için mesai saatinde açık sadece ama bizim için sorun yok… Bavullarımızı bırakıp eski şehir bölgesine doğru yürümeye başladık… 15 dakika kadar sonra eski şehir bölgesindeyiz. Yolda bir pazar gördük ve onu da gezdik… Eski şehre bir kapıdan geçerek giriliyor. Kapının iç tarafında üstte Meryem Ana heykeli var. Hemen sağda da bir kilise. Pazar ayini için bir sürü insan gelmiş. Kapıdan biraz izledik… Kapının önünde birisi kocaman bir kamerayı sehpaya yerleştirmiş çekim yapıyordu… Sabah saatleri olmasına karşın hava inanılmaz sıcak. Her yer kapalı daha… Elimizdeki notlara göre görmemiz gereken yerleri aradık. Vilnius Üniversitesi’ni görüp aşağı inmeye devam ediyoruz.

image131 image130

Eski şehir bölgesi restore edilmiş ve şu an otel, restoran ve şık mağazalara çevrilmiş binaların olduğu bir yer… Henüz hepsi kapalı.. Ara sokaklarda dolaşıyoruz… Sonra katedralin olduğu yere indik. Orada da ayin var. Katedralin yan tarafında şık bir cadde uzanıyor: Gediminas Caddesi. Caddenin bir bölümüne pazar kuruluyor. Orada biraz dolaştık ve henüz kurulmakta olan tezgahlara bakındık. Sonra katedralin olduğu yere döndük. Katedralin arka tarafında minik bir tepe var. Onun dışında Litvanya da Polonya gibi dümdüz… Tepede Gedminas Kulesi var, yavaş yavaş ağaçlık yoldan o tepeye tırmandık. Etraf ağaçlık ve sessiz. Tepeden Vilnius manzarasına baktık ama öyle ahım şahım bir manzara değil. Kuleye de çıkılabiliyor, ücretli.. Zaten küçücük bir kule, çok anlamsız. Aşağıya inmeden önce orada bir banka oturup dinleniyoruz ve çikolatalarımızı yiyoruz. Tepeye biraz ilerimizdeki fenikülerle de çıkılıyormuş ama biz daha yeni fark ediyoruz. Kabinden inen turist grubunu görünce, aşağıda gördüğümüz yaşlı bir grup vardı, onlar sanıp Hamit’e gösteriyorum ama o da ne, yaşlı grubun rehberi Küba’ya birlikte gittiğimiz Antonina Tur’un sahibi Atilla Tuna… Dünya küçük.. Yanlarına gidiyoruz, onlar da şaşırıyor, Atilla Bey şaşkınlıktan konuşamıyor bile… Riga’dan gelip Varşova’ya doğru gidiyorlarmış.. Bizim turun Baltık-Varşova bölümünü tersten yapıyorlar… Birkaç dakika muhabbet edip aşağı iniyoruz. Geldiğimiz yoldan gerisin geriye gidiyoruz. Dükkanlar açılmış, tezgahlar kurulmuş… Ortalık daha kalabalık.. Kehribar satan bir sürü tezgah ve dükkan var. Bardak takımlarını bile kehribarla süslemişler… Tezgahların birinden magnet alıp tekrar tren istasyonunun olduğu meydana doğru yürüyoruz. Pazardan tekrar geçip hemen bitişiğindeki marketten çibörek, piza falan alıp karşıdaki parkta yiyoruz. Sonrasında da bavullarımızı alıp otobüsümüzü bekliyoruz.

image136 image133

Saat 12:30’da otobüsümüz hareket ediyor. Bizim yerimize başkaları oturmuş. Buralarda numaralara bakan yok zaten, Varşova’da da birilerini kaldırmıştık. Burada boşver deyip arkalara geçiyoruz ve 4’lü bir boş koltuk grubuna karşılıklı kuruluyoruz. Ortada masa var. Otobüste wireless da var, aklımıza gelse bilgisayarı da alırdık ama bagajdaki çantalarımızda ne yazık ki. Yine de Hamit’in cep telefonundan bağlanıp yolda çektiği bir fotoğrafı facebook’ta profil fotoğrafı olarak seçiyoruz. J Yolumuz 300 km ve 4,5 saat süreceği söylenmişti ama 3,5 saat sonra Riga’dayız. Bir saat kazandık, ne güzel… Önce Talin için yarın sabah 10:00 otobüsüne bilet alıyoruz.

image138 image137

Otelimiz River Side biraz uzak, 1,5 km kadar, info bulup harita üzerinde işaretletiyoruz. Para bozduruyoruz. Letonya’nın para birimi lat… Hem de Euro’dan daha değerli, 1Lat=1,5€… Çıktık dışarı, otobüs terminaliyle gar yanyana ve hemen onları geçince pazar alanı var. Pazardan geçerken birilerine adresi sorup haritayı gösterdik. Birisi uzun uzun tarif ederken başka biri ben götürürüm dedi… Takıldık onun peşine… Hava feci sıcak. Ünlü 7 kız kardeşin kuzenlerinden biri de buradaymış, önünden geçtik… Oradan dönüp bir caddeye çıktık… Adam Hamit’le Rusça muhabbette… Yol uzadıkça bavullar da ağırlaşıyor tekerlek üzerinde… Çoook uzun bir yürüyüşten sonra çok büyük (hem uzun hem geniş) bir caddenin köşesindeyiz, adam aradığımız caddenin bu olduğunu, numarayı bulmamız gerektiğini söyleyerek öbür tarafa gidiyor. Biz numaralara bakıyoruz, 50’lerde, bizim aradığımız numara 5…Caddenin adı da Laçpleşa Iela.. Bizim adreste Maza Laçpleşa Iela yazıyor. Günlerden Pazar, hava 32750Cve ortalıkta soracak Allah’ın kulu yok, inanılmaz…

Binalar öyle geniş cepheli ve numaralar buna bağlı olarak öyle yavaş azalıyor ki kilometrelerce yürüyoruz, toplam yürüdüğümüz yol 5 kilometreyi geçti… Caddenin sonuna geldik, 5 numarayı bulduk ama şok şok şok.. Otel falan yok 5 numarada.. Resmen ağlayacağız. Her yer kapalı, soracak kimse yok.. Geçen bir kadıncağızı yakaladık, adresi gösterdik… Kadın biraz inceledikten sonra cep telefonunu çıkartıp 118 tuşluyor… Epeyce konuştuktan sonra bize dönüyor.. Cadde yanlışmış.. Maza (ki Rusçası mala, az demek olup küçük anlamında da kullanılıyor.. muş..) Leçpleşa Iela buraya çoook uzak, bu caddenin diğer ucuna nispeten yakın.. Havaalanı servisi yapan bir otobüs duruyor ve ona gösteriyoruz, bir otobüsle gidebileceğimizi söylüyor ama otobüs, taksi hak getire.. Caddenin daha dar bir cadde ile köşesine gelip orada bekliyoruz ve o dar caddenin epey uzağında bir taksi müşteri bırakıyor. Hamit sıcağı ve sessizliği yırtan tiz ıslığı ile taksi şöförünün dikkatini çekmeyi başarıyor. Taksimetre 1,5 lat’tan açılıyor… Deli gibi de atıyor. Niye 1,5 lat diye soruyor Hamit, müşteri ararkenki kısım da müşteriye yazıyormuş, itiraz edecek durumda değiliz… 4 lat (6€) yazıyor, ödeyip otele giriyoruz nihayet… Aslında otel merkeze ve terminale gerçekten 1-1,5 km ama biz uzun yoldan dolaşarak gelmeyi tercih ettik diyelim soranlara. J

image144.image143 image142 image139

Odaya kendimizi atınca hemen bir duş alıp kendimize geliyoruz ve kısa süreli bir dinlenmenin ardından tekrar yollara atıyoruz kendimizi.. Oteldeki kıza gerekli yerleri de işaretletiyoruz bu arada… Kuzen binanın (ki burada akademiymiş kendileri) önünden geçip merkeze doğru yürüyoruz. Sora sora tarihi merkeze ulaşıyoruz ama ortalık hala çok sakin. Varşova’daki hatta Vilnius’taki canlılıktan bile eser yok.. Katedralin ve önündeki Bremen mızıkacılarının (Bremen şehrinin armağanıymış) fotoğraflarını çekiyoruz… Katedralin yanındaki meydanda biraz hareket var… Ardından çatısındaki kedisiyle ünlü binayı aramaya başlıyoruz. Eski çağlarda loncaya alınmayan bir tüccar tam loncanın karşısına bu binayı dikip tepesine de loncaya arkası dönük kedi figürü yerleştirmiş. Sonradan loncaya alınınca da kedinin yüzünü loncaya çevirtmiş.. J Katedral meydanını kesen sokak direkt o binaya çıkıyormuş, bulduk, binanın iki köşesinde de kedi var… Onu da fotoğraflayıp başka bir meydana geçiyoruz. Oralarda gezinirken parkın yanından geçip, eski şehrin hemen yanında bulunan ve tepesinde Letonya’nın 3 bölgesini temsilen 3 yıldız bulunan Özgürlük Anıtı’nı görüyoruz.

SANYO DIGITAL CAMERA.SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA.image154 image152.image150 image147 image146

Tekrar eski şehir bölgesine dönüp Three Brothers evlerini arıyoruz. Bunlar üç kardeşe ait olan Riga’nın en eski evleri… Onları da bulup yine fotoğraf seramonisini tamamlıyoruz. Sonra ara sokaklarda dolaşırken bir ortaçağ restoranı görüyoruz, özellikle bodrum kat inilen iç kısmı çok güzel, tam ortaçağ dekoru, izbe, küçük ve karanlık ama yine de dışarıdaki masalarda oturmayı tercih ettik. Etli ve çeşitli yeşilliklerden oluşan güzel bir salata ve Bering Balığını Letonya Birası eşliğinde yedikten sonra artık dinlenmek gerek diye düşünerek otelimizin yolunu tuttuk. Bu arada magnet koleksiyonumuzu tamamlamakta zorlanıyoruz, her yer 18:00 gibi kapanmış. Oysa ki burada 18:00’de güneş taa tepede… Neyse ki ticaret kafası olduğu için bu kadar erken kapatmayan bir tezgah buluyoruz ve birkaç magnet vs. alıyoruz. Yol üzerinde su vb ihtiyaçlar için de bir markete uğradıktan sonra saat 22:30 gibi ve aydınlıkta otele dönüyoruz. Saat 11:00’de alacakaranlık oluyor… Gece 3:30’da uykumun arasında havanın aydınlanmak üzere olduğuna da tanık oluyorum…

image162 image160

11/7/2010 Pazartesi (Talin)

Sabah 7:00 gibi kalkıyoruz. Duşumuzu alıp kahvaltıya iniyoruz. Bu arada birbirimizle hırlaşmaya da erken başlıyoruz bugün.. Hamit’in yine soldan kalktığı günlerden biri.. Bundan sonra dikkat edicem, acaba dolunay ertesi mi böyle oluyor. J Kahvaltıdan sonra da acele ettirip duruyor, garı bulamazmışız da, perona bakmamışız da falan falan… Yarım saatlik yolumuz var, 10:00’daki otobüs için 8:30’da otelden ayrıldık. 08:50’de peronda oturmuş bekliyorduk.

image165 image164

Otobüs dünkü gibi lüks değil, internet de yok.. L Riga-Talin arası 300 km, 4,5 saat sürecek. Estonya girişinde polisler otobüsü durdurup pasaport kontrolü yapıyor. Estonya’da ilerlediğinizde artık bir kuzey ülkesinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Etraf dümdüz ama ormanlık alanlar çok fazla… Ayrıca evlerin mimarileri de daha değişik. Adını okuyamadığımız bir şehirden geçtik. Çok güzel evler var… Tek katlı, ahşap ve rengarenk… Tam 14:30’da Talin’deyiz.

image167 image166

Otobüs terminalinde information bulamadık. Adamın birine oteli sorduk, bir kilometre ilerde dedi… Gösterdiği yöne doğru biraz yürüdükten sonra orada bir markete girip soruyor Hamit. Riga’da başımıza gelenden sonra yoğurdu üfleyerek yiyoruz. Onlar otelin şehir merkezinde olduğunu, yürüyerek gidemeyeceğimizi söylüyor. Benim notlarımda da terminalin şehre uzak olduğu yazıyordu zaten. Oradan bir troleybüse bindik, binenler bilet okutuyor ama bizde öyle bişey yok, kaçak yolcu konumundayız.. L Nerede ineceğimizi bilmediğimiz için troleybüste birilerine sorduk, gençten birisi ben haber veririm dedi.. Epey durak geçtik. Adam unuttu mu acaba diye bakıyoruz, unutmadım diye işaret ediyor. J Neyse, sonunda hadi diyor, hep birlikte iniyoruz. Tren istasyonundan ve hatta raylardan geçiyoruz, adam önde biz arkada… Go Hotel Shnell istasyonun hemen yanında… Küçük ama temiz bir yer. Resepsiyondan harita alıp limanı ve eski şehri işaretlettik. Odaya yerleştikten sonra biraz dinlenip dışarı çıktık ve limana gittik.

image169 image168

Liman otele 15-20 dakika mesafede… Ama hava inanılmaz sıcak… Ertesi günkü feribot için Helsinki’ye bilet almalıyız. Üç firma var. A terminalinde Viking Line’dan sabah 8:00 için bilet aldık. Sabah daha geç bir saatte sefer yok hiçbirinde, bir sonraki saat 11:00’de, diğerleri daha da erken gidiyor. İnterrail için falan indirim de yok, kişi başı 23€ ödedik… Limanda işimizi hallettikten sonra Talin’i gezmek üzere eski şehir bölgesine yollanıyoruz. Bu arada Vilnius, Riga ve Talin’de eski püskü troleybüsler hala çalışıyor…

image171 image170

Eski şehir hem limanın hem de otelin hemen yanında… Girdiğimiz kapı Uzun Bacak Caddesine(Pikk) çıkıyor. Oradan içeriye doğru yürüyoruz. 61 no’lu binanın, yani eski KGB merkezinin önünden geçip birkaç hediyelik eşya dükkanına bakıyoruz. Fiyatlar uçuk… Bir magnet 10€’nun üstünde… 1€=15 Estonya Kronu… Dolanmaya devam.

image173 image172

Katedralin olduğu meydana geldik. Orada bir sahne kurulmuş ve yerel kıyafetli bir grup Estonya halk şarkıları söyleyip dans ediyor. Biraz onları izledik. Meydanın ortasında bir pazar var. Kuzeye has el örgüsü kazaklar, yünler, postlar, ahşaptan yapılma objeler satıyorlar cehennem sıcağında. Meydanın etrafındaki restoranlarda yerel kıyafetli kız ve erkek garsonlar çalışıyor ve potansiyel müşterileri restorana çağırıyorlar. Eski şehrin çeşitli yerlerinde de yine otantik kıyafetlerle ilginç el arabalarında tarçın ve şekerli karışımlarla kavurdukları bademleri enfes kokular arasında tattıran ve satmaya çalışan kızlar var… Ben çok beğendim ama Hamit cevizli olanı daha çok beğenmiş.

image177 image175

Meydandan Viru Caddesi’ne doğru yürüdük. Bir taraftan da magnet aramaya devam ediyoruz. Viru Kapısı’na kadar gittik. Oradan ara sokaklara saptık ve sonunda bir yerde hem güzel hem de görece uygun fiyatlı magnet bulup aldık. Tekrar meydana çıkıp görmemiz gereken yerleri haritada buluyoruz.Uzun Bacak kapısına gidip oradan Pikk Jakl yani Kısa Bacak yokuşundan yukarı çıkıyoruz. Soğan kubbeli Aleksandr Newski Katedrali’ne çıkıyoruz. Katedralin içi de güzel. Buralar daha sakin. Oradan biraz yukarı çıkıp diğer katedrali de görüp manzara noktasına çıkıyoruz. Biraz manzarayı izleyip fotoğraflar çektikten sonra oradaki banklardan birine oturup dinleniyoruz. Saat 18:00’de dükkanlar kapanmaya başladı…Tekrar katedralin oraya inip Toompei’den aşağı indik. Orada önü pembe boyalı hükümet binası var, binanın arka cephesi ise kale surları şeklinde…

image180 image178

Eski şehir bölgesinden çıkıp istasyonun oraya geliyoruz. Karnımız aç, canımız patates kızartması istiyor.. İstasyonun yanında bir kafe var. Orada soruyoruz, yapıyorlarmış, patates kızartması ve çiğ börek istiyoruz. Yanında da Estonya birası… Onları yedikten sonra otelimize dönüyoruz. Kahvaltıyı soruyoruz, 7:00’de başlıyor, bizim 7:00’de limanda olmamız gerekiyor. Restoranı aradıktan sonra bize kahvaltıyı kumanya olarak vereceklerini söylüyorlar.. İyi bari, sabah sabah kahvaltıyla uğraşmayacağız limanda…Baltık ülkelerinde Hamit’in Rusçası çok işe yaradı, gençlerin bir kısmı, yaşlıların tümü Rusça’yı gayet iyi biliyor. Artık uyumalıyız, sabah yine erken kalkılacak ama saat 22:30 oldu ve hava aydınlık ve beyaz geceleri de kaçırmak istemiyoruz. Sonunda uyuduk ama ara ara uyanıp dışarıya bakmaktan da alamıyoruz kendimizi…Havayı tam olarak karanlık görmedik, belki saat 1-2 civarında kararmış olabilir.. O sırada nöbette uyumuşuz da… J

image184.image182 image188 SANYO DIGITAL CAMERA

13/7/2010 Salı (Helsinki)
Sabah kalkıp duş aldık, otelden ayrılmadan kahvaltı kumanyalarımızı da verdiler, resepsiyondakiler liman tarafına giden tüm troleybüslerle gidebileceğimizi söylediler… Karşıya geçip bekliyoruz ama sabahın köründe çok sık değil anlaşılan. Neyse, 5 numara geldi, yine bindik ve yine biletsiz. İyi ki biletsiz, çünkü hemen 100 metre ilerdeki adanın etrafından dönüş yapıp otelin önündeki durağa gelip konuşlanıyor. Biz de herkesle birlikte iniyoruz kös kös… Biraz bakındıktan sonra otelin önünde bekleyen taksiye soruyoruz kaça götürürsün diye, 100 kron istiyor. Bizim kalan paramız 77 kron… Yeter mi diyoruz, başka yok mu, döviz yok mu, salak salak soruyor.. Oldu, altın dişlerimiz olsa sökecek herif. Neyse, tamam diyor. Ama bir yandan da söyleniyor, parasız nasıl geldiniz falan diye.. Hamit en sonunda bir paylıyor adamı seni zorla mı yola çıkardık, istemiyorsan dur inelim diye, adam süt dökmüş kedi gibi oluyor “Yok, yanlış anladınız” diye kekeliyor.. J
SANYO DIGITAL CAMERA image189
6:45’de limandayız ve chek in işlemi yaptırıp kahvaltımızı ediyoruz. Sonra da yolcu almaya başlıyor zaten feribot, biz de biniyoruz. Bayağı büyük bir gemi… Yan güvertede iki sandalye var, gidip oraya oturuyoruz. 7:50’de kalktı feribot. Yol 2,5 saat sürecek. Yan taraf bir süre sonra deli gibi esmeye başlıyor, biz de korumalı olan burun tarafına geçtik, bu sefer de çok sıcak… Ben bunları yazarken Hamit kıçında sandalyesi o gölge senin bu rüzgar benim geziyor feribotun içinde… J
Saat 10:30’a doğru feribot yanaşıyor limana… Çıkışta Helsinki haritaları var, alıyoruz biz de… Tabelaları takip ederek şehir merkezine doğru yürüyoruz. Haritayı takip ederek tren istasyonunu bulmamız pek zor olmadı… Ama sağlama almak için birkaç kişiye de sorduk tabi… Tren istasyonunda Rovaniemi’den önceki istasyonlardan Kemi’yi sorduk. Görevli teyze kitaplar açıp inceleyip oraya yarın akşam tren olduğunu söyledi. Nasıl yaa, şaka mı bu?.. Otobüs varmış ama o da 60€… Kadın bizimle bayağı zaman harcadı ve ilgilendi.. Teşekkür edip ayrıldık gişeden. Direkt Rovaniemi soralım diyoruz ama aynı kadına sormak istemiyoruz, çünkü doğru bilgiye ulaşabildiğinden emin değiliz. Diğer gişedeki genç memurlar bilgisayardan bakıp yanıtlayacak muhtemelen ama kadına görünmeden yanaşmanın derdindeyiz. Neyse ki o arada kadın bizim verdiğimiz yorgunluktan olsa gerek gişesini kapatıp içeri giriyor… J
image194.image193 image192 image191
Rovaniemi’ye akşam 19:26’da bir tren varmış. Sabahleyin orada oluyormuş. Hemen rezervasyonumuzu yaptırdık, hem de ücretsiz. Kızın bize verdiği time-table’a göre bizim tren Kemi’ye de uğruyor ya hadi hayırlısı… Bir karışıklık yoktur umarım… Bagajları iki ayrı dolaba yerleştiriyoruz, dolap başı 3€ ve saat 22:00’ye kadar açık olduğunu öğreniyoruz. Hemen kendimizi şehre atıyoruz. Hava feci sıcak. Önce garın yanındaki Helsinki Katedralinin de olduğu Senato Meydanına gidiyoruz. Katedral sade ve şık. Beyaz boyalı, kubbeleri yeşil. Meydanın etrafında önemli binalar var. Karşı çaprazında da Helsinki’nin en eski evi olan Sederholm Evi…
image202.image200 image198 image196
Ardından limana giden yola inerek deniz kenarındaki pazarı gezdik. Sebze meyve bölümü de var hediyelik eşyalar satılan kısmı da… Sebze meyveler kiloyla değil litreyle satılıyor. Hepsinin elinde değişik kaplar var, onu ölçek olarak kullanıp doldurup veriyorlar istediğin miktarda… Bazı şeyler ilginç oluyor tabi, küçücük bir kapla patates ölçümü yapmak ne kadar anlamlı olabilir ki? Ama özellikle çilek, böğürtlen, kiraz, frambuaz gibi meyveler süper. Çilekler küçük ve inanılmaz lezzetli. Bizdeki gibi hormonlu, patates kadar çilekler yok buralarda… Sebzeler bizdekilerden farklı değil. Gezinirken bir tezgahta Türkler’e de rastladık. Adam yıllardır burada yaşıyormuş. Buraları beğenmemize çok şaşırdı. Özellikle kışın 4-5 ay güneşi göremediklerini söylüyor. Güneş bu mevsimde kaçta doğup kaçta batıyor diye soruyoruz, tam olarak hiç kararmaz diyor. Demek ki dün de öyleymiş.. J Hoşçakalın deyip ayrılıyoruz…
image204 image255
Limana yakın bölümde hediyelik eşyalar daha çok… El örgüsü kazak ve çorap satan da var kürk satan da.. Tam da mevsimi.. J Bir çoğunda üzerinde geyik figürü olan objeler var. Bu bölümü de geçince limana en yakın bölümde somon, ringa balığı, paella, kalamar vs. yapılan tezgahlar var. Tekrar geriye doğru yürüyüp pazarı arkada bırakıp Esplanadi parkına ulaşıyoruz. Her akşamüstü 16:00’da ücretsiz konserler oluyormuş. Biraz parkta dinlenip sonra da Helsinki sokaklarında turluyoruz. Türkiye’de sarışın diye tanımladıklarımız burada esmer kalır… Baltık ülkelerinde olduğu gibi bebekler çok güzel… Talin’de de gördüğümüz Stockman alışveriş merkezi çıkıyor karşımıza, orayı da geziyoruz. Tekrar liman tarafına gelip diğer kısma geçerek soğan kubbeli katedralin olduğu tepeye çıkıyoruz. Kubbelerde haçların altında hilaller var, bunlar Ruslar’ın Osmanlı zaferini simgeliyormuş. Katedral Ortodokslar’a ait olduğu için diğer katedrale göre daha şatafatlı.
image206 image205
Helsinki’de gezilecek yerler listemiz bitti. Hayvanat Bahçesi’nin olduğu diğer adaya gitmedik. Bir de tekne ile see-sighting turu var, ona katılabilirdik ama ilgimizi çekmedi o da.. Geri kalan zamanımızda boş boş dolandık. Pazarın biraz ilerisinde 1800’lerin sonlarında yapılmış bir kapalı pazar var. İçinde şarküteriden dönerciye, balıkçıdan pastaneye kadar yiyecekle ilgili hemen her şey var. Balıkçılar ilginç, somonun binbir çeşidi var. Buradan sonra tekrar limanın oradaki pazara giderek balıkçılardan karışık balık tabağı aldık. Harika.. Kocaman somon, minik minik ringa balıkları, kalamar ve patates… 12€.. Bir tabak ikimizi fazlasıyla doyurdu… Yanında da elmalı biralarımız içtik. Çok güzeldi.
image208 image207
Ardından parka gidip çimenlere yayıldık ve uzaktan konseri dinledik. Bu sefer de armutlu biramızı içtik. Bu arada Hamit bir şey fark etti, Finliler bezelyeyi dış kabuğundan çıkartıp çiğ çiğ yemiş gibi yiyorlar. Ve o kadar yaygın ki… Parkta gezinen 3-4 finliden biri bezelye yiyerek geçiyor önümüzden… Biraz ötemizde çöp kutusu var, orada ayıklayan ayıklayana.. Küçücük bebeğe soyup soyup bezelye veriyor annesi… Sonrasında iç kısımda bir tezgahtan bir tane bezelye alıp tadına baktık, yenmeyecek gibi değilse de gerekli olduğu da söylenemez.. J Bu arada genç ama kel bir Japon (ya da Çinli, neyse işte) görüyoruz, ikimiz de çok şaşırıyoruz, hiç dikkat etmemişiz ama var mı gören genç ve ince yüzlü olup da kel bir Uzakdoğulu? Saat 17:00 gibi bitti konser… Trenimize daha 2.5 saat var.. Böyle saçmalıklarla geçiyor o da işte.. J Helsinki’de bisiklet kullanımı, Berlin kadar olmasa da çok yaygın… Gittiğimiz tüm ülkelerde yayalara çok saygılı araçlar, yola ineceğiniz an duruyor hepsi, bisikletliler ise tam tersine, yanlışlıkla bisiklet yolunda yürüyorsanız sertçe uyarıp hızla üstünüze sürüyorlar…
image213 image210
 image216 image268 image220
Tren saati yaklaşınca kalkıyoruz. Esplanadi Parkının içinden yürüyerek tren istasyonunun olduğu meydana gidiyoruz. Önce marketten bir şeyler alıyoruz, sonra da emanetten çantalarımızı… Ve trene biniyoruz. Finlandiya’ya gelip de saunaya girmeden olmaz diye düşünmüşler ki, bizim vagonlarda klima çalışmıyor. Birinci sınıflar çalışıyor ama, onların suçu neyse sauna sadece ikinci sınıf vagonların hizmetinde… Buram buram terliyoruz. Helsinki’den çok umutlu değildim ama çok beğendik… Gezilecek çok fazla yeri olmasa ve yarım güne bile sıkıştırılabilirse de güzel ve capcanlı bir şehir.
image222 image221
Trende yarım saatte bir kamera ve fotoğraf çekimi yapmaya karar veriyoruz. Sonuçta yolculuğumuzun en kuzey noktasına bu sabah çıkmış olacağız. Tren de tam dilenci vapuru.. İkide bir duruyor. Saat 22:30-23:00, hava hala aydınlık… 24:00’de alacakaranlık.. Ben uyuklamaya başlıyorum. Hamit hem fotoğraf makinesiyle hem de kamerayla çekime devam ediyor her yarım saat başında.. Bir ara o da uyuyor, 1-2 çekimi aksatıyor, uyandığında zaten yeniden aydınlanmaya başlamış hava..
image232.image231 image230.image228 image226 image224
14/7/2010 Çarşamba (Kemi-Tornio-Haparanda-Lulea-Boden)
Sabah 6:40’da Rovaniemi’den 125 km önce Kemi’de indik. 11 saat sürdü bu yolculuk… Elimizdeki haritada oradan Norveç’e geçiş görünüyor ama trenle değil. Finlandiye körfezinin tam tepesindeyiz. Kemi’den önce Tornio’ya geçmemiz gerek. Beş dakika sonra Tornio’ya giden otobüsteyiz. Kişi başı 6€ ödüyoruz 30 km.’lik yol için. Tornio’da indik ve şöför 1 km. kadar ilerdeki Habaranda’ya gitmemiz gerektiğini söylüyor. Ortalık yine in cin kaynıyor.. Habaranda’ya yürüyoruz. Tornio Finlandiya, Habaranda ise İsveç sınırı içinde, yani yürüyerek Finlandiya’dan İsveç’e geçiyoruz.
image234 image233
Habaranda’daki ana otobüs durağındayız, hiç kimse yok, kapıda yazan saat çoktan geçmiş oysa ki… Boden veya Lulea’ya gitmemiz gerekiyor. O da ne, çizelgeye bakılırsa 06:50’de bir otobüs kalkmış ve başka otobüs de görünmüyor o yöne… Binanın arka tarafında taksi durağı var, nasıl duraksa tek bir taksici… Ona soruyoruz, otobüs 10€, taksiyle 280€ ödemen lazım diyor. Dengesiz.. Çizelgeyi gösteriyor ve otobüsle gidebilirsiniz diyor. Birbirimize şaşkın şaşkın baktığımızı görünce o uyanıyor işe, meğer yürüyerek bir başka zaman dilimine geçmişiz, saatleri geri almamız gerekiyormuş.. Yırttık.. J
On dakika sonra geldi Lulea otobüsü… Bizden başka kimse yok..Adam İsveç Kronu olarak istiyor parayı, yok ki.. Nereden olsun, birkaç dakika önce yaya olarak girdik ve kendisi konuşma şerefine nail olduğumuz ikinci İsveçli.. Euro veya kredi kartı diyoruz, ı-ıh… Bizden olsun diyor, enteresan şöför.. J Biz yarım saat 45 dakika sürer diye düşünüyoruz ama yol uzadıkça uzuyor, Habaranda-Lulea arasındaki bütün İsveç köylerine girip çıkıyoruz. Fenalık geliyor artık. Köy dediğim, hepsi neredeyse birbirinin aynı, köşeleri ve pencereleri beyaz, bordo renkli eğimli çatıları olan tek katlı evler topluluğu… Tamam, çok bakımlı, düzenli ama bir yerde bir hata olmalı, çok sıkıcı her şey.. Hiç hareket yok. Kulübe ve ağaçlardan başka hiçbir şey yok… Zaten dümdüz ve yemyeşil bir alan.. Bu kadar tekdüze ve sıkıcı bir yer olamaz. Kuzeyde intihar oranlarının çok yüksek olduğu söylenir hep, şaşmamalı buna… 6:50’de bindiğimiz otobüs Lulea’ya 9:40’da varıyor nihayet… Bu arada bu bölgeye özgü Ren Geyikleri’ni değil ama tabelalardaki Geyik Çıkabilir uyarılını gördük bol bol.. Yalan işte, çıkmıyor geyik falan…
image236 image235
Lulea gördüğümüz köylerden sonra bayağı büyük bir şehir gibi göründü bize ama galiba küçük bir yer aslında… Tren istasyonuna gittik. Saat 10:00’da Boden’e tren var. Stockholm’e ise 16:32’de.. Amcanın biri bize yardım etmek için konuştu, konuştu, epey bişey anlattı. Ama biz söylediklerinin yarısını anca anlıyoruz. Boden’den de Stockholm’e aynı tren gidiyormuş. Ama biz yine de anahat üzerinde olduğu için Boden’e gitmek istedik. 10:30’da Boden’deyiz. Meğer 16:32’deki tren Göteburg ve Oslo’ya gidiyormuş. Stockholm treni ise akşam 18:40’da… Mecburen akşama dek buradayız. İstasyonda kahve içip kahvaltımızı ediyoruz ve akşamı beklemeye başlıyoruz.
image238 image237
Önce tren istasyonunun önünde zaman geçiriyoruz biraz… İlginç bir telefon kulübesi var, fotoğraflar çekiyoruz. Biraz daha oturduktan sonra karşı caddede çantalarımızla keşif gezisi yapıyoruz. Çantaları bırakacak emanet falan yok zaten… Hatta para bozduracak bir yer bile yok… Cadde boş, tek tük araba geçiyor. Dümdüz yürüyünce göl kenarında bir parka geliyoruz. Oradaki banklarda oturuyoruz. İlginç bir yer burası. Bir kere göçmen çok, bir sürü zenci, arap ve yabancı olduğu belli olan insan görüyoruz. Yerel nüfusun çoğu yaşlı. Bir de çok fazla sakat gördük ve özürlülerle ilgili büyük bir rehabilitasyon merkezi olabileceğini düşündük. Parkta sık sık bisikletliler geçiyor önümüzden, çoğu da 70 yaş üstü… Hava bir açıp bir kapatıyor. Hatta bir ara yağmur yağıyor.
Parkın bize göre sağ tarafında, gölün kenarında bir sahne görünüyor, oradan bir müzik sesi geliyor. İzleyenler var ve o tarafa doğru gidenler önümüzden geçiyor. Hadi biz de gidelim, işimiz ne ki.. 4-5 kişilik bir öğrenci korosu, başlarında hocaları sanırım, genç bir kadın, akordeon çalan bir adam ve sandalyelerde izleyen çoğunluğu yaşlı veya özürlü 30-40 kişi.. İsveç şarkıları söylüyorlar.. Biz de iki kişilik bir yere oturup biraz dinliyoruz. İzleyicilerin elinde şarkı sözleri olan kitaplar var, yanımızdaki adam kendininkini bize veriyor.. Reddetmek de olmaz ki, Hamit karıştırıp söylenen şarkıları buluyor, çoğunlukla da öndekilerden kopya çekiyor. Birkaç şarkı sonra sıkılıp kitabı sahibine verip kalkıyoruz.
image240 image239
Tekrar eski oturduğumuz banklara gidiyoruz. MP4-çalarda film izleyip sonra da bir şeyler atıştırıyoruz. Tekrar istasyona gidiyoruz. Burada yaşamak kabus gibi.. Ama insanın ömrü uzun olur, o kesin.. Yani kaç yıl yaşarsan yaşa o sana 3-4 ömür gibi gelir… Bir markete gidip sandviç yapmak için kaşar, salam, ekmek falan alıyoruz. Su da alacağız ama su satılmıyor markette.. İstasyonun yanındaki kafeden alalım dedik, orada da yok.. Neyse, Hamit kafedeki kadına rica edip onun mutfağından şişelerimizi dolduruyor. Burada dikkat çeken bir şey de tüm araçların önlerinde ekstra koca koca sis farları takmaları. Zaten trenle gelirken sabaha karşı sis bastığını ve tek katlı evlerin arasına dağılarak çok güzel manzaralar oluşturduğunu görmüştük. Tıpkı Volga turunda St.Petersburg’a giderken gördüklerimiz gibi… Herhalde kışın sis oldukça sorun yaratıyor ki tüm araçlar buna önlem almış diye düşünüyoruz.
SANYO DIGITAL CAMERA SANYO DIGITAL CAMERA
Off, sonunda tren geldi. Saat 18:40… Yataklı vagonda gitmek istiyoruz, çok yorgunuz ama gişeden yataklı için rezervasyon yapamadıklarını, trende kondüktörün yaptığını söylemişlerdi. Hamit bakıyor inceliyor ve kapısında anahtar olarak kullanılan kart takılıysa boş olduğunu keşfediyor. Biz de boş olanlardan birine geçiyoruz. 3 kişilik yataklı vagon… Ama bir yandan da kondüktörü arıyor.. Bulunca anlatıyor durumu.. Adam tamam ben geleceğim diyor.. Epey zaman gelmeyince Hamit tekrar arıyor, geçmiş bizim vagonu.. Neyse geri geliyor. Genç ve efendiden bir çocuk… Biletimize bakıp telsizle epey bir konuştuktan sonra interrail biletlerimizle yataklı vagonda fark ödemeden kalabileceğimizi, ama buradaki vagonun 1. mevki olduğunu ve diğer taraftaki 2. mevkiye geçmemiz gerektiğini söylüyor. Birlikte gidiyoruz, 2. mevki yataklılardan birini açıyor ve bizi yerleştiriyor. Bunlar 6 kişilik ve diğerlerinden daha geniş.. İşin güzeli sabaha kadar başkasını da getirmiyor yanımıza efendi kondüktör, sağolsun.. Ekstra para ödemeden otel konforunda bir güzel uyuyoruz gece.. Elektrik de var, bütün şarjlarımızı takıyoruz…
Sabah uyandık. Birkaç gündür banyo yapamamıştık. 1. mevki vagonda beklerken orada duş kartı da vardı, burada duş yok, Hamit keşke oradan araklasaydık diyor ama artık geç, tüm kapılar kapalı, kondüktör boş olanları da toplamış anlaşılan. Hamit yine de bakınıyor, inenlerden birinin vagonundan duş kartını almak için.. Hatta kondüktörü bulsa ona rica edecek ama yok ortalarda. Sonunda inen birinin vagonundan almış duş kartını, havluyu falan alıp gittik ama kartla kapı açılmadı. Hamit İsviçre çakısının yardımıyla açtı kapıyı… Daldım içeri, burada temiz havlular falan da varmış zaten. Önce ben sonra da Hamit hızlı bir duş aldık, hiç böyle heyecanlı banyo görmedim… J Çok iyi oldu ama.. Sabah temiz temiz indik Stockholm’e…
15/7/2010 Perşembe (Stockholm)
İner inmez ilk iş bilet.. Programımızın birkaç gün gerisindeyiz. Stockholm ve Oslo’yu aynı gün halletmeye çalışacağız. 12:26’daki aktarmalı Oslo trenine rezervasyon yaptırdık. 2 kişi için 7€ ücret ödedik. Her trende gerekmiyor, bunda lazımmış.. Emanet dolabına geliyor sıra, insansız, insansız olunca bizim için stres kaynağı… Her biri ayrı bir sistemle çalışıyor, çözmeye çalışıyoruz hepsini… İsveç’de Euro almıyorlarmış, o nedenle öncelikle para bozduruyoruz. Dolaba bagajları koyup 60 SEK (1€=9SEK) bozuk parayı makineye atıyoruz, üzerinde 9 rakamlı bir şifre olan bir kağıt veriyor. Biz kendi şifremizi oluşturacağız sandık, o otomatik şifre veriyormuş. Bu kağıdı iyi saklamalıyız. Bundan sonraki işimiz gezmek.. J
image246 image243
Hemen bir şehir haritası alıp yola koyuluyoruz. Stockholm’ün eski şehir bölgesi Gamla Stan tren istasyonuna 10 dakika yürüyüş mesafesinde. Bir köprüden geçip o bölüme ulaştık. Her taraf kapalı henüz. Dükkanlarda Euro geçmez diye yazıyor, enteresan insanlar… Dünkü şöför geliyor aklımıza, euro almamış ücretsiz getirmişti bizi onca yoldan… Başladık eski şehir sokaklarında gezmeye…Stockholm adalar üzerinde kurulmuş bir şehir. İlk başta biraz soğuk gibi görünüyor ama güzel… Dolana dolana katedralin olduğu yere ve güzel bir meydana geldik. Ortada kocaman bir çeşme ve yan tarafta Nobel Müzesi var. Burada fotoğraflar çektik ve dolaşmaya devam ettik. Sokaklar bizi Kraliyet Sarayı’na çıkardı. Burası turist kaynıyor. Hava yine çok sıcak. 12:00’de nöbet değişimi var ama biz kalamayacağız, kral bozulmasa bari! Sarayın yan tarafındaki merdivenlerden inip köprüden geçiyoruz. Kırmızı kemerli bir yapıdan geçip araç trafiğine kapalı olan alışveriş caddesine çıkıyoruz. Burası oldukça canlı ve upuzun bir cadde.
image248 image247
Gamla Stan’a yakın bölgede hediyelik eşya mağazaları var. Daha ilerisinde de daha çok giyim mağazaları. Hediyelik eşya mağazalarındaki fiyatlar Finlandiya’ya göre daha uygun. Geyikler tüm hatıra eşyalarının başrolünde… Danimarka’ya ait olduğunu düşündüğümüz Vikinglerle ilgili objeler ve Norveç’in Trol Bebekleri de var. İsveç’in simgesi tahta at. Caddede bir tur atıp gerisin geri yine Gamla Stan’a yüründüğünde yine bu tarz dükkanların ve kafelerin olduğu başka bir sokağa çıkılıyor. Ortalık çok canlı… Kalan vaktimizi de burada geçirmeye karar veriyoruz. Klasik magnet alışverişinin yanında geyikli anahtarlık alıyoruz ve boş boş dolaşıyoruz. Bir de Mehmet Yaşin’in İsveç yazılarında sıkça söz ettiği Aquavit adlı bir içkiyi denemeliyiz ama sorduğumuz birkaç yerde alık alık bakıyorlar, bazıları da yok diyor. Zaten bu saatte içki sormak yeterince anlamsız, bir de anlatamayınca tam pilav üstüne keşkül durumu… (Sonradan yazılara tekrar göz atınca İsveç’in değil Norveç’in milli içkisi olduğunu gördük, yine iyi anlatmış ve bulmuşuz İsveç’te.. Gerçi kuzey ülkeleri öyle içiçe ki birbirlerinin tüm sembollerini ortak olarak kullanıyorlar… HS)
image250 image249
İsveç’te içtiğimiz için burada anlatalım: Norveç’in milli içkisi Aquavit, patatesten damıtılan alkolle yapılıyor. İçine tat ve renk veren otlar, baharatlar konuluyor. En baskın baharat bir çeşit kimyon. Alkol derecesi 42 ile 45 arasında. Aquavitin piyasaya sürülmeden önce Ekvator’u iki kere geçmesi gerekiyor. “Hayat Suyu” anlamına gelen aquavit, bir dizi rastlantıyla oluşmuş bir içki. Öyküsü şöyle: 1850’de Norveçli bir içki üreticisi, damıttığı rom’u Avustralya’ya götürmeye karar verir. Yanında çalışanlar içkiyi yanlışlıkla, içinde daha önce shery (alkolle kuvvetlendirilmiş özel kırmızı şarap) saklanmış fıçılara doldurur. Fıçılar Gymer adlı gemiye yüklenir. Sallantılı ve uzun bir yolculuktan sonra gemi Avustralya’ya varır. Ama içkilerin sahibi karaya ayak basmadan ölür. Kaptan fıçıları ne yapacağını şaşırır. Tekrar gerisin geriye Norveç’e götürüp, içki tüccarının yakınlarına teslim eder. Fıçıların tıpası açıldığında ortaya çıkan içki herkesi şaşırtır. Aquavit, uzun yolculuk sırasında sallana sallana fıçıya sinmiş olan sheryi içine çekmiş ve olgunlaşmıştır. Bu bambaşka bir içkidir artık. O gün bugündür aquavitler aynı yolu izleyip, shery fıçılarında Ekvator’u iki kere geçer. Bugün bu yolculuğu Wilhelm Wilhemsen şirketi düzenliyor. Şişelerin arka yüzündeki etikette, içkinin Ekvator’u geçiş tarihleri ve yolculuk ettiği geminin adı yazılır. (Mehmet Yaşin’den)
image252 image251
Marketlerde falan biradan başka içki yok, zaten İsveç’de içkinin devlet kontrolünde satıldığını okumuştuk. Nasıl oluyor acaba, reçeteyle mi veriyorlar.. J Bir barın dışarıdaki fiyat listesinde gördük neyse ki.. Biraz daha bakındıktan sonra o bara yollandık. Bardakine “aquavit” diyoruz, o da anlamıyor. O arada barın sahibi, ortağı ya da her nesiyse yetkili yetkili konuşan biri “Turkish?” diyor, “Yes anam” diyoruz.. J Norveç içkisini İsveç’te arasa arasa bir Laz arar demiyor neyse ki.. Adam aslında Türk’müş ama orada doğmuş, Türkçeyi anlıyor ama konuşamıyormuş. Neyse, derdimizi anladı bari. Fiyatı da uygun, 24SEK. Yanında /cl yazıyor, Hamit santilitresi galiba diyor, yok daha neler.. Kadehi gösterip ne kadar diyoruz, 5 clx24 SEK 120 SEK (13.5€) diyo, oha… Bizim markette şişeyle aradığımız aquaviti dirhem dirhem satıyorlar. Sadece tatmak için diyoruz, iki ayrı çeşitten ikişer cl koyuyor küçük bardağa. O küçük bardağı da ufalanmış buz dolu büyük bardağa koyuyor, böyle içilecekmiş. Fotoğraflar çekerek içiyoruz keyifle aquavit’lerimizi. Keyifle dedimse, zehir gibi, çok sert bir içki, hiç benlik değil, ben tadıyorum, Hamit bitiriyor ikisini de… O sertlikte bir içkiyi sabahın 10:30’unda ilk kez sattığını düşündüğümüz ve benim içerken aldığım şekle güle güle bihal olan Türk arkadaşa veda edip ayrılıyoruz oradan.
image255 image254
Kalan zamanımızı yolda sallan yuvarlan şeklinde dolaşarak geçirdik. Sallanmada aquavit’in etkisini bilmem ama sanırım gece trende uyumuş olmanın rolü daha fazla.. Stockholm’de başka gezilecek yerler de var ama bizim mini turumuz yeterli bizce… Emanet dolabına şifreyi girip kolayca kavuştuk bavullarımıza. Küçük ve kalabalık bir tren geliyor, biniyoruz. Bindiğimiz trenlerin ezici bir çoğunluğunda olduğu gibi yine gidiş istikametine ters oturuyoruz. Yani hep öyle denk geliyor bir şekilde… Polonya’daki rezervasyonsuz trenler haricinde hepsi güzeldi ama… Bir de Helsinki-Rovaniemi arasındaki Fin hamamını unutmamak lazım… Üç saat sonra Karlstad’dan Oslo trenine aktarma için ineceğiz. 8 dakika sonra diğer tren kalkacak. Yarı uyur yarı uyanık gidiyoruz.. Yarım saat kala Hamit dikiliyor kapıya. Bu arada bir yerlerde durup bekliyoruz ve 4-5 dakika geç ulaşıyoruz istasyona. Aktarma için çok az zaman var. Bizim gibi aktarma yapacaklar inip aynı hattın ilerisindeki trene doğru koşuyor. Bavullar ve kalabalık koşuyu iyice zorlaştırıyor. O arada “Emir kooş” diye bir ses duyuyoruz. Koşa koşa vagonumuzu da bulup yerleşiyoruz. Zaten birkaç dakika geç kalkıyor tren.
Hava yağmurlu, Stockholm’deki sıcaktan eser yok… Ve sürpriz bir şekilde düz gidiyoruz. Sandviçlerimizi yapıp yiyoruz. Saat 18:30 gibi Oslo’ya varacağız. Ama burada havanın ne kadar geç karardığını düşünürsek normal sayılır. Gerçi buralarda erkenden kapanıyor dükkanlar, o sıkıntı yaratabilir. Aşağıdaki “Emir koş” emir cümlesinin öznesi ve faili de hemen çaprazımızda.. Onlarla tanışıyoruz ve bizim turun kuzey kısmını tersten ve biraz da orta Avrupa eklenmişini ama fazla uçak yoğunluklu yaptıklarını öğreniyoruz. Oslo’da bir hostel ayarlamışlar. Biz kalmayacağız, gezip gece treniyle Bergen’e geçeceğiz diyoruz. Onlar araştırma yapmış (yanlarında dev ekran bir laptop’da bütün yol film izlediler zaten), gece treni yokmuş.. Lazım olur diye hostelin adresini veriyorlar. Umarım yanılıyorlardır.
image258 image257
Oslo’ya varır varmaz önce tren işini soruyoruz, var gece treni, hemen 23:10 Bergen trenine rezervasyonlarımızı yaptırıyoruz. Yaptırırken de önümüzden geçiyor Emir’ler.. Varmış deyince, evet öyleymiş, sizin plan daha iyiymiş deyip gidiyorlar.. J Para bozdurup bavulları emanete bırakıyoruz. Buradakiler daha pratik, boş dolapların anahtarı üstünde, 60NOK atıp kilitleyince anahtarı alıp gidiyorsun. Oslo tren garı büyük ve ferah bir yer… Etrafında modern binaların olduğu küçük bir meydana çıkılıyor. Tam karşısında Karl Johans Gate (caddesi).. Araç trafiğine kapalı bir cadde…
image261 image259
Burada trafik ışıkları bir tuhaf. Yayalar için iki kırmızı üstüste yanıyor.. Yeşil tek… Neden acaba, Hamit’e özel olabilir mi? J Kaşıya geçip caddede yürümeye başlıyoruz. Çok hareketli, kalabalık bir cadde. Dükkanlar henüz açık. Kafeler, hatıra eşya ve giyim mağazaları var ağırlıkla… Hava bir açıp bir kapatıyor ve serince.. Şu ana dek gezdiğimiz yerlere göre yani… Caddede ilerleyip araç trafiğinin de olduğu bölüme geliyoruz. Ortası geniş bir park.. Sol taraftan ilerleyip limanın olduğu tarafa gittik. Oraları gezdik ve Belediye Binasını gördük. Restoran ve barlarıyla ünlü “Aker Brygge” de orada.. Orayı da dolaşıp tekrar geldiğimiz Karl Johans Gate’den dümdüz ilerleyip Kraliyet Sarayı’na geldik. Nispeten yüksek bir yerde ve manzarası fena değil. Aslında buraya kadar saray için değil Vigeland Parkı’na giderken yolumuzun üstü olduğu için geldik. Yolun çok uzun olmadığını düşünerek yürümeye devam ediyoruz. Sarayın yanındaki yemyeşil güzel parktan geçip haritanın yardımıyla Vigeland Parkı’na doğru gidiyoruz. Buradaki caddeler bomboş ve her yer kapalı. Vigeland’ı bulduk ama yol sandığımızdan daha uzunmuş. Bir de yüksek bir bölge olduğu için o uzun yolları hep yokuş yukarı yürüdük. Süremiz de kısıtlı olduğu için acele ediyoruz.
 image263 image262
Vigeland Parkı inanılmaz bir yer, Gustav Vigeland 1924 yılından öldüğü 1943 yılına kadar tüm eserlerini bu park için yapmış, çeşitli insan figürleri üzerine çalışmış. Çok değişik ve ilginç çalışmalar parktaki yolların çevresine sağlı sollu sıralanmış… Herhangi bir çağı yansıtmasın diye çıplak olan eserlerin en ünlüsü de “Kızgın Çocuk” heykeli.. O ve başka bazı heykeller o kadar güzel ki, sürekli fotoğraf çekiyoruz. Sonrasında yine heykellerin süslediği büyük bir havuz ve onun arkasında da sanatçının uzun yıllar uğraşarak bitirdiği ve yine bir sürü insan figürünü barındıran anıtsal bir yapı var. Hepsi muhteşem. Heykelli bölümlerin dışında da yemyeşil ağaçlıklı alanlara sahip çok büyük bir park burası. Parktaki gezintiden sonra geldiğimiz yolun paralel sokaklarından aşağı doğru inmeye başlıyoruz. Ve tekrar Karl Johans’dayız.
 SANYO DIGITAL CAMERA image266
image274.image272 SANYO DIGITAL CAMERA.image268
Norveç’e gelip somon yemeden gidilmez ama tüm aramalarımıza karşın deniz ürünleri satılan bir yer bulamadık. Genelde pizzacı, pub, kafe ıvır zıvır yerler var. Liman bölümünde gezerken de görmedik öyle bir yer ama belki orada bulma şansımız daha fazla olabilir, ne yazık ki o kadar zamanımız yok… Caddenin istasyona yakın bölümünde İranlı’ların işlettiği fast food tarzı bir restoran görüyoruz, orada fish&chips ve biftek yiyoruz. Porsiyonlar öksüz doyuran cinsi, fazlasıyla doyurucu ve güzel… Sonra da istasyona gidip bavulları alıp trenimizi bekliyoruz. Norveç diğer İskandinav ülkelerine göre daha pahalı bir ülke.. Fiyatlar çok yüksek. Kaldırımlarda çeşitli yazılar var.. Hepsi farklı farklı.. Biletti (bilet tabi ki) dışında bildiğimiz Norveççe kelime olmadığı için kaldırım yazılarının içeriği konusunda fikrimiz yok. 23:10’da trendeyiz. Her koltukta kapalı bir naylon poşet içinde ince polar bir battaniye, şişme yastık, kulak tıkacı ve göz bandı dağıtmışlar, aferin Norveç Demiryolları’na.. Tren de gayet konforlu.. Kalkar kalmaz uykuya dalıyoruz… 
image287.image285 image283.image282 image279 image277

16/7/2010 Cuma (Bergen)

Sabah 7:00 gibi Bergen’deyiz. İner inmez önce gişeye uğruyoruz her zamanki gibi… Akşam Oslo trenine rezervasyon yaptırıyoruz. Oslo’dan Göteburg; Malmö ve Kopenhag’a geçeceğiz. Yine yataklı istiyoruz ama burada da dün olduğu gibi 100€ fark istiyorlar. Biz de yine kalsın diyoruz. Ardından Flam treni ile bilgi istiyoruz. Bergen’e fiyord görmeye gelmişiz zaten. En uzun fiyord olan Sognefjord’de iki farklı tur var, uzun ve kısa tur. Biz kısa turla ilgilendik… Uzun tur bütün fiyordu deniz otobüsü ile hızlı geçen, sadece fiyord bölümü 5,5 saat süren bir tur. Kısa tur fiyordun küçük bir bölümünü gezdiriyor. Zaten gezerken anlıyorsunuz ki 3-5’den sonra hepsi aynı… Önce Bergen’e iki saat mesafedeki Myrdal’a trenle gidiliyor… Oradan Flam trenine aktarma yapılıyor. Bir saatte fiyord’un ucundaki Flam kasabasına geliniyor. Oradan tekneyle iki saatlik fyord turu yapılıyor ve Gudvangen’e varılıyor. Gudvangen’den otobüsle Voss’a ve oradan da bir saatte Bergen’e dönülüyor. Turun ücretini duyunca bir an kalakaldık, kişi başı 125€.. İnterrail bileti için %40 indirimle 75€… Düşünelim bakalım…
image289 image288
Şehre doğru yürüyoruz. Hava kapalı ve serin. Burada yılın 275 günü yağışlı geçiyormuş. Şehir çok şirin, fiyordların arasında kurulmuş zaten. Limana doğru yürüdük. Orada balık pazarı kuruluyor. Çeşit çeşit balıklar. Akşam yemeğinde buraya gelmeye karar veriyoruz. Oslo’da yiyemediğimiz balığı bari burada yiyelim… Limanda Hanseatic evleri gördük. Rengarenk boyanmış ve birbirinin üzerine yıkılacakmış gibi duran, Unesco’nun korumasındaki evler… Biraz daha dolaşıp, limanın diğer tarafındaki deniz otobüsü iskelesine gidip deniz otobüsü ile gidilen tur ile ilgili az buçuk bilgi aldıktan sonra kısa turu almaya karar veriyoruz. Uzun tur için, fiyordun sadece ucuna gidiş için bile kısa turdan yüksek bir ücret istiyorlar…
image291 image290
Bu arada biz interrail turu için araştırmalar yaparken İskandinav ülkelerinin ve özellikle Oslo ve Bergen’in beyaz geceler zamanında bile inanılmaz soğuk olduğunu okumuştuk. Hele Mehmet Yaşin’in aşağıda bir kısmını alıntıladığım yazısını okuduktan sonra biz de yanımıza kazak, polar ve kalın giysiler almamız gerektiğini düşündük:
“Norveç’e giderken bavulumu yapmakta zorlandım. Gardırobun kapağını açtığımda, İstanbul’da termometre 30 dereceyi gösteriyordu. Kışlıklar çoktan yazlık giysilerle yer değiştirmişti. Zaman zaman yağmurlu, gündüz 3-4 derece, akşam daha da soğuyan bir iklime yolculuk edecektim. Yaz sıcağında bunalırken soğuğu hayal etmek biraz zor oluyordu. Önce kadife pantolonlarımı çektim çıkardım. Bir iki kazak, yün çoraplar, oduncu gömlekleri, yün bere, eldiven, atkı… Bavulun en üstüne de paltomu yerleştirdim. Çünkü Oslo’ya yazlık kıyafetle gidecek, orada, havaalanından çıkmadan bavuldan paltomu alacaktım. Tüm bu yazdıklarıma bakıp, her şeyin yolunda gittiğini sanmayın sakın. Ne yaparsanız yapın, sıcakta soğuğun şiddetini hesap etmek çok kolay olmuyor ve mutlaka bir şeyleri eksik alıyorsunuz. Bunu anladığınızda iş işten geçmiş oluyor ve benim gibi rüzgar ve soğukla sürekli kavga ediyorsunuz”
(Mehmet Yaşin-http://www.hurriyet.com.tr/seyahat/15008161.asp).
Neyse ki alacağımız kalın giysilerin tümü bulabildiğimiz en eski ve işi bittikten sonra atılabilecek olanlar. Bergen de geleceğimiz en kuzey ve en soğuk bölge olduğuna göre artık bunları hiç kullanmadan atabiliriz. O nedenle bavulları emanete bırakmadan önce bu bölgeden sonra taşımayı düşünmediğimiz kalın giysileri yanımıza alıyoruz ve uygun bir yerde hepsinden kurtuluyoruz. Bavullarımız biraz olsun ferahlıyor.
image293 image292
Kaldığımız yerden devam edelim, tekrar istasyona gidip saat 8:00’deki fiyord turu için iki bilet alıp 150€ ödüyoruz. Yolda yemek için de bir şeyler alıp biniyoruz trene.. İki saat sonra Myrdal’dayız. Buradan hemen Flam trenine biniyoruz. Tren turist kaynıyor ve cam kenarı kapmak için uğraşıyoruz, kapıyoruz da… Yol önce bolca tünelle geçiyor. Bu bölge fazlasıyla dağlık… Sonra çok güzel bir şelalenin önünde durduk.. Önce camdan fotoğraflar çekiyorduk ki kapılar açıldı. Herkes indi, inanılmaz güzel bir manzara.. Kjosfossen Waterfall (şelalesi) 305 feet (93m)’den dökülüyormuş. Birden şelalenin sesiyle birlikte güzel bir müzik sesi başlıyor. Herkes daha dikkatli bakıyor, bir şeyler gösteriyor, biz de bakıyoruz, şelalenin yanında kırmızı bir kıyafetle sarışın bir kız dans ediyor. Sonra kayboluyor, hemen ardından şelalenin ortasındaki kayada beliriyor. Giysi ve saçlar aynı olduğu için aynı kız ışınlanmış gibi oluyor.. J Çok güzel ve sürpriz bir gösteriydi…
image295 image294
image299 image297
image303 image301
image307 image305
image311 image309
 
Tekrar hareket ediyoruz. Arada daha küçük şelaleler görüyoruz. Flam’da iniyor herkes. 1,5 saat kadar buradayız. Önce bir şeyler yedikten sonra etrafı geziyoruz. Birkaç otel, kafe ve hatıra eşyaları satılan büyük mağazaların olduğu küçük bir yer… Biz de magnet ve kartopu alıyoruz kendimize ve Seda’lara… Kartoplarından birinin yerine seçtiğimizden bambaşka, kocaman ve kırık bir kartopu kakaladıklarını ise çook sonra fark edeceğiz. L 13:20’de tekneye ilk binenlerdeniz. En üst kısımda güzel bir yere oturduk. Yanımıza bir sürü Koreli (Uzakdoğulu ama neden Koreli gibi geliyor bize bilemiyorum) doluştu. Tekne kalkar kalkmaz tepemizde martılar uçuşmaya başladı. Bizim Uzakdoğulu yakın komşulardan biri martılara ekmek atmayı akıl etmesin mi… Etsin, martılar doysun ama öyle abarttılar ki.. Hepsi önce ekmek atıyor, sonra ellerinden yedirmeye çalışıyor, yakalamaya çalışan bile var.. Tam bokunu çıkarmanın Korecesi… Martılar ekmeği kapmak isterken gözümüzü çıkaracak.. Sağımıza solumuza pisleyenler de cabası.. Fotoğraf çekmenin imkanı yok, her pozda jet gibi bir martı var, hele çığlıkları.. Rahatsız olduğumuzu belirten tepkiler veriyoruz, hatta Hamit bayağı bağırarak söyleniyor ama pek umursamıyorlar. Ekmek bitiyor, seviniyoruz ama o da ne, aşağıdan çantaları mı karıştırıyorlar ne, yenileri geliyor. Fiyordlar falan umurlarında değil. Neyse ki sonunda bir tanesi martılardan birini yakalayınca bizimle birlikte başkaları da öyle sert fırçaladı ki adamı, martıyı da bu saçmalığı da bıraktılar…
image313 image312
image315 image314
image320 image318
image324 image322
image326 image396
Fiyordlar anlatılacak gibi değil, olağanüstü güzel manzaralar var… Ama iki saatlik fiyord gezisi kesinlikle yeterli. Çünkü ilk birkaç görüntü dağların ardında deniz bitti derken yaklaştıkça kıvrılarak devam etmesi çok güzel.. Ama bir yerden sonra aynı, sonunu bildiğiniz film gibi oluyor.. J Hava kapalı. Turun sonlarında öyle çok esiyor ki plastik sandalyeler uçuşmasın diye içiçe yerleştirmeye başlıyor görevliler.. Tekneden indikten sonra otobüsle yine çok güzel manzaralar görerek ilerliyoruz. Şöför bir yandan otobüsü sürerken bir yandan anlatıyor sürekli… Yine şelalelerin yanından, oldukça dik ve virajlı yollardan geçip, arada uyuklayarak Voss’a geliyoruz. Orada iner inmez Bergen’e giden bir tren geliyor, hemen atlıyoruz ona ve bir saat sonra (18:00 gibi) Bergen’deyiz.
image330 image328
image334 image332
Hafiften yağmur çiseliyor. Yağmurluklarımız da bir işe yarıyor böylece… J Fluyen tepesine çıkacağız. Fünikülerin olduğu yere gittik, çıkış+iniş iki kişi 70 kron. Fluyen 320 metre yükseklikte ve Bergen’in hemen merkezinden çıkılan bir tepe… Tepeye ulaştığımızda yağmur artmıştı… Biraz bekledik diner diye.. Oradaki hediyelik eşya dükkanlarına baktık.. Ama dinmeye niyeti yok… Yağmur biraz azalınca bir daha fırsat bulamazsak diye fotoğraf ve video çekimleri yaptık. Ve daha fazla oyalanmadan aşağı indik. Aşağıda da yağmur diner diye biraz bekledik, dinmeyince çıkıp bir market aradık, onu da bulamayınca her tarafta rastladığımız 7 Eleven’lardan birine daldık. Oradan da sabah gördüğümüz balıkçıların oraya yemek için gittik.
image336 image335
Yağmur ve akşam nedeniyle balıkçılar toplanıyor. Yağmur sürüyor ama üstü kapalı oturma yerleri de var. Açık olan bir tanesinde karides ve somon tabakları gördük. Fiyatları burada da diğerlerinde de yazıyor zaten: 100 NOK… Genç ve sempatik bir İtalyan olan ve enerjik bir şekilde bir yandan tezgahı toplayıp bir yandan temizlik yapan satıcı “akşam pazarı, ikisi 100 kron” J diyor… Yani onun Norveççesi olarak daha yuvarlak bir şeyler tabi.. Bir somon bir karides tabağı ve iki de bira alıyoruz… Parayı öderken, konuşmalarımız ilgisini çekiyor ki, “neredensiniz” diyor… Türküz deyince, “Ooo, arada bir Yunanistan var, komşu sayılırız” diyerek bir tabak da o hediye ediyor.. J Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz bir çakra.. J
Hemen kapalı bölüme oturup tabaklara dalıyoruz. O arada sol tarafımızda yağmurun şiddetle yağdığını görüyoruz, sağ tarafta ise yağmur dinip güneş açmış durumda, nası yaa??? İki dakika sonra ise her taraf pırıl pırıl.. Bizim fotoğraflara oldu olan, o havada çekmek zorunda kaldık, şaka gibi, bulut bile kalmadı bir anda.. L
image338 image337 Yemekten sonra Hanseatik evlerin oralarda geziniyoruz. Sonra şehrin (köprünün) diğer tarafını biraz daha geziyoruz. Hava iyice esmeye başlıyor… Biz de istasyona dönüp trenimizi beklemeye koyuluyoruz. 22:58 Oslo trenine biniyoruz, dünküne nazaran daha eski bir tren. Bu arada Bergen’in trafik ışıklarında yayalara da tek kırmızı yanıyor, Hamit’in buraya kadar geleceğini beklemiyorlardı anlaşılan.. J Trene biner binmez yorgunluktan uykuya dalıyoruz. Gecenin bir yarısı soldan sağa doğru dönerken aşağıda kırt kırt bir şeyler oluyor. Amanın, on yıllık yepyeni kotum aşağı kısımlardan yırtılmaya başladı… Neyse, Avrupa’da millet her tarafı açık dolaşıyor, bizimki ne ki.. J
17/7/2010 Cumartesi (Oslo-Göteburg-Malmö-Kopenhag)
Sabah 6-6:30 gibi Oslo’dayız. Aktarma yapacağımız Göteburg treni 09:00’da.. Önce istasyonda dev boyutta kahve ve yine onunla orantılı keklerimizle kahvaltı ettik. Sonra garın önünde biraz oturduk. Etrafta birkaç sarhoş dolanıyor. Sabah çok erken olduğu için her yer bomboş ve dükkanlar kapalı… Çantalarla birlikte Karl Johans Gate’de yürüyoruz. Sonra gara geri dönüp Göteburg trenine biniyoruz. Yine biraz uyuyoruz ama karşımızda Uzakdoğulu bir kadınla 1,5-2 yaşlarında oğlu var ve kalktıktan biraz sonra o kadar huysuzluk yapıyor ki ne annesine ne de bize rahat veriyor… Tren Göteburg’dan önce bir istasyonda duruyor, bizden başka herkes kalkıyor inmek üzere.. Biz kek kek birbirimize bakıyoruz, burası ne ki böyle diye.. Neyse ki bir kız uyarıyor tren buraya kadar diye.. Galiba demiryollarında bir onarım varmış ve o istasyondan bekleyen otobüslere aktarma yapılıyor. Göteburg’a otobüslerle gidiyoruz. Yol boyunca her taraf şantiye gibi, şehir sil baştan yapılıyor galiba..
image340 image339 13:20’de Göteburg’a iniyoruz. 15 dakika sonra Kopenhag’a tren var. Ama biz Malmö üzerinden giderek Oresund köprüsünden gelmek istiyoruz. 13:27’de Malmö treni olduğunu görünce hemen ona atıyoruz kendimizi.. Off, ışığı gören gelmiş… Millet hep ayakta, biz de tabi… Gerilmeye başladım, 10 dakika sonraki Kopenhag treniyle gitseydik keşke köprüyü boşverip.. (Böyle de idealisttir.. J HS) Neyse ki yarım saat sonra yer boşaldı… Malmö’ye kadar ayakta çekilmezdi… Malmö’den yirmi dakikada bir Kopenhag treni varmış. Otuzbeş dakika sürüyor. Bu kadar sık ve kısa mesafe olmasına karşın rezervasyon gerekiyor.. Tabi tamamen duygusal, 9€ ödüyoruz interrail biletinin üstüne… Trene 10-15 dakika var. Ortalıkta biraz dolaşıyoruz. Göz alabildiğine bisikletle dolu bisiklet parkları var garın yanıbaşında…
image342 image341
Trene binip Malmö ile Kopenhag’ı birbirine bağlayan upuzun Oresund köprüsünden geçtik. Tren alt katından, otomobiller ise üst katından geçiyor köprünün… Wikipedia’dan: En büyük direğinin yerden yüksekliği 204 metredir. Köprünün toplam uzunluğu 7845 metredir, bu da İsveç ve Danimarka arasındaki uzaklığın yaklaşık olarak yarısına denk düşmektedir. İki katlı köprünün üst bölümünde dört şeritli bir karayolu, alt bölümünde iki şeritli bir demiryolu hattı bulunur. Köprünün denizden yüksekliği 57 metredir ancak köprü boğazın yarısında bitip deniz altında tünelle birleşir. Kalan açık bölümde rahatça deniz taşımacılığı sürdürülür. Köprü İngiltere menşeli Arup Mühendislik tarafından tasarlanmıştır. (Aşağıdaki üç fotoğraf internetten alıntıdır)
image348.image346 image344
Denizin ortasında bir sürü de rüzgar tribünü var, tarla gibi, çok güzel görünüyor ama öyle hızlı gidiyoruz ki cam arkasından doğru dürüst fotoğraf çekme olanağı yok… Sonunda saat 17:00 gibi Kopenhag’dayız. Önce gece için Amsterdam’a yataklı vagon soruyoruz. Sürpriz, Pazartesi’den önce Amsterdam’a tren yok… Akşam olmaması iyi de, yarın olmaması kötü… Salak salak haritaya bakarak ne yapacağımızı düşünüyoruz. Yarın sabah Hamburg’a tren var, ona yer ayırtalım, 7:45 ve 9:45’deki trenlerden kahvaltıyı düşünerek 9:45’i seçiyoruz.
image350 image349 Sıra geliyor asıl zorluğa, otel bulmalıyız. dışarıda turist info varmış ama kapalı olabileceğini söylediler. Garda ve çevresinde internet bağlantısı da bulamadık. Şehirde gezerek arayalım dedik. Baktık, garın sağ çaprazında turist information açık… Çok düzgün, hem kullanıma açık bilgisayarlarla hem de numara alarak görevli yardımıyla bilgi alınabilen ama kalabalık bir yer… Sıra numarası alıp bilgisayarlarda da arıyoruz hostelleri, birkaç adres alıyoruz. Onbeş dakika diyorlar ama yarım saatten fazla yürüdük… Tabi ki yer yok… Görevli kız aynı hostelin başka bir şubesini de arıyor, orada da yer yok.. Garın yanındaki sokakta birçok otel olduğunu söylüyor. Oraya doğru gidiyoruz kocaaa bavullarımızla.. İlk girdiğimiz otel (neydi adı yaa) o kadar döküntü ki.. Tuvalet ve banyolar ortak… İki kişilik oda 65€… Aramaya devam.
image354 image351
Ben bir köşeye oturup bavullarla bekliyorum, Hamit çevredeki otellere soruyor, hiçbirinde yer yok… Hamit ortadan kayboluyor.. Epey sonra çıkıp geliyor, iki köşe döndükten sonra bir yerde wireless bulup internete girip otel aramış ama buldukları çok uzaklarda.. Orada kafede oturan insanlar da çok yardımcı olmuşlar ama sonuç yok… O döküntü salak otele mecburuz… L Otel, oda, tuvalet kabus gibi.. Neyse, yatak ve havlular temiz bari… Yerler falan berbat ama.. Eşyaları bırakıp dışarı attık kendimizi ama saat de 19:20 olmuş.. Haritalar elimizde başladık dolanmaya…
image357 image355 Genel olarak bakarsak şu ana dek gezdiğimiz yerler içinde en çok Kopenhag’ı beğendik.. Derli toplu bir şehir. Tren garı tam şehrin merkezinde ve hemen yanında da ünlü eğlence parkı Tivoli Bahçeleri var. Önce Rådhuspladsen denilen belediye binasının da olduğu geniş meydana çıkıyoruz. Etrafta yerlere serilmiş bira içenler, sohbet edenler, şarkı söyleyenler, ne ararsan var… Belediye binasının yanında Andersen’in heykeli de var, evi de Andersen Caddesi’ndeymiş ama gitmedik… Meydandan tarihi şehir merkezindeki araç trafiğine kapalı Stöllet denilen bölgeye girdik. Bu arada da ne alakaysa Berlin’dekinden daha çok Türk’le karşılaştık.. Çoğu turist ama yerleşmiş olanlar da vardı.. Pantolonu yanlış yerde yırttık anlaşılan.. J
image360 image359 Bir yerde magnet baktık, dükkanlar kapanmadan halledelim, bu iş önemli.. J Bir tane beğendik, 45 DKK.. Birkaç dükkan ötede göçmenleri işlettiği bir dükkanda aynı magnetler 18 DKK… Oradan manget ve snowball aldık… Şehir çok canlı, herkes güleryüzlü ve yardımsever… Bisiklet kullanımı çok yaygın ve şık şıkırdım elbiseleri ve iş çantaları öndeki sepette kadınlar geçiyor bisikletin tepesinde. Bizde olsa o kıyafetle bisikletle aynı fotoğraf karesine bile girmezler karizma çizilir diye… Bir de Uzakdoğu’daki “tuktuk”lara benzer bir araçla turist gezdiriyorlar, bir bisikletin ön tarafına iki koltuk koymuşlar, oraya oturtuyorlar turistleri.. J
image362 image361 Sokakta Estonya’da gördüğümüz tarçınlı bademlerden satıyorlar. Bir de waffle benzeri tatlılar var. Strøget’te dolanıp büyük bir meydana, oradan da Nyhavn bölgesine çıkıyoruz. Bu bölgede liman ve iskele, iki tarafında rengarenk evler, barlar, kafeler sıralanmış. Önlerindeki masalar da dolu, masaların önündeki sokak da, sonrasında da yolun kenarında denizin kenarındaki duvar da… Eline birayı alan oralara dizilmiş..Canlı, hareketli, çok güzel bir yer.. Kopenhag’ın en ünlü figürü olan Little Mermaid’i görüp buraya dönmeye karar veriyoruz.
image366 image364
image372.image371 image370 image368
Zaten hediyelik eşyalarda tüm İskandinav ülkelerinde görmeye alıştığımız Viking, trol bebek gibi figürlere burada bir de Küçük Denizkızı (Little Mermaid) eklendi… Little Mermaid, Kopenhag’ın belki de en ünlü siması olan Andersen’in bir masal kahramanı.. Masaldaki altı kızkardeşten biri bir efsaneye göre Tuna’ya girip Varşova’ya gitmiş ki orada da var bu heykelden, diğeri burada.. Andersen’in masalında da bu en küçük denizkızı bir prense aşık olup onunla evlenebilmek için vücudunun insanlar gibi olmasını ister. (Zaten masalda bile prenslere aşık olur bu kadınlar.. J HS) Deniz büyücüsü de bunun karşılığında sesini ister. Kız prens için sesini feda eder. Prens ise onun konuşamadığını fark edince vazgeçer ve başkasıyla evlenir. Denizkızı’nın eski haline gelmesi için prensin kalbine hançer sokması gerekmektedir ama bunu yapamaz ve bir süre sonra da ölür… İşte bu küçük denizkızı için Varşova’da bizi misafir eden ve daha önce Kopenhag’a gelmiş olan Zafer bize şöyle demişti: “Kopenhag’da denizkızı heykeline gidince şok olacaksınız, o kadar küçük ki….” Ve bunu birkaç kere söyleyince, “E artık şok olmayacağız, hazırlıklıyız” demiştik.
image374 image373
Denizkızı heykeli o küçücük şehrin neredeyse bir ucundaki bir parkın bir ucunda.. J Kraliyet sarayına yakın bir yerlerde.. Oldukça uzun bir yürüyüş sonrası ulaştık… Ama bir terslik var, denizde bir kayanın üstünde olması gereken denizkızının yerine bir dev ekran plazma tv duruyor. Onda da denizkızının görüntüsü.. Etrafında da 5-6 kişi oturmuş izliyor. Oturanlara “Where is she?” diye soruyoruz, “fled to China”.. Nası yaa? Çin’de bir fuar varmış, oraya göndermişler denizkızını, canlı görüntüsünü de plazmadan izletiyorlarmış.. Denizkızı fuarı mı bu, hem madem böyle bi teknolojin var kızcağızı ne oynatıyorsun yüz yıllık kayasından, plazmayı oraya göndersene… Şansımıza ne diyim.. Zafer onca uyardığı halde yine de şok oluyoruz gerçekten.. L
image376 image375
Tekrar şehre ve çok beğendiğimiz Nyhavn bölgesine gideceğiz. Buraya özgü “Smørrebrød“ denilen bir sandviç varmış, yemekte onu yemek istiyoruz. Minik bir pizzacıda bir çocuğa soruyoruz, bir yer tarif ediyor.. Orayı ararken Konya Kebap’a rastladık.. Girip iki satır muhabbet edip onlara soruyoruz, “Abi n’apıcan, bildiğin kuru ekmeğe bi sandviç işte, biz hayatta yemeyiz” diyor.. J Plastik bardakta da olsa ikram ettiği demleme çay ise çok makbule geçiyor… Araya araya Nyhavn’a kadar geliyoruz. Oradaki restoranlarda da varmış zaten. Gerçi sandviç için biraz pahalı ama neyse.. Çeşitler içinden kendimize göre birer tane sipariş ediyoruz birayla.. Sandviç değil tabakta ekmeğin üstünde dizili bir şeyler, çok da gerekli bir tat değil gerçekten…
image384.image382 image380 image378
Bu arada hava da iyice karardı ve serinledi. Restoranda battaniye ile idare ettim, kalkınca da Hamit’in sweetshirt’üyle.. Stöllet yine kalabalık ve hareketli ama Nyhavn kadar değil. Bu arada otel rezervasyonundan sonra tren biletimizi 7:45 olarak değiştirdik, bu otelde bir saat eksik kalmak kar.. J Otele giderken saat 23:30 gibi… Tivoli bahçelerinde saat 24:00’den sonra havai fişek gösterileri başlayacak. Ama çok yorgunuz, bulaşmadan otele yollanıyoruz. Daha odamıza girmeden ve saat 24:00 olmadan başlıyor gürültü. Otel çok yakın ama cephe o tarafa değil, yani gürültü var görüntü yok.. J Tivoli bahçelerine giriş saat 20:00’ye kadar 95 DKK, 20’den sonra 120 DKK… Zaten ertesi akşam Paris’teyiz, sonraki gün de Eurodisney’de, boşver Tivoli’yi diyoruz… Zamanımız ve halimiz de yok… Beş yıldızlı muhteşem otelimize geldik. Bavulları biraz toparlayıp yattık.
18/7/2010 Pazar (Amsterdam)
Sabah sabah bu pis otelin pis tuvalet banyosunda duş almak işkence gibi… Neyse, yine de temizlenmek güzel.. Hazırlanıp çıkıyoruz.. Pis otelin en güzel yanı istasyonun yanıbaşında olması.. Hemen istasyona gidip oradan çikolatalı kruvasanlar alıp kahvaltımızı edip trenimize biniyoruz. Güzel bir tren, temiz ve yeni.. Saat 7:45, iki köprü geçtik önce. Ardından da tren duruyor, dışarısı karanlık.. Ne oluyor diye bakınıyoruz, insanlar iniyor. Feribota binmişiz, ilk kez görüyoruz böyle bir şeyi.. Biz de inip feribotu geziyoruz.. Trenin yanında otobüsler, özel araçlar var, başka katlar da var yine araçların olduğu.. Üst katlarda da freeshop’lar, restoranlar, kafeler, oyun salonları falan var.. Yarım saat sürüyor feribot yolculuğu.. Fotoğraf çekmek için açık bölüm arayıp bulamamıştık ama inerken fark ettik ki varmış.. Oradan birkaç fotoğraf daha çekip trene biniyoruz. 12:20’de Hamburg’dayız. Koşturarak bilet satılan gişelere geliyoruz. İki aktarmalı Amsterdam treni var… Rezervasyonsuz.. Sevindirik olmuş bir şekilde bekliyoruz istasyonda… Bir baktık ki istasyonun üst katında Nordsee. Karnımız da aç.. Hamit hemen koşuyor tren gelmeden iki sandviç kapıp geliyor.
image385 image386
Trenimiz geliyor o arada. Oldukça gürültülü bir vagonda sandviçlerimizi yiyoruz. Osnebrück diye bir kasabasındayız Almanya’nın, burada bir saat bekleyip aktarma yapacağız. Amsterdam’a otel rezervasyonu yapabilmek için istasyonun dışına çıkıp wireless arıyoruz. Biraz uzak bir yerde bulmuş Hamit, birlikte oraya gidip bir otele rezervasyon yapıyoruz. İstasyona dönünce beklediğimiz trenin 15 dakika rötarlı olduğunu görüyoruz ekranda… Sonra o rötar 35 dakika olarak güncelleniyor. Ama 35 dakikadan bayağı bir önce beklenmedik şekilde geliyor tren, saat 16:00 civarı.. Hemen biniyoruz, rezervasyon olmadığı için acele edip yer kapma telaşındayız. Ama rezervasyonu olanlar da var ki bizim yerimize geliyorlar, kalkıyoruz. Sonra oturduğumuz yerin de sahibi geliyor. Yine kalkıyoruz, işte o arada turun, hatta tüm turların salaklığı ilan ettiğimiz bir olay gerçekleşiyor:
Hamit bana dönüp “Sırt çantam yok” diyor. Başımızdan aşağı kaynar sular dökülüyor, çünkü turun başından beri tüm fotoğraf ve videoları, birisine bir şey olur ya da kaybolur, çalınırsa diye çift kopya kaydettiğimiz hem Acer netbook hem de taşınabilir diskimiz o çantada.. Normalde bilgisayarı büyük çantalarda taşıyorduk ve ikisini aynı yerde tutmuyorduk ama otel rezervasyonu için çıkardığımız netbook’u sırt çantasına koymuşuz.. Tren aniden gelince de Hamit iki bavulu almış, ben de kendi sırt çantamı.. Onun sırt çantası yok.. Önceki oturduğumuz yerlere defalarca bakıyoruz, yok.. Hamit kafasını cama duvara vuracak.. Öyle böyle değil, Berlin, Krakov, Varşova, Vilnius, Riga, Talin, Helsinki, Kemi, Boden, Stockholm, Oslo, Bergen, Fiyordlar, Kopenhag… Turun en zor, en uzak ve en zahmetli bölümünün tüm fotoğrafları o cihazlarda… Turun başında birkaç fotoğrafı facebook’a yüklemiştim, kuzeydekilerden de birazını seçmiştik facebook için, bari onları kurtardık diye düşünüyorum, sonra aklıma geliyor, seçtik ama yüklemedik onları da.. L
O arada tren deli gibi gidiyor, bir istasyon yok ki inip geri gidelim… Hamit kondüktörü bulup derdimizi anlatıyor, istasyonu arayıp haber versin diye, adam tamam diyor ama bir türlü gelemiyor.. Bilet kontrolüne devam ediyor. Hamit tekrar gidip ısrar edince geliyor ve bizi de alıp kondüktör odasına götürüyor. Oradan telefon etmeye çalışıyorlar düşmüyor bir türlü. O arada kalktıktan tam kırk dakika sonra ilk istasyona geliyoruz ve duruyoruz. Biz iniyoruz, onlar telefon başında. Buradaki istasyon şefine de durumu anlatıyoruz, o da telefon başına geçiyor. Neyse ki dönüş treni fazla gecikmiyor, adam uğraşıyor hala.. Biz biniyoruz ama bu kez yolculuk daha da uzun sürüyor, çünkü öncekinin durmadığı bütün ara istasyonlarda duruyor bu Allahın cezası tren… Diğerinden ilk istasyonda inmiştik, bu kez 10 istasyonda falan durarak Osnebrück’e geliyoruz. Ben Hamit’i teselli etmeye çalışıyorum ama nafile.
Durur durmaz inip istasyonda oturduğumuz yeri buluyoruz, çantanın yerinde yel bile esmiyor… Hamit beni orada bırakıp diğer küçük sırt çantasıyla birlikte (birbirinin aynısı olduğu için örnek göstermek üzere) istasyon şefliğine gidiyor. Oradaki adama çantayı gösterip bunun aynısını kaybettik derken bir bakıyor çanta adamın arkasında kuzu gibi yatıyor.. JJJ Öyle bir oohhh çekiyor ki adamlar “amma kıymetliymiş malı” demiştir kesin.. Bir form doldurtup veriyorlar çantayı.. Zaten üstünde isim falan da yazıdığı için sorun olmuyor.. Hamit istasyonun merdivenlerinden bana iki çantayı sallayarak ve bağırarak koşuyor mu uçuyor mu ne, ağlamaklı.. Klasik Türk filmlerinden bir sahne, birbirine koşup sarılan ve dönen çift.. Kucakta da iki bebek şeklinde çantalar… JJJ Turun salaklığı ya da trajedisi komik bir anı olarak belleklerimizde yerini alıyor çok şükür.. J
image388 image387
Üç dakika sonra bir tren var, ona bineceğiz ama kuş gibi hafiflemişiz, 67 aktarma deseler daha yok mu diyeceğiz… İki aktarma sonrası Amsterdam’dayız. Önce Paris için rezervasyon yaptırmak istiyoruz ama uluslararası gişe kapanmış, sabaha diyorlar.. Amma da iş… Neyse, oteli bulalım, adresi birkaç polis ve güvenlik görevlisi ve birkaç troleybüs, otobüs şöförüne soruyoruz, hepsi başka bir otobüs öneriyor. Sonra öğreneceğiz ki otelin olduğu cadde troleybüs hatlarının ortasında olduğu için hepsiyle gidilebiliyormuş, o nedenle hepsi kendine göre bir hat öneriyormuş. Söyledikleri hatlardan birisini bulup şöförüne soruyoruz, gidiyorum diyor, ona biniyoruz ama biletimiz de yok.. Neyse, tırsa tırsa gidiyoruz ve epey sonra bir durakta, burası diyor şöför.. İndikten sonra kısa sayılabilecek bir yürüyüşle ulaşıyoruz otelimize… Bir önceki Kabuslar Oteli’nden sonra burası kral dairesi… Eşyalarımızı bırakıp bu kez yürüyerek şehir merkezine gidiyoruz.
image390 image389
Meydanda dolaşıp, yol boyunca fotoğraflar çekip, ne yesek diye bütün kafe ve restoranlara bakıp dururken saat olmuş 23:00. Ama ortalık hala cıvıl cıvıl.. Her milletten ve tabi bizden de bir sürü insan var… Geçen gelişimizde Amsterdam soğuk ve yağmurluydu.. Bu kez hava iyi ama akşam serinliği var… Merkezde üç sene önce de metro inşaatı vardı, hala sürüyor. En sonunda bir yere karar verip oturuyoruz, Arjantin usulü biftekle balık yiyoruz bira eşliğinde. Öyle acıkmışız ki yemek boyunca tek kelime konuşmuyoruz neredeyse. Saat 23:30, sırada tabi ki Red Light District var…
Restoranda hesabı öderken nasıl gidileceğini soruyoruz, tarif edildiği gibi kolayca buluyoruz Kırmızı Fener Bölgesini.. Aslında bu saatte oralarda dolanmak bana biraz ürkütücü geliyor ama gitmemek de olmaz… Ortalık tabi ki tıklım tıklım.. %90’ı erkek ama arada bir de benim gibi turist gruplarına eklenmiş kadınlar var… Bir de kalabalık gruplar halinde ve gürültüyle gezen öğrenci ya da gençlik grubu her neyse tıfıllar var.. J Evlerdeki kızların hepsi mankenlik ajansından gelmiş gibi.. Acayip güzeller… Önceki gelişimizde daha erken saatte ve daha dış sokaklarda gezmiştik, yaşlı ve kiloluydu gördüklerimiz… E buraya kadar gelmişken bi de meşhur kafeleri görmek lazım, Bulldog barlar var ki dumandan göz gözü görmüyor, onlardan birine giriyoruz, kapıdaki koruma Türk, o hemen uyanıyor bize, yardımcı oluyor… Oraya da bir girip çıkıyoruz işte.. J
image392 image391
Bu arada Kırmızı Fener Bölgesinde fotoğraf çekmek yasak. Hamit kızları değil ama ortamın birkaç fotoğrafını çekiyor. Ben gerim gerim geriliyorum ve tırsıyorum tabi.. Zaten gecenin bir yarısı, bu saatte kim vurduya gideceğiz. Neyse, Amsterdam planımızı da tamamladık, aheste beste otelimize dönüyoruz, uyku kardeşim ver elini, usul usul damla damla beraber…
19/7/2010 Pazartesi (Brugge-Paris)
Sabah 7:30 gibi kalkıp, duş alıp hazırlanıp kahvaltıya iniyoruz. Kahvaltı ahım şahım değil ama o da ne, tost makinesi.. Heyooo, çok özlemiştik.. Birer tost yapıyoruz ve onları yiyoruz kahvaltıda.. Diğer kahvaltılıklardan da yolluk yapıyoruz.. J Sonra bavulları yüklenip tramvaya biniyoruz, tam bindiğimiz kapının önünde etrafı kötü kötü süzen ve kuş uçurtmayan biletçi bir teyze var.. Biletlerimizi aldık, iki kişi 5,20€. Yuh.. İyi ki dün de yoktu bu teyze, batmıştık yoksa.. L Garın önünde iniyoruz. Paris treni 16:45’de.. Amsterdam’da o saate kadar zaman geçirmek anlamsız, önceki gelişte de gezmiştik çünkü. Brugge treni soruyoruz, 10:00 gibi iki aktarmalı bir tren var. Tamam, ona gidiyoruz. Antwerp’de ilk aktarmayı yapmak üzere iniyoruz. O da ne, 5-6 katlı devasa bir tren garı… Çok güzel ama biz kaçıncı kattan bineceğiz, 14. peron yazıyor kağıtta ama görevli 21. perona gönderiyor. Beş dakikamız var, koştura koştura üst kata yetişeceğiz. Baktık ki o tren bizim bilette yazandan 10 dakika sonra. Neyse, ona bindik, bu bizim aktarma yapacağımızdan farklı bir tren. İkinci aktarma yapacağımız yere geldiğimizde oradaki aktarma saati geçmişti. Görevliye Brugge treni soruyoruz, bize bizim indiğimiz ve o an kalkmış olan treni gösteriyor. Meğer Antwerp’deki görevli onun için bizi direkt trene yönlendirmiş. Biz de önceki gibi sandığımız için burada indik. L
image394 image393
Neyse, onbeş dakika sonra bir tane daha geliyor ve toplam yarım saat gecikme ile Brugge’dayız. Hemen Paris treni sorduk, 15:34’de.. Nası yaa, zaten saat 14:00.. Sonraki tren? Evet var ama ona binersek 90€ ekstra ücret ödememiz gerekiyor. Mecburen 15:34’e rezervasyon yaptırdık. Bavullarla merkeze gidelim, birkaç fotoğraf çekip döneriz dedik. Gardan çıktık ve bavullarımızı çeke çeke Centrum tabelalarını takip ettik. Tamam hoş bir yer ama benim fotoğraflarını gördüğüm yer burası değil ki! Kanallar olması lazım, bulamıyoruz bir türlü… Meydandan sağa doğru döndük. Çok sıcak ve kalabalık. Bir de meydanda her yerde olduğu gibi inşaat var… Çarşı var kanal yok.. L Çok güzel meydanlar ve kiliselerin olduğu birkaç bölge daha geçtik. Sonra birisine (öncesinde birkaç kişiye daha sormuştuk ama anlatamamıştık) sorup kanalların olduğu tarafa gidebiliyoruz nihayet.
image405.image404 image403.image400 image398 image396 Süremiz çok azaldı. Buralar muhteşem. Döndüğümüz her sokak, her köşe sürpriz bir manzarayla karşılıyor bizi… Deli gibi video ve fotoğraf çekiyoruz.. Koştura koştura yola devam ediyoruz. Sonunda hadi dönelim dedik ve tren istasyonunun yönünü kendimizce tayin edip birisine rastlayınca sormak üzere hızl hızlı yürümeye başladık. Benim fikrimce istasyonun çok yakınında olmalıyız zaten. Ancak ilk sorduğumuz kişi yürüdüğümüz yönün tam tersini göstermesin mi… İnanamıyoruz, dönüyoruz ama her önümüze gelene soruyoruz, evet, hem ters yöne gidiyormuşuz hem de bayağı uzaklaşmışız. Hamit iki bavulu sürükleyerek koşuyor, ben de peşinden yetişmeye çalışıyorum. Kabus gibi.. Her köşede karşımıza istasyon çıkacak sanıyoruz ama yok yok yok… Sonunda 5-6 dakika kala istasyona vardık, peronu bulduk ve trenimize bindik ama mahvolmuş durumdayız. Bu arada kalbimiz ve aklımız Brugge’de kaldı. Keşke en azından bir yarım gün geçirebilsek hatta kalsaydık… Brüksel Brugge’ün yanında halt etmiş.
image412.image411 image409 image407
Saat 17:00’da Lille’deyiz. Bir saat var aktarma yapacağımız trene.. Bavullarla istasyonun önüne çıkıyoruz, ben otobüs durağında otururken Hamit de wireless bularak Paris’e otel rezervasyonu yaptı. Tren geldi, bineceğiz ama bizim vagon yok. Görevli özür dileyerek bizi birinci mevki vagonlara yönlendiriyor. Bir saat sonra 19:00 civarında Paris’de Gare de Nord’dayız. Çok büyük bir gar, önce ertesi akşam için Madrid rezervasyonu yapacağız. Uzuuun bir kuyruk var, sıra bize geldiğinde interrailciler için ayrı bir gişe olduğunu öğreniyoruz ve oraya geçiyoruz. Fazla çalışmaktan sürmenaj olmuş genç, güleryüzlü bir zenci çocuk var gişede… Biz Madrid diyoruz o Barcelona trenlerini sayıyor, biz yarın akşam diyoruz o yarın sabahkileri gösteriyor.. J Sonunda yarın akşam için Madrid’e yataklı trende iki kişi için 63€ ödeyerek rezervasyonumuzu yaptırıyoruz ama yanlışlık olmasın diye kırk kez kontrol ediyoruz…
image414 image413
Şimdi otelimizi bulmalıyız. Metroya iniyoruz, makinelerden alıyorlar biletleri… Bir de info var, biz info’nun önünde biraz bekliyoruz. Hiperaktif kocam beklemeye dayanamayıp haritaya bakıp “zaten iki durak, çıkıp yürüyelim” diyor. Ya aralar uzunsa, değildir… Kendimizi, elimizde harita, dışarıda bulduk… Evet, iki durak ama ne iki durak, az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik… Şehri gezmek için kullanacağımız zamanı oteli aramak için harcıyoruz ama sonunda otelimizi buluyoruz. Sacrecour’a yakın bir yerdeyiz. Moulen Rouge’ü gördük yolda… Önünde uzun bir kuyruk..
image416 image415 Otel Rue Chichy’de… Resepsiyonda göçmen olduğu garip konuşmasından anlaşılan, ufak tefek ve sesi o bedene bile bir iki numara ince gelen çikolata renkli bir görevli… Rezervasyonu bulamıyor bir türlü… Sonunda bilgisayarı açıp rezervasyon onayını gösteriyoruz, rezervasyonu yakın bir saatte yaptığımız için gelmemiş buna.. Ömrübillah beklesen gelmez, internetten maillerine bakmazsan, aklı kıt.. Bu arada biz ısrarla Fransızca anlamadığımızı belirtiyoruz, o salakça Fransızca konuşmayı sürdürüyor. Fransızların milliyetçi damarı nedeniyle İngilizce konuşmayı sevmediğini biliyoruz da sana ne oluyor yanlışlıkla Fransız?
Sonunda check-in yapılıyor da üç kiloluk bir anahtarlığa bağlı olan oda anahtarımıza kavuşuyoruz. Asansör var ama iki bavul, üç kiloluk anahtarlık ve Hamit asansöre girdiğinde asansördeki sinek dışarı çıkmak zorunda kalıyor. Ben sinekle aşağıda bekliyorum onların çıkıp asansörün gelmesini… Asansör beşinci kata kadar çıkıyor, oda altıncı katta.. L Bir katı da yürüyerek çıkıyoruz. Oda temiz ama çok komik bir yerleşimi var. İki ayrı uçta iki tek kişilik yatak.. Ortada bir portatif klima.. Bir uçta tuvalet var, içinde lavabo yok, diğer uçta lavabo ve banyo.. Tuvaletten sonra elini yıkamaya öbür uca banyoya gidiyorsun.. L Neyse, biraz dinlenip dışarı çıkıyoruz.
image419 image417 Bu Paris’e üçüncü gelişimiz ama Sacrecour’a ilk kez çıkacağız. Yokuşları çıkarken şarap, meyve kurusu falan alıyoruz. Bölge cıvıl cıvıl. İlk gelişimizde rehberimiz Örge Zabunoğlu alttaki merdivenlerin olduğu bölüme getirip yukarısı kapalı, bu saatte ressamlar falan da gitmiştir deyip çıkartmamıştı… Oysa zaman şimdikinden çok daha erkendi, yemiş bizi anlaşılan.. L Etrafta küçük ve sevimli restoranlar var… İkinci gelişimizde biz dolaşırken grubun kalanı soğan çorbası içmeye bir yere gitmişti, o kadar süre için gezmeyi tercih etmekle birlikte aklım soğan çorbasında kalmıştı, restoranlardan birinden aklımı geri alıyorum, gerçekten güzelmiş.. J İçinde kızarmış ekmek parçaları ve kaşar peyniri var… Etraftaki birçok insan kocaman kaselerde kabuklarıyla gelen midyeleri yiyor, buranın bir spesyali de o anlaşılan…
image422 image420 Restorandan çıkıp yürümeye devam ediyoruz..Her yer cıvıl cıvıl, çok güzel afişler satılıyor, öyle ucuz ki, iki haftada çantada haşat olmayacaklarını bilsek alacağız. Sacracour’a varıyoruz, çok güzel bir kilise, fahişeler yaptırmış bunu, günahlarından arınmak için.. Ya günahları çokmuş ya da paraları.. J Kiliseye çıkılan geniş merdivenlere insanlar oturmuş, şehrin gece manzarasına karşı içki içip sohbet ediyorlar. Çoğu turist ama Fransızlar da var.. Bir de bira ve soda satıcıları, dakikada bir dürtüyor, lazım mı diye, bizim minibüs şöförleri gibi, lazım olursa ben sana seslenirim kardeşim.. Biz şarabımızı açıp meyve kurusu eşliğinde içmeye koyuluyoruz. Bir zenci bağıra çağıra şarkı söylüyor, kalabalık da ona eşlik ediyor.. İyi de adamın sesi berbat… Hava beklediğim gibi değil, oldukça sıcak… Manzara çok etkileyici değil, biraz ilerden görünen Eiffel buradan görünmüyor ama olsun… Şarabımızı içip iniyoruz merdivenleri…
image430.image429 image428.image426 image424 image529
Aşağıda hatıra eşyalar satılan mağazalar yeni yeni kapanıyor, karanlığa rağmen.. Kuzeyde hava kararmadığı halde 18:00’de kapatıyordu tembeller… Paris magnetimiz önceki gelişlerden var ama kartopumuz yok, bir tane beğenip alıyoruz ve otelimize dönüyoruz. Ve hemen uyuyoruz…
20/7/2010 Salı (Eurodisney)
Sabah yine erken kalktık. Daha doğrusu ben ısrarla kararlaştırdığımız saate kadar uyumaya çalıştım ama Hamit durur mu? Sabahın köründe haşır huşur seslerle her ne yapıyorsa beni uyandırmak için bayağı bir uğraştı. Komik odamızda duş alıp yollara döküldük. Duştan sonra makyaj çantamı arıyorum ama yok.. Brugge’de koştururken ikimizin de sırt çantalarının fermuarları açılmıştı, orada düşürmüşüz… Resepsiyona düzgün bir kadın gelmiş, metro istasyonuna nasıl gideceğimizi soruyoruz, hangi gara gideceğimizi sorup ona göre az aktarmayla gideceğimiz metro istasyonunu gayet güzel bir şekilde İngilizce tarif ediyor. Metro istasyonundan bir günlük kullanım bileti alıyoruz. Geldiğimiz gara değil bu kez Gar Austerlitz’den gideceğiz Madrid’e, metroyla önce Gar de Lyon’a geliyoruz, oradan Gar Austerlitz çok yakın.. Bavulları oradaki emanete bırakıp (sadece onun için geldik buraya J ) oradan RER’le Eurodisney’e gitmek için A hattına biniyoruz. Geçen sefer RER için ayrı bilet alındığını hatırlıyoruz, bu sefer RER hattının olduğu bölüme bizim biletle girince seviniyoruz. Tıngır mıngır giderken kadın görevli bilet soruyor, gösteriyoruz, bunlar Zone 1 ve 2 için geçerli, burada değil diyor. Disneyland taa Zone 5’de.. Kadın aslında iki kişi için cezalı olarak 50€ ödememiz gerektiğini ama bilmediğimize inandığı için 25€’luk normal bilet keseceğini belirtiyor. Çatır çatır ödüyoruz tabi.. Yarım saat sonra, saat 10:00 gibi Disneyland’dayız.
image432 image431
Giriş ana baba günü, bir de haftasonu olsa ne olacak acaba, yarım saat kadar da burada bekliyoruz ve sıra bize gelince herkese her şeyi tek tek soran gişe görevlisine hiçbir soruya gerek bırakmadan “two people, two parks, one day” diyoruz, kız gülümsüyor ve teşekkür ediyor. Ama bizim de kredi kartımızda sorun çıkıyor, Hamit’in maximiles kartı iki denemede de onay vermiyor ve benimkinden çektiriyoruz kişi başı 67€’dan 134€’yu… Hava inanılmaz sıcak ve bendeniz salak salak kalın bir pantolonlayım Paris’in serin olduğunu düşündüğüm için.
image436.image434
image440.image438
Hemen Eurodisney’in bir numaralı aksiyonu olan Space Mountain’e gidiyoruz fast pass’dan randevu almak üzere ama şok şok şok, iki gün bakım nedeniyle kapalı… İsyanlardayız.. Görevliler pis pis sırıtıyor. Kalabalık ve sıcak serseme çeviriyor insanı… Geçen sefer ikisi de bu kadar etkili değildi. Big Thunder Mountain’e gidiyoruz, fast pass randevusu için bile onbeş dakika bekliyoruz. Randevuyu alınca önce klasik olarak atlı karıncaya biniyorum, Hamit fotoğraf ve video çekecek ama ben döndükçe Hamit telefonla konuşuyor. İş Bankası’nı aramış, kartı her tarafta kullandık, numarayı mı çaldırdık da limit doldu diye.. Neyse, sorun yok, İş Bankası’nın anlamsız TL ve USD’ye farklı limit uygulaması nedeniyle USD limiti dolmuş… Bu arada bir iki fotoğraf çekebiliyor ve inişte birbirimizi bulmamız bayağı zor oluyor. Ardından fincanlara da biniyoruz ve ayrı fincanlardan birbirimizi çekiyoruz.. J
image442 image441 Big Thunder Mountain zamanımız geliyor, ona giderken Indiana Jones’a fast pass’le randevu alıyoruz, birinin zamanı gelmeden ikinci bir randevu vermiyor sistem. Big Thunder Mountain’e biniyoruz. Hamit tüm yolculuğu kamerayla çekiyor. Ben tabi çığlık çığlığa.. Çıkışta da fotoğrafımızın fotoğrafını çekiyor galeride ama geçen seferki gibi değil, uyanmışlar bu işe ve önünde kocaman yazılarla gösteriyorlar fotoğrafları.. Indiana Jones’u beklerken karnımızı doyurmak üzere restoranlardan birine gidip fish&chips menü alıyoruz, harika… Yemeğimizi yedikten sonra aynı alandaki Phantom Manor denilen korku tüneli benzeri atraksiyona uğruyoruz, beş yaş çocuğunu bile korkutmayacak anlamsız bir şey… Neyse ki Indiana Jones eski tanıdık, onun süper olduğunu biliyoruz.. J
Ardından park kısmından çıkıp Disney Studios bölümüne gidiyoruz. Geçen gelişimizde inşaat halinde olan asansöre gidiyoruz önce. Fast pass var ama gerek kalmıyor, dijital tabelalar ne kadar bekleneceğini gösteriyor, onbeş dakikayı görünce giriyoruz kuyruğa.. Fast pass için bekleme süresinde normal giriş sırası geliyor.. Görevli başta olayı anlatırken vurgulayarak “No photo, no video” diyor ama Hamit dinler mi? Çekmeye çalışıyor. Tekrar anons ediliyor… Hamit pes ediyor ve nasıl beceriyorsa kamerayı çantaya sokuyor… Muhteşem bir şey.. Nasıl bir asansörse oturuyorsunuz ve düşüyor asansör… Öyle hızlı düşüyor ki kabine yetişemiyorsunuz.. J Süper. Çıkışta uyarıya rağmen çekim yaptınız falan diyor görevli.. Hamit “Hayır, uyarıdan sonra kaldırdım” diye çantadan çıkartınca adam şaşırıyor, çünkü o düşme sırasında çantayı açıp koymak gerçekten imkansız.. J
image446.image445 image444 image443
Oradan Rock’n Roller Coaster’a fast pass randevusu alıp sinemaya girdik, üç yıl önceki filmi tekrar görmek şaşırttı bizi.. Bu kadar ziyaretçi alan bir yerde iki üç ayda bir değil, iki üç yılda bir bile değişmiyor demek ki film.. Sonra Rock’n Roller Coaster’a bindik, ardından tekrar asansör… Saat 18:00 oldu bu arada. Studio kısmından tekrar park kısmına geçip Adventurland’de tahta köprülerin ve tünellerin oralarda gezindik. Meydana geldiğimizde günlük geçit töreni için hazırlanılmış, yolun iki tarafına güvenlik bandı çekilmiş ve onun çevresinde de büyük bir kalabalık sıralanmıştı. Biz de yolu görebilmek için biraz daha geride küçük bir tepecik bulup orada bekleyenlerin yanına gittik. Biraz sonra da Disney kahramanlarının geçit töreni başladı. Mickey ve Mini mouse ilk çıkanlardan… En sonda da Prens ve Prenses. Geçit töreninin ardından biz de yola çıktık. Tam kapıdan çıkarken geriye dönüp tuvalet aramamla küçük çaplı bir olay çıktı tabi. Herkesin önündeyken arkasında kalmışız.
image448 image447
Sabahki cezadan akıllandığımız için bu kez 12,5€’ya (hani normal fiyattı gelirken ödediğimiz?) biletlerimizi aldık ve 20:15’deki RER’le 20:50’de Gar de Lyon’dayız. (Aslında gişedeki adam 25€’luk bilet kesiyordu ama ben Ayçin’in ne gerek var demesine rağmen günlük metro biletini gösterince bileti üçüncü zone’a kadar kesince yarıya düştü fiyat. HS.) Yine yürüyerek Gar Austerlitz’e gidiyoruz, bir marketten sandviçlik bir şeyler ve meyve alıyoruz. Sandviçlerimizi duraktaki bankta yiyerek gara gidip bavullarımızı alıp bekliyoruz. Bu arada Hamit Madrid’den Lizbon’a buradan rezervasyon yapıp yapamayacağımızı sormak istiyor, ben “olur mu öyle şey” diye dırlanıyorum ama gişede kuyruk bile yok ve soruyor. Gişedeki şeker bir kız hemen sisteme bakıyor ve yataklı için 160€ gibi uçuk bir fiyat söylüyor. Biz aramızda konuşurken de “Çok para” diye gülümsüyor. Meğer bir Türk’le evliymiş, gördüğümüz en şeker Fransız… Bize öyle yardımcı oluyor ki.. Madrid-Lizbon arasındaki trende sadece çiftler için iki kişilik kompartımanlar varmış. Onun dışında altı kişilikler de varmış ama kadınlar erkekler ayrı olmak zorundaymış.. Haremlik selamlık yani.. Ya iki kişilikte dünya para ödeyeceğiz, ya altı kişilikte ayrı ayrı gideceğiz, ya da normal koltukta.. Koltukta gitmeye karar veriyoruz. Önce Madrid-Lizbon trenimizi ayarlıyor. Ardından otel de lazım mı diyor. Hayır diyoruz önce. Sonra aklımıza geliyor, Lizbon-Porto trenini de ayarlıyor ve Porto’da Ibis Otel’e de rezervasyonumuzu yapıyor… Valla pes, TCDD’de böyle bir eleman bulsak interrail biletlerini alırken tüm yolculuğu planlardık.. J
image451 image449
Trenimiz gelip yerimizi buluyoruz ama küçücük bir kompartıman ve üçerden altı yatak. Biz karşılıklı en üstteyiz. Önce eyvah diyoruz ama sonradan anlıyoruz ki iyi ki en üstteyiz, bir tek bizim eşyaları koyacağımız bölüm var kapının üstünde. Diğerleri koca çantaları arkalarına yerleştirip uyumaya çalışırken biz rahatız. Orta katta da karşılıklı bir çift var. En alta da iki ayrı adam yerleşti.. Kompartıman fırın gibi sıcak ve havasız. Hamit uğraşa didine camı açıyor, kalkınca serinliyor o sayede…

21/7/2010 Çarşamba (Madrid)

Paris’ten Madrid’e gidiş için altı yataklı bir kompartımandaydık geçen sayfanın sonunda.. Oradan devam:
Ben uyuyamıyorum nedense.. Dönüp durmaktan mı ne başım dönüyor, boşlukta yuvarlanıyorum sanki… Konserve yolculuğumuzun sonunda sabah Irun’a vardık. Burası Fransa-İspanya sınırı ve ilginçtir pasaport kontrolü yapılıyor… Kahve alıp bir şeyler yiyoruz. Kırkbeş dakika sonra Madrid trenine biniyoruz. Yolda geçtiğimiz köyler çok güzel. Saat 14’de Madrid’de Chamartin’deyiz. Okuduğumuz notlarda hep Atocha’nın adı geçiyordu, sonra öğreniyoruz ki Atocha merkezdeki gar ve uluslararası trenler genelde yeni gar olan Chemartin’den… Atocha’ya hemen kalkan bir tren var, ona yetişmek için koşuyoruz, sekizinci perona iniyoruz, ben her zamanki gibi sonrakiyle rahat rahat gidelim diye dırlanıyorum koşarken, kayıp düşüyordum az daha.. Hamit trene binmiş, “koşsana, niye koşamıyorsun?” diye derin felsefi konulara dalmış… Biz beklerken aynı peronun diğer tarafındaki tren kalkıyor. Meğer biz zaten aceleyle bir sonraki trene binmişiz.
image453 image452 On dakika sonra Atocha’dayız, kocaman bir gar ve içinde botanik bahçesi ve onun kenarındaki havuzda su kaplumbağaları var. Bu arada İspanyollar için ilk izlenimlerimiz pek de olumlu değil. İnfo’dakiler bile ısrarla İspanyolca konuşuyorlar… İngilizce mi bilmiyorlar, Fransızlar’a mı özeniyorlar anlayamadık. Gitmek istediğimiz yerleri zor bela işaretlettik harita üzerinde…Bavullarımızı emanete bıraktık ama bir türlü çıkışı bulamıyoruz. Bir kapıdan çıkıyoruz, beyaz renkli ve yan kısımlarında çapraz kırmızı çizgi olan taksiler bekleşiyor dışarıda… Sigara içen bir adama soruyoruz gideceğimiz yeri, adam bitmek üzere olan sigarasını atıp bizi peşine takıp içeri giriyor, tam ters taraftaki bir kapıdan çıkartıp oradan yolu gösteriyor ve bu sefer orada bir sigara yakıyor.. J
image455 image454 İstasyondan çıkar çıkmaz geniş bir bulvar ve gösterişli bir bina karşılıyor bizi.. Ağaçlıklı ve hoş caddeden yürüyerek Prado Müzesi’nin önüne geliyoruz. Girip girmemekte kararsızız, önünde bekleyen kalabalığı görünce girmeme kararımız pekişiyor. Bir kavşağın ortasında hoş bir havuz var, orada haritadan yönümüzü tayin edip Santa Ana Mey